Şehid Ali Al ve Hayatı

Ali Al 10 Haziran 1979 Mersin

İnanan kitle ve Akıncı Gençliğe yapılan saldırılar, son günlerde hızla artmıştır. Geçtiğimiz günler içerisinde Ankara, Tokat ve Tarsus’ta Akıncılar üzerine yapılan saldırılar sırasında, bir işçi şehid olmuş, üç kişi ise yaralanmıştır.

Pazar günü akşam saatlerinde, yolda giderken saldırıya uğrayan, Adıyaman’lı Akıncı işçi Ali Al, aldığı ‘kasatura’ yaraları ile şehid olmuştur. Bu arada Ali Al’ın yanında bulunan, Adıyaman’lı işçi Hasan Çetin ise, ağır yaralı olarak Mersin Hastanesi’ne kaldırılmıştır. Saldırganların Elbistan’lı oldukları ancak, kimliklerinin tesbit edilemediği, alınan bilgiler arasındadır.

Ankara’da da sol görüşlü militanların, bir kısım İmam Hatip Lisesi öğrencisine silahlı, sopalı saldırıda bulunduğu öğrenilmiştir. Saldırı sırasında İlhami Yıldırım isimli İmam hatip Lisesi öğrencisi, kolundan kurşunlanarak vurulmuştur.

Şahitlerden muhabirimizin aldığı bilgiye göre, Konya yolundan, okulları olan Ankara İmam Hatip Lisesi’ne gitmekte olan, bir gurup Akıncı Genç, cadde üzerinde Komünist militanlar ile karşılaşmış, Bu arada, havanın elektriklenmesine sebep olan, sol görüşlü Komünist militanlar, tabanca çekerek, İmam-Hatipli gençleri kurşun yağmuruna tutmuşlardır.

Silahlı saldırı üzerine, okula sığınan gençler, ölümden kıl payı kurtulmuştur. Yaralı Akıncı gencin durumu ise, henüz açıklık kazanmamıştır.

TOKAT’TA BİR AKINCI KURŞUNLANDI…

Öte yandan geçtiğimiz Çarşamba günü Tokat’ta, silahlı saldırıya uğrayan İbrahim Al adlı Akıncı’nın durumunun ağırlaştığı bildirilmiştir. Olaydan sonra, samsun Devlet Hastanesi’ne kaldırılan Al’ın aldığı kurşun yarası yüzünden, bacağı alçıya alınmıştır. Kolundan da yaralanan İbrahim Al’ın son durumu, henüz kesinlik kazanmamıştır.

Kaynak: Yenidevir Gazetesi -13 Haziran 1979 Sayfa: 1

Şehid Alaaddin Kutlubay ve Hayatı

04 Mart  1993 Batman

Zâlimlerilerin Dalından Kopardığı Bir Gül: Alaaddin KUTLUBAY

Müslümanların gündeminde olan, üç kelime: , mazlum ve şehadet…

Artık, her zaman her yerde, konuştuğumuz kelimelerdir bunlar…

Nitekim, bir süre önce Batman’da hainlerin kalleşçe saldırısı sonucu, şehadete ulaşan kardeşimiz Alaaddin’le de, bu kavramlar göze çarptı.

Vuran zâlim, vurulan mazlum ve ardından şehadet…

Şehid Alaaddin’in bazı özelliklerini, Müslümanlar’a örnek olması umuduyla, sıralamak istiyorum.

Cömertliği: Bu özelliği, açıkça göze çarpıyordu. Gelirinin önemli bir kısmını, Allah yolunda infak ettiğinden, aybaşını zor getiriyordu. Ama bu, O’na zevk veriyordu. Allah yolunda harcanan malın, daha sonra kat kat geri döneceğinin şuurundaydı. Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve benzeri sahabeleri örnek alıyordu. Birini ziyarete gittiği zaman, evine yardım masadıyla, bir şeyler alırdı. Kitap, dergi hediye ederdi.

Mütevaziliği: Kibir ve böbürlenme olmaksızın, çok tevazu gösteren biriydi. Kendinden küçüklere sevgi duyar, değer verirdi. Aynen şu hadis-i şerife göre hareket ederdi: “ Allah için tevazu gösteren bir insan bulamazsın ki; Allah, onun mertebesini yükseltmesin.”

Takvâsı: Yaptığı her işin, attığı her adımın ve söylediği her sözün ve kısacası bütün davranışlarının, Allah rızasına uygun olmasına, büyük önem verirdi. Bir işte, Allah rızasının var olduğunu bildiği takdirde; hoşuna gitse de gitmese de; o işi, seve seve yapardı. Takvâda âdeta yarışırdı.

Diğer bazı özelliklerini de şöyle sıralamak istiyorum: Doğru sözlülüğü, fedakarlığı, insanlarla iyi geçinmesi, ileri görüşlülüğü, insanlara karşı olan şefkat ve merhameti, cesareti – ki, kanı bahasına isbatlaması, bunun bir delilidir- ve daha hatırlayamadığım, bir çok özellikleri…

Burada, zalimlerin önemli özellilerinden birisine değinmek istiyorum. O da kalleşlik ki, bunu bütün şehadet olaylarında gördük. Bunun en belirgin örneği, Gıyaseddin Uğur’un şehadetinde gerçekleşti.

Zâlimler, elektrikçi kılığında, evin ikinci katına kadar çıkıp; çocuklarının, hanımının, annesinin, babasının ve kısacası bütün ailesinin gözü önünde, O’nu hunharca şehid ettiler.

Nihayet, Alaaddin kardeşimizi de aynı metodla, sinsice arkadan kurşunladılar.

Biz biliyoruz ki Allah, zâlimlere mühlet vermektedir. Ve bir gün, bu zulümleri içerisinde çırpınacaklardır. Zâlimlerin sonu da, her geçen gün, biraz daha yaklaşmaktadır.

M. Hüseyin SENA

Kaynak: Hira Dergisi Sayı: 12 / Mart-Nisan 1994 Sayfa: 10

Şehid Bahri Kılıç ve Hayatı

sehid-bahri-kilic-ve-hayatiBAHRİ KILIÇ

25 Eylül 1977 Elazığ

Akıncılar Genel Başkanı Tezel:

Binlerce Müslüman Kanına Giren Zalimler

Pişman Olacak

Ankara Bürosu-Akıncılar Derneği Genel Başkanı Mehmet Tezel, Elazığ’da Bahri Kılıç isminde bir Akıncı’nın, bıçaklanarak öldürülmesi ile ilgili olarak, dün basına verdiği yazılı açıklamada, “Binlerce Müslümanın kanına giren, zalim düzen ve onun uşakları, bu hareketlerine pişman olacaklardır.” demiştir.
Tezel “Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz, onlar Rabbleri katında diridirler. Türkiye’de onbinlerce Bahri Kılıç’ın yetiştiğini” kaydederek, daha sonra şunları söylemiştir: “25 Eylül sabahı, Elazığ Kültür Mahallesi’nde  Bahri Kılıç isimli Akıncı işçi, solcu bir zorba tarafından bıçaklanarak, şehid edilmiştir.
Olaydan üç gün önce, solcularla fikir münakaşası yapan Bahri Kılıç, sabah namazından sonra, iş yerine giderken, batıl fikrin uşağı tarafından yolu kesilmiş, galiz küfürlerle karşılaşan Kılıç, soğuk kanlılığını muhafaza etmiş, ancak gözü dönmüş katil, bıçağını, ak insanın ak kalbine saplayarak, olay yerinden kaçarak uzaklaşmıştır.
Akıncı yuvası Elazığ toprakları, şehid kanı ile sulanırken, Bahri Kılıç hastahaneye kaldırılmıştır. Sosyal Sigortalar Hastahanesi’nin ameliyat masasında aziz ruhunu, yaratıcısı Cenab-ı Hakk’a teslim etmiştir.
Bu hadise ibret vericidir. Türkiye’de islamcı hareketin güçlenmesinden korkanlar, fikirde Akıncıları susturamayınca, böyle kanlı yollara başvurmaktadırlar. Şu husus kesinlikle  bilinmelidir ki, Bahri Kılıç; kendisini şehid eden zavallı marksiste de, onu yetiştiren sapık düzene de karşıdır. Binlerce Müslümanın kanına giren zalim düzen ve onun uşakları, bu hareketlerine pişman olacaklardır. Çünkü, Allah yolunda ölenlere ölüler demeyiniz, onlar Rabbleri katında diridirler. Türkiye’de onbinlerce Bahri Kılıç yetişmektedir.

Kılıç’ı Kanlı Düzen Uşakları  Şehid Etti

Adana-Ömer Karacadağlı
Elazığ’da meydana gelen ve bir Akıncı’nın öldürülmesiyle sonuçlanan olayla ilgili olarak, Adana Akıncılar Derneği tarafından, Başkan Ali Yılmaz imzalı bir bildiri yayınlanmış, solcuların hareketleri  bildiri ile tel’in edilmiştir.
Bildiri özetle şöyledir:
“Üzülerek aldığımız bir habere göre, Elazığ’da Bahri Kılıç isimli işçi; solcu, komünist bir uşak tarafından bıçaklanarak şehid edilmiştir. Şehid kardeşimiz, Allah’ın rahmetine kavuşmuştur. Olaydan üç gün önce, solcularla fikir münakaşası yapan Bahri Kılıç, sabah namazından sonra iş yerine giderken; köksüz, batıl fikirlerin uşağı, alçak ruhlu birisi tarafındaan yolu kesilerek, kendisine alçakça küfürler yapıldıktan sonra, maddeciliğin, Allah tanımazlığın gereği olan katletme fiilini işlemiştir. Katil, olaydan sonra kaçmıştır. Türkiye’de salt İslamcı Hareket’in güçlenip hedefe doğru gittiğini gören, batı uşağı, düzen yanlışı, köksüz, fikirsiz, alçaklar; sürekli olarak, Türkiyeli Müslümanları kavgaya, eyleme sürükleme kararı içerisindedirler. Her şeye rağmen, tüm oyunları bozacağız. Onları son bir defa daha ikaz ediyoruz: “Müslüman olun, Allah’ın dinine girin. Huzura kavuşursunuz.”  Huzursuzluğunuzu gidermek için, bize sataşmayın. Leninciler, kapitalistler, faşistler “Sizler, besmele görmüş şeytanlar gibi, delik delik kaçarsınız. Çünkü biz, gücümüzü kainatın yaratıcısından alıyoruz. Sizler, sizin gibi insanların uydurması, basit nazariye ve doktrinlerden kaynaklanıyorsunuz. Sizin savaşınız, 50-60 yıllık dünya hayatı içindir. Cenab-ı Allah şehidler için, mutlak kitabında şöyle diyor. “Allah yolunda ölenlere ölüler demeyiniz. Onlar Rabbleri katında diridirler. Bu ayeti kendine düstur eden Müslümanlar, ölümden korkmazlar.”

İstanbul Akıncılar Derneğinin Bildirisi
Öte yandan Bahri Kılıç’la ilgili olarak, İstanbul Akıncılar Derneği de, bir bildiri yayınlamıştır. Bildiri aynen şöyledir:
“Günlerdir Mutlak Fikrin temsilcisi Akıncı gençliğe yapılan saldırılara, bu gün bir yenisi daha eklenmiş ve 25 Eylül sabahı bir genç Akıncı: Bahri Kılıç, kanlı düzenin, hain uşakları tarafından, hunharca şehid edilmiştir….
Akıncı Gençliği, fikrî planda altedemeyen Batıl düzenin temsilcileri; her zaman yaptıkları gibi, fikre kaba kuvvetle karşı koymayı, kendilerine prensip edinmişlerdir. Zamanı geldiğinde fikir özgürlüğünden dem vuranlar, fikre karşı, kaba kuvvetle fikirlerinin acziyetlerini ifade etmişlerdir….
Zalim düzen ve onun kuklaları , Türkiye’de filiz vermiş olan İslamcı Hareket’i durduramayacaklardır; ayrıca düzenin temelinde yatan, binlerce saf Müslümanın hesabı, bir gün gelecek sorulacaktır.
Gün geçtikçe bir çığ gibi büyüyen ve bünyesinde binlerce Bahri Kılıçları temerküz eden Akıncı Gençlik, namluda kurşun gibi zulmün ve batılın üzerine atılacağı günü, sabırla beklemektedir.
Şeytanın uşakları, şunu iyi bilmelidirler ki;  Hadiseler üzerine, dışardan aldığı emirle değil, akıl ve muhakeme ile gitmesini bilen, davası uğruna çekinmeden canını feda etmeye hazır, on binlerce Akıncı, Şehid Bahri’nin kanını, yerde koymayacaktır.
Muazzez şehidimize Cenab-ı Mevlâ’dan rahmet ve mağfiret, kederli ailesine ve islam camiasına başsağlığı dileriz.
Not: Kızıl katilin en kısa zamanda bulunması için, yetkilileri vazifeye davet ediyoruz….”

 

BİR ŞEHİDİN ARDINDAN

Gençliğe Uzanmak
Bahri Kılıç, şehid edildi… Bu düzenin kanlı uşakları tarafından… Bahri Kılıç, Elazığ’da azılı kızıl komünist biri tarafından, bıçaklanarak şehid edildi. Bir işçi idi O… Alnının teriydi, bütün kazancı… Allah’ın emirlerine uymaktı yaptığı tek iş…. Amma O’nu yaşatmadı, bu düzenin eli kanlı kızıl uşakları….
Bahri Kılıç, bize bir yazı göndermişti şehadetinden bir kaç gün önce… Yayınlanmasını istemişti… İstediğini yerine getiriyoruz… Ne yazık ki, O, yazısının yayınlandığını göremeden şehadet şerbetini içti… Allah (cc) rahmet eylesin.
Sevgili Kardeşlerim, gençliğimizin durumunu hepimiz biliyoruz. Tahsilli, tahsilsiz, kız erkek ayırım yapmak istemiyorum. Gençlik derken. Maneviyatçı, mukaddesatçı gençlerimizi  bir kenara çekip inceleyelim. Bunu okul içinde ve dışında diye, iki gruba ayıralım:
Okul içindeki durum derken, talebelerin öğrenim hayatını gözden geçirmek isterim. Çocuk yedi yaşına gelir, ilkokula gider, on bir yaşında okulu bitirir. Bu beş yıl zarfında; ana, baba tarafından din olarak hiç bir şey öğretilmemiştir. Şule Yüksel kardeşimizin bir kitabında, kendisi 4. sınıfta iken, öğretmeni cocuklara bir din kitabı göstererek “Çocuklar siz bu kitaba inanıyor musunuz?” diye sormuş, sonra da çocuklara böyle bir şey olmadığını anlatmış, işte inançsızlığın temeli burada atılıyor. Sonra benim başımdan bir hadise geçti, iş bilgisi öğretmeni, iş atölyesinde bizi birgün topladı. “Çocuklar, siz cennet veya cehennem diye bir şey olduğunu düşünüyor musunuz?” dedi. Sonra da kalemim titreyerek yazıyorum, belki de haşa, haşa “Allah yoktur” dedi. Biz de kuzu gibi dinledik. Sonra, lisede Yunan safsataları, Felsefe diye, o kadar matematikten pisagor bağıntıları okutulur. Bu kefereler, o zamanki İslam alimlerinin eline su dökemezlerdi. Bu inançsızlığın temeli, lisede daha büyüyerek apartman olmaya yüz tutar. Sonra apartmandan bir gökdelen olur gider. Bu iş daha azıtılarak dış mihraklar vasıtasıyla, devlete yönelir. Anadolu’dan gelene ev, para daha neler vasıtasıyla; o bataklığa düşer, bir daha çıkış yoktur. Bu gün hangi talebe yurdunu gezerseniz geziniz. Bir kaç  MSP. yurdu haricinde, hepsi bir safsata peşinden gider.
Yok Leninci, yok Maocu, yok Ülkücü. Okul içi faaliyeti özetledikten sonra, okul dışı faaliyetler, mitingler, konferanslar, duvar yazıları, çatışmalar, cinayetler, böylece sürüp gider…
Bu okul dışındaki olaylarla, okul içindeki yetişmenin ilgisi çoktur. Çünkü bu olaylar, okul içi eğitimin bir meyvasıdır.
ÜÇ ŞEHİT-Zübeyir Yetik
Erdoğan Tuna… Nazım Durmuş… Bahri Kılıç…. Ardarda verilen “İslamcı” kesimin üç şehidi. Lafta değil, gerçek şehid bunlar… “Şehid” lik müessesine vucud veren İslam’ı reddetmelerine rağmen, “ölü”lerini şehid olarak anaların gürültüsünün hakim mevkide bulunduğu bir toplumda verilen üç gerçek şehid oluyor. Erdoğan, Nazım ve Bahri..
Gerçek şehidler diyoruz. Çünkü Allah için çalışmış, Allah için didinmiş, Allah rızasından başka hiç bir hesaba girmemiş, Allah’ın gösterdiği dışında, hiç bir gayenin peşine düşmemiş yiğitler üçü de.
Nitekim şehadetinden iki gün evvel Erdoğan Tuna, aynen şunları yazmıştı.
“Bir Müslüman dertsizmiş gibi gezemez, dolaşamaz, yaşayamaz. Müslüman ne zamanki kendi düzeninde yaşar, o zaman rahat olarak uyuma zamanı gelmiştir.
Bu bozuk düzenin, kahredici illetleri dururken, Müslümanın gülmeğe vakti asla olamaz. Müslüman çilekârdır, dertlidir o.. Çünkü yuvasını uğursuz baykuşlar sarmıştır. Yılanlar içerisinde rahat olarak uyunur mu ? Doğanların diyarında, güvercinler serbes serbes dolaşabilir mi ? Müslüman kafese konmuş, Müslümanlık göklere kaldırılmıştır.
Kafesteki Müslüman, o dar yerden kurtulup, davasını ve nizamını hayata hakim kılmak, yeryüzünde Allah’ın Halifesi olduğunu ilân edinceye kadar, mücadelesini sürdürecektir. Gerekli mücadeleyi elinin yettiği yerde eliyle, dilinin yettiği yerde diliyle, ona da imkân bulamadığı zaman, kalbiyle yapar. Bunun kolay olmadığını bilir. Fakat bunun içinde, bütün fedakârlığı göze almaktan kaçınmaz. Bu güne kadar, zaten hep böyle olmuştur. Zaten cephede hezimete uğrayan düşman, kaleyi içten fethetmeye başvurmuş, türlü hileli oyunlarla oyununu oynayarak, hedeflerine ulaşmıştır.
Artık Müslümanın, bu oyunlara gelmeğe zamanı kalmamıştır. Uyanması için, kendisine  bu güne kadar yapılanlar fazla bile gelmiştir. Vakit kaybetmeğe asla tahammül edemez. Hedefine ulaşamazsa, gözüne rahat uyku girmez. ”
Bu satırları görüp okuduktan sonra; bilmem kimlerin, kim için çalıştığı, ne için can verdiği ve kimlerin de dışarıya kendilerini takdim ettiklerinin aksine, kimleri on dört yerinden bıçakladıktan sonra, kafasını ezmek suretiyle şehid ettikleri… Şehid olanın ve şehid edenin kimlikleri üzerinde, daha fazla söze hacet kalıyor mu?…
Bütün bir İslamcı kesime başsağlığı diliyoruz. Şehidlerimiz ise, şüphesiz cenabı hakkın mağfiretine garkolmuş bulunarak, şimdi kabirlerinde bir cennet hayatı yaşamaktadır.
Dökülen kan, elbette boşa gitmeyecek. Elbette, elbette…

Kaynak: ŞEHİDLERİMİZ-2007-Şubat  2. Cild Sayfa 12

Yenidevir Gazetesi – 26 Eylül 1977 Sayfa: 1

Şehid Abdulvahab Yersiz ve Hayatı

sehid-abdulvahab-yersiz-ve-hayatiAbdülvahap Yersiz          7 Ekim 1992 Mazıdağı

ŞEHİD MOLLA ŞEYHMUS

Bu şehid öyle bir yolda yürüdü ki, tüm zorlukları ve sıkıntıları, dinlemeden davasında mücadele ediyordu. Şehid edildiği ve ikamet ettiği Kızıltepe’de, ilk İslami mücadeleyi başlatan ve sayısız musibetler içinde, ailesiyle beraber sabreden, Allah’ın eriydiler.

O’nun daima, bel’am ve sahte aydınlara karşı, katı bir tutumu vardı, zalimlere karşı bir şey yapmadan; canıyla ve malıyla, kendini ortaya koymayan kişinin, zillet içinde yaşayacağını söylüyordu.

O şehid edilmeden 17-18 saat önce, beraber yan yanaydık. O esnada bana dedi ki: “Biliyor musun, benim yaşıtlarım olan kardeşlerimin hepsi, şehadete kavuştu. Acaba, bana da bu mukaddes şerbet nasip olur mu?” Ve ertesi gün 4 Ekim 1992 günü; kalleş PKK timleri, kendilerine elektrik memuru süsü vererek, evine girip, O’nu haince şehid ettiler.

Ve biz diyoruz ki: Ey şehid! Sen gittin, ama yerine, sayısızca kendi bu yola adayan genç bıraktın. Ve bu mücadelemiz, hep devam edecektir.

Şehidin ardından 3 gün geçmeden, Mazıdağı’nın yakın bir köyünde İlkokul öğretmenliği yapan A. Vahap adlı, aziz ve değerli kardeşimiz, hunharca, PK tarafından şehid edildi. (7 Ekim 1992)

Biz diyoruz ki: Ey şehidler! Ne mutlu ki, sizler görevinizi ifa ettiniz. Fakat zalimler bunu bilsin ki, İslam şehidlerinin kanının hesabını soracağız.

Tu öndere reyamını ey şehid

Tu rehbere dâvamını ey şehid

Tu rezane reyamını ey şehid

A.MEZLUM/KIZILTEPE

Kaynak: Yeryüzü – Sayı: 24 Sayfa: 2

BOSNA’DA ve GÜNEYDOĞU’DA YENİ ŞEHİDLER

“Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Aslında onlar, diridirler. Fakat siz bilmezsiniz.” Bakara 154

Müslümanlar, dünyanın her yerinde, zalimlere karşı direniyorlar. Zulme boyun eğilmeyeceğini, kanlarını akıtarak, şehadete koşarak, gösteriyorlar. Türkiye Müslümanları da, bu mücadelede imtihanlarını vermektedir.

Geçtiğimiz hafta da Avusturya’dan AHMET DEMİRER kardeşimiz, şehid olmuştur. AHMET DEMİRER kardeşimiz, Müslümanların cephelerinden Travnik’te, Sırp bombardımanı altında şehid düştü.

AHMET DEMİRER kardeşimiz,  Amasya’nın Taşova ilçesinden, İstanbul Küçükçekmece’ye taşınmış; babasını kaybetmiş olduğu için, annesinin ve altı kızkardeşinin geçimini üstlenmişti. Yaklaşık 4 yıl önce Avusturya’ya giderek, orada çalışmaya başlamıştı.

AHMET DEMİRER, geçim kavgasının yanı sıra, İslami mücadelenin de aktif bir mücahidi idi. Dünya Müslümanlarının evrensel kavgasında, zulme karşı direniş cephelerinde savaşmak ve şehid olmak için hayatını adamıştı. Eylül ayında izne geldiğinde, annesine “Bosna’da şehid olmaya gidiyorum, hakkını helâl et.” Diyerek vedalaşmıştı. İki aydan beri mesaisini Allah yolunda Bosna cephesinde sürdürmekteydi. Bosna’da çaresiz din kardeşlerinin, yetim sofralarına, canını ikram etmiş ve izzetli şehadet kervanına katılmıştı.

Kürdistan cephesinde ise Müslümanlar, iki ateş arasında, direnişe devam ediyorlar.

Bu ateşler, zalim, tağuti T.C. ve PKK tarafından gelmektedir. Mazlum Kürt halkı üzerinde aynı vahşeti beraberce uygulamaktadırlar. Bu zulme boyun eğmeyen Müslümanları imha etmek için; hem T.C. hem de PKK ikitaraftan saldırmaktadır.

Geçtiğimiz günlerde T.C. tarafından şehid edilen kardeşlerimiz, Nusaybin’de Hüseyin, Batman’da Muhammed Nur Koyun isimli Müslümanlardır. Batman’da şehid edilen Nur Muhammed Koyun, özel tim tarafından vurulduktan sonra, hastaneye götürüleceğine, işkence altına alınmış ve işkencede, kan kaybından şehid düşmüştür.

PKK tarafından şehid edilen kardeşlerimizin sayısı 100’ü geçmektedir…

Geçtiğimiz hafta içerisinde şehid edilen kardeşlerimiz Mazıdağı’nda Abdülvahab Yersiz, Batman’da Fahrettin Çelik, Ceyhan’da Mehmet Nevruz Hoca’dır.

T.C.’ye boyun eğmeyen Müslümanların, PKK önünde eğilmesi beklenemez.

Bu direnişin anlamı, yeryüzünde Allah’ın dini hakim olana, fitneden ve zulümden eser kalmayıncaya kadar, cihade temketri. Şehidlerimiz, kutlu olsun.

Onların yolunu sürdüreceğiz. Allah’a ve şehidlerimize söz veriyoruz.

Ekmek kavgasına ve yoksulluğa mahkum edilen halkımıza da, gerçek kurtuluşa, Allah yolunda yaşamaya, Lâik-kapitalis-kemalist oligarşiye karşı, İslami hareketin saflarında mücadeleye çağırıyoruz.

ŞEHİDLERİN YOLUNU SÜRDÜRECEĞİZ!

TÜRKİYELİ MÜSLÜMANLAR

Kaynak: Yeryüzü – Ekim 1992 Sayı: 24 Sayfa: 10

İstişhâd mı İntihâr mı?

İntihar mı İstişhad mı?

Bilindiği üzere cihad yaşanılan dönemin şartlarına ve gereklerine göre yapılır. Nitekim Resulullah (s.a.s.) bir hadisinde: “İyi bilin ki kuvvet atmaktır” diye buyurmuştur. (Bu hadisi Müslim, İmare 168’de; Ebu Davud, Cihad 23’te; Tirmizi, Enfal suresi tefsirinde; İbnu Mace, Cihad 19’da; Darimi, Cihad, 14’te; İbnu Hanbel, 4/157’de rivayet etmiştir.) İlim adamları bu hadisi, savaşı yaşanılan çağın gereklerine ve şartlarına göre yapmak gerektiği şeklinde yorumlamışlardır. Bu bütün cihadi ameller için geçerlidir. Bu itibarla savaşta yasaklar sınırının aşılmaması şartıyla yaşanılan çağın gereklerine göre yeni metotlar geliştirilmesi mümkündür. Dolayısıyla bir metot geliştirilirken dikkat edilmesi gereken onun yasaklar dairesine girip girmediğinin tespit edilmesidir. Eğer bir fiilin benzeri Resulullah (s.a.s.) döneminde yapılmış ve itiraz edilmemişse o fiilin yasaklar dairesine girdiği söylenemez. Ayrıca bilmek gerekir ki, burada önemli olan esasta benzerliktir. Yoksa şekilde farklılık esastaki benzerliğe dayanan kıyası geçersiz kılmaz.

Batılıların literatürlerinde “şehadet” kavramı olmadığından, Müslümanların cihad esnasında şehadeti göze alarak gerçekleştirdikleri eylemleri onlar “intihar” olarak adlandırıyorlar. Bu isimlendirme bizim İslami yayın organlarına da aynen yansıyor ve halkın dilinde “intihar saldırısı” ismi dolaşmaya başlıyor. Bu kez: “İntihar etmek haram olduğuna göre bu insanlar bu fiilleri neye dayanarak yapıyorlar?” sorusu akla geliyor. Bazıları bu eylemleri zulüm karşısındaki bıkkınlığa karşı bir patlama şeklinde anlamaya çalışıyor ve: “Her ne kadar şer’an bir izahını bulamazsak da başlarındaki zulmü göze olarak bu fiillerini anlayışla karşılamak zorundayız” tarzında birtakım izahlar bulmaya çalışıyorlar. Oysa bizim için her konuda ölçü ve terazi Allah’ın şeriatıdır. Allah’ın şeriatına göre izahını bulamadığımız bir ameli belli bir sebebe dayandırsak bile geçerli ve meşru göremeyiz. Bir amelin ne derece meşru olduğunu ortaya koymak için yapacağımız izahlarda önemli olan olayın sosyolojik veya psikolojik boyutlarını izah etmemiz değil şer’i yönden geçerliliğini ortaya koyabilmemizdir.

Aşağıda siretten, bir insanın cihad esnasında kesin şekilde öldürüleceğini bildiği halde, Müslüman tarafın maslahatı veya karşı tarafın zayıf düşürülmesi için bir eyleme atılmasıyla ilgili örnekler ve fıkıh alimlerimizin bu konudaki görüşlerini sıralayacağız. Bu bilgilerin derlenmesinde, Kuveyt Üniversitesi Şeriat Fakültesi öğretim görevlilerinden Prof. Dr. Abdurrezzak Halife eş-Şayci’nin haftalık el-Muctema dergisi, sayı: 1192, sh. 44-45’te yayınlanan bir araştırmasından, yine Kuveyt Üniversitesi Şeriat Fakültesi’nin dekanı Prof. Dr. Acil Casim en-Neşemi’nin el-Kabas gazetesinin 19 Mart 1996 tarihli sayısında yayınlanan fetvasından, Ezher Alimleri Cephesi’nin konuyla ilgili fetvaları hakkında eş-Şa’b gazetesinin 13 Nisan 1996 tarihli sayısında yayınlanan geniş haberden, değişik üniversitelerin Şeriat fakültelerinde görev yapan bazı öğretim görevlilerinin “Şeriat alimlerinin Filistin toprağındaki istişhadi eylemlerin meşruiyeti hakkındaki fetvaları” başlığıyla ortaklaşa yayınladıkları fetvalarından, İbrahim el-Ali’nin, Filistin el-Muslime, Ekim, Kasım ve Aralık 1995 sayılarında (üç sayı arka arkaya) yayınlanan bir araştırmasından ve bunların dışındaki değişik İslami kaynaklardan yararlandık. (Yararlandığımız kaynaklardan bazılarını metin içinde zikrettik.)

* Yüce Allah, bir ayeti kerimede şöyle buyuruyor: “Mü’minlerden öyle adamlar vardır ki, Allah’a verdikleri söze sadık kaldılar. Onlardan kimi (Allah yolunda şehid edilmek suretiyle) adağını yerine getirdi, kimi de (şehid olmayı) beklemektedir. (Ahidlerinde) hiçbir değişiklik yapmamışlardır.” (Ahzab, 33/23)

Bu ayetin nüzul sebebiyle ilgili olarak, Buhari, Müslim, Tirmizi ve daha başkalarının Enes ibnu Malik (r.a.)’ten rivayet ettiklerine göre, Enes ibnu Malik (r.a.)’in amcası Enes ibnu Nadr (r.a.) Bedir savaşında bulunamayınca: “Resulullah (a.s.)’ın girdiği ilk çarpışmada bulunamadım. Eğer Allah bana Resulullah (a.s.) ile birlikte bir çarpışmaya katılmak nasip ederse, mutlaka nasıl (kahramanca) hareket edeceğimi görecektir” dedi. Bu kişi Uhud savaşında şehid edildi. Bu savaşta öldürülünceye kadar kahramanca savaştı. Bedeninde kimi gürz, kimi kılıç, kimi de ok yarası olmak üzere seksen küsur yara görüldü. Bu ayeti kerime de onun hakkında indirildi. (Bu konudaki rivayeti Buhari, Cihad, 12; Tefsir, Ahzab suresi tefsiri, 3; Tirmizi, Ahzab suresi tefsiri, 2,3’de rivayet etmiştir.)

Dikkat edilirse ayetin metninde Yüce Allah, Allah yolunda şehid oluncaya kadar çarpışmayı adayanlardan ve bu adağını yerine getirenlerden övgüyle söz etmektedir ki, bu onların intihar edenler gibi olmadıklarını gösterir. Ayetin nüzul sebebiyle ilgili rivayet de, şehid olmayı göze alarak kahramanca çarpışmanın övgüye değer bir amel olduğunu ortaya koyuyor. Fakat bilmek gerekir ki, cihadın gayesi ölmek değildir. Ama düşmanın zayıf düşürülmesi veya İslam kuvvetlerinin bir zarardan korunması mücahitlerden birinin veya birkaçının öldürülmesiyle ancak mümkün olacaksa bundan dolayı bazılarının kendilerini şehadete atmaları intihar değil aksine büyük bir kahramanlıktır. Aşağıda vereceğimiz rivayetler de bunu ortaya koymaktadır.

* Müslim’in naklettiği bir hadise göre Enes ibnu Malik (r.a.)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Resulullah (s.a.s.) Uhud gününde ensardan yedi ve Kureyş’ten iki kişiyle birlikte yalnız bırakıldığında, müşriklerin onun üzerine ok yağdırmaları ve kendilerine doğru yaklaşmaları üzerine: “Bunları kim bizden uzaklaştırır, onun için cennet vardır -yahut- o cennette benim arkadaşımdır” diye buyurdu. Bunun üzerine ensardan bir adam öne geçti ve öldürülünceye kadar çarpıştı. Sonra yeniden üzerine ok atmaya başladılar. Resulullah (s.a.s.) tekrar: “Bunları kim bizden uzaklaştırır, onun için cennet vardır -yahut- o cennette benim arkadaşımdır” diye buyurdu. Bunun üzerine ensardan bir adam öne geçti ve öldürülünceye kadar çarpıştı. Bu şekilde tam yedi kişi şehid oluncaya kadar devam etti. Daha sonra Resulullah (s.a.s.) yanındaki iki sahabisine: “Arkadaşlarımıza insaf etmedik” diye buyurdu.” (İmam Nevevi, Müslim Şerhi’nde hadisin sonundaki: “Arkadaşlarımıza insaf etmedik” ibaresini şu şekilde açıklamıştır: “Yani Kureyşliler, ensara insaf etmedi. Kureyşliler çarpışmaya çıkmazken ensardan olanlar teker teker çarpışmaya çıkarak şehid edildiklerinden böyle denmiştir.”)

Bu olayda dikkat edilirse yedi sahabi Resulullah (s.a.s.)’a zarar gelmesini önlemek için müşriklerin üzerine atılmış ve geleceği kesin olan bir ölüme kendilerini atarak müşriklerin Resulullah (s.a.s.)’a yaklaşmalarını engellemişlerdir.

Kurtubi, Tefsir’inde bu olaydan, cesaretli bir kimsenin yalnız başına da olsa ölümü göze alarak kalabalık bir düşman grubunun arasına dalıp onlara zarar vermesinin caiz olduğu hükmünü çıkarmıştır.

* Enes ibnu Malik (r.a.)’ten rivayet edildiğine göre Bedir’de müşrikler Müslümanlara yaklaşınca Resulullah (s.a.s.): “Genişliği göklerle yer kadar olan cennet için kalkın” diye buyurdu. Ensardan Umeyr ibnu’l-Humam: “Genişliği göklerle yer kadar olan bir cennet mi ey Resulullah?” dedi. Resulullah (s.a.s.): “Evet” dedi. O da: “Tamam, tamam” dedi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s.): “Seni “tamam, tamam” demeye yönelten ne oldu?” diye sordu. O da: “Vallahi, oranın (o cennetin) ehlinden olma arzusundan başka bir şey değil, ey Resulullah!” dedi. Resulullah (s.a.s.): “Sen oranın ehlindensin!” diye buyurdu. (Umeyr) sonra heybesinden birkaç hurma çıkardı ve onları yemeye başladı. Sonra: “Ben eğer bu hurmaları yiyinceye kadar yaşarsam bu uzun bir hayat olur” dedi ve yanındaki hurmaları attı. Sonra öldürülünceye kadar onlarla çarpıştı.” (Bunu Müslim, İmare, 145’te rivayet etmiştir.)

İmam Nevevi, Müslim Şerhi’nde bu hadisle ilgili açıklamasında şöyle der: “Buradan bir kişinin kafirlerin birliklerinin arasına dalmasının ve kendisini şehadete atmasının caiz olduğu anlaşılmaktadır. Bu hareket ilim adamlarının büyük çoğunluğuna göre caizdir ve hiçbir keraheti yoktur.”

* Taberi Tefsiri’nde rivayet edildiğine göre Ebu İshak, Bera ibnu Azib (r.a.)’e: “Bir adam yalnız başına düşmandan bin kişilik bir grubun içine dalarsa, Yüce Allah’ın: “Kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın” derken kastettiği kimselerden olur mu?” diye sordu. Bera (r.a.) da şöyle cevap verdi: “Olmaz. Öldürülünceye kadar çarpışsın. Allah, peygamberine: “Allah yolunda savaş. Sen sadece kendinden sorumlusun.” (Nisa, 4/84) diye buyurdu.”

Burada Bera (r.a.), söz konusu ayeti fetvasına delil gösterirken şunu demek istemiştir: “Allah, peygamberine: “Sen sadece kendinden sorumlusun” diyerek yalnız başına bile kalsa Allah yolunda çarpışması gerektiğini ona bildirmiştir.” Ayrıca rivayetten şunu anlıyoruz: “Bir kişi yalnız başına kalabalık bir düşman grubunun içine daldığında onlarda bir şaşkınlık ve dağınıklık meydana getireceğini, bu arada içlerinden birkaç kişiyi öldürebileceğini ve böylece düşman tarafına zarar verebileceğini ama buna rağmen öldürüleceğini biliyorsa bu eylemi yapabilir.” İşte bu bir istişhadi eylem yani şehadeti göze alarak gerçekleştirilen eylemdir. Geçmişte bu tür eylemler bir mücahidin kılıcını alarak düşman kuvvetlerinin arasına dalması suretiyle gerçekleştiriliyordu. Bugün de vücuduna bomba bağlayarak veya arabasına bomba yerleştirerek düşman kuvvetlerinin arasında patlatması suretiyle yapılıyor. Esasta benzerlik, şekilde ise farklılık söz konusu. Şekilde farklılığın kıyasın geçerliliğini ortadan kaldırmayacağını çünkü çağın şartlarına ve gereklerine göre şekilde farklılık olabileceğini daha önce söylemiştik. Eğer cihad uygulamalarında sadece esasta değil şekilde de aynılık ararsak bugün toplarla, otomatik tüfeklerle ve benzeri savaş aletleriyle cihad etmeyi caiz görmememiz gerekir.

* Ebu Davud, Nesai, Tirmizi, İbnu Hibban ve Hakim’in rivayet ettiğine göre Eslem ibnu Yezid şöyle demiştir: “İstanbul’daydık. Birden karşımıza Bizans kuvvetlerinden büyük bir asker birliği çıktı. Bu arada bir mücahit Bizans güçlerinin arasına daldı. Ta ortalarına kadar girdi. Sonra aralarından sıyrılıp çıktı. İnsanlar bunu görünce: “Subhanallah! Bu adam kendini tehlikeye atıyor” dediler. Bunun üzerine Ebu Eyyub el-Ensari (r.a.) şöyle dedi: “Ey insanlar! Siz bu ayeti (yani “kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın” (Bakara, 2/195) ayetini) böyle mi yorumluyorsunuz. Bu ayeti kerime biz ensar topluluğu hakkında inmiştir. Allah İslam’ı kuvvetlendirince ve destekçileri de çoğalınca biz kendi aramızda gizlice: “Mallarımız zayi oldu. Yüce Allah da zaten İslam’a güç kazandırdı. Artık mallarımızın başında durup da onlardan zayi olanları düzeltsek” dedik. Bunun üzerine Yüce Allah bize cevap olarak bu ayeti kerimeyi indirdi. Burada tehlike ile kastedilen savaştan geri kalarak malların başında durup onları düzeltmeye çalışmaktır.”

İlim adamları bu rivayetten yola çıkarak bir kişinin öldürüleceğini bilse bile düşman birliklerine zarar vermek için onların saflarına dalmasının caiz olduğunu söylemişlerdir. İlim adamları bu hadisin şerhinde şöyle demişlerdir: “Şayet bir kişinin hücumu son derece cesaretinden doğuyorsa ve bununla düşmanı korkutacağını yahut Müslümanları düşmanlara karşı teşvik edeceğini veya buna benzer sahih bir maksat umuyorsa bütün alimlerce bunun iyi bir şey olduğu tasrih edilmiştir.” (Bkz. Nimeti İslam’ın İslam mecmuası tarafından yapılan baskısına konulan “Cihad bölümü” ilavesi, sh. 948)

* Bir rivayette bildirildiğine göre, Müslümanlar İran tarafına doğru sefere çıktıklarında Müslümanların atları İranlıların fillerinden ürktü. Bunun üzerine Müslümanlardan bir mücahit, çamurdan bir fil yaptı. Sonra kendi atını o file alıştırdı. Daha sonra atıyla İranlıların fillerine doğru saldırıda bulundu. Etrafındakiler: “Onlar seni öldürürler” dediler. O da: “Müslümanlar fetih gerçekleştirecek olduktan sonra benim öldürülmem önemli değil” dedi.

Bu olayda da dikkat edilirse bir mücahit, İslam ordularının önündeki önemli bir engeli ortadan kaldırmak için kendini şehadete atıyor. İşte bu da bir istişhadi eylemdir.

* Yemame olayında, Hanife oğulları kaleye sığınınca Bera ibnu Malik (r.a.) arkadaşlarından kendisini bir tulum içine koyarak kalenin duvarından içeri bırakmalarını istedi. Onlar da öyle yaptılar ve tek başına kalenin içine girip düşman kuvvetleriyle çarpışarak içerden kale kapısını açmayı başardı ve böylece Müslümanlar kaleye girdiler.

Bu olayda da Bera ibnu Malik (r.a.)’in Müslümanların kaleye girmelerini sağlamak için şehadeti göze alarak bir eylem yaptığı görülüyor.

Sireti ve genelde İslam tarihini incelediğimizde bu olayların benzeri birçok şehadet eylemi gerçekleştirildiğini görürüz. Ulubatlı Hasan’ın yaptığı da bir istişhadi eylem değil midir? Ulubatlı Hasan sırf Osmanlı bayrağını düşman surlarına asabilmek için kendini şehadete atmıştır. Onu bu eyleminden dolayı sürekli övgüyle anıyor, yaptığı eylemi büyük bir kahramanlık olarak zikrediyoruz da, Filistinli bir mücahidin daha büyük gayeler için gerçekleştirdiği benzer bir eylem karşısında neden: “Öyle şey mi olur, bu bir intihardır” diyoruz. Lütfen sürekli başkalarını çifte standartçılıkla suçlarken kendi değerlendirmelerimizde aynı hataya düşmeyelim.

Aslında İslam tarihinden, istişhadi eylemlere daha pek çok örnek gösterebiliriz. Ama sözü bu rivayetlerle uzatmak istemiyoruz. Meselenin anlaşılması ve yapılanın delilsiz olmadığının bilinmesi için bu kadarının yeterli olacağını sanıyoruz. Şimdi ilim adamlarının konuyla ilgili görüşlerine ve fetvalarına bakalım:

* İbnu Arabi (Muhyiddin İbnu Arabi değil fıkıh alimi İbnu Arabi) bir kişinin kalabalık bir düşman grubuna saldırıda bulunması hakkında şöyle demiştir: “Bana göre doğru olan bunun caiz olduğudur. Çünkü bunda dört husus vardır: Birincisi: Şehadeti istemek. İkincisi: Düşmana zarar vermek. Üçüncüsü: Müslümanları onlara karşı cesaretlendirmek. Dördüncüsü: Düşmanları moral yönünden zayıflatmak. Çünkü onlar: “Bu bir kişi böyle yaparsa hepsi birden neler yaparlar!” diye düşüneceklerdir.”

Bir kişinin kalabalık bir düşman topluluğuna saldırıda bulunması demek İbnu Arabi’nin yukarıda zikrettiği gayeleri ve İslam kuvvetlerinin yararına düşman kuvvetlerinin zararına olacak daha başka gayeleri gerçekleştirmek için kendini şehadete atması demektir. Çünkü bir kişinin kalabalık bir gruba saldırıda bulunmasının sonucunun o bir kişinin öldürülmesi olacağı kesindir. Yukarıda da zikrettiğimiz gibi geçmişte bu tür şehadet eylemlerinin kılıçla gerçekleştirilmesi bugün bombayla veya benzeri şeylerle gerçekleştirilemeyeceğini göstermez.

* Maliki mezhebi alimlerinden Kasım ibnu Muhaymere, Kasım ibnu Muhammed ve daha başka fakihler, Allah için halis niyetle olması ve kişinin kendinde bir güç olduğunu hissetmesi halinde bir kişinin kalabalık bir düşman birliğine saldırmasının sakıncalı olmadığını söylemişlerdir.

* Şevkani de Neylu’l-Evtar’da düşmana esir olmak istemeyen bir Müslümanın öldürülünceye kadar çarpışmasının caiz olduğunu söylemiştir. Bazı ilim adamları da düşmana esir olduğu takdirde kendisine işkence edileceğinden dolayısıyla bu işkence altında Müslümanların sırlarını verebileceğinden endişe duyan bir kişinin kendini ölüme atmasının intihar sayılamayacağını ifade etmişlerdir. Bu yöndeki fetvalar kişinin kendini ölüme atmasının her zaman intihar hükmünde olmadığını, bu konuda niyet ve gayeye bakılması gerektiğini göstermektedir.

* Ünlü tefsir alimi Cassas’ın Ahkamu’l-Kur’an, C.1, sh. 309’da naklettiğine göre hanefi alimlerinden Muhammed ibnu Hasan eş-Şeybani şöyle demiştir: “Eğer sonuçta kurtulabileceğini veya öldürülse de düşmana zarar verebileceğini tahmin ediyorsa bir kişinin bin kişiye karşı saldırı gerçekleştirmesinde sakınca yoktur… Sonuçta kurtulamayacağını hatta düşmana da bir zarar veremeyeceğini ama Müslümanlara cesaret kazandıracağını, böylece onların kendisini örnek alarak düşman karşısında aynı cesaretle çarpışacaklarını hesap ediyorsa yine de saldırıda bulunmasında bir sakınca yoktur. Allah’ın izniyle bu hareketinden dolayı sevap alacağını umarım.”

* Ebu Hamid el-Gazali, İhya’da, bir Müslümanın öldürüleceğini bile bile bir düşman birliğine saldırmasının caiz olduğunda ihtilaf olmadığını bildirmiştir.

* İmam Nevevi de cihad esnasında belli bir gaye için kişinin kendini tehlikeye atmasının caiz olduğunu söylemiştir. Nevevi’nin şehadet eylemleriyle ilgili açıklamasını yukarıda vermiştik.

* Beyhaki de Sünen’inde, Avf ibnu Afra ile Umeyr ibnu Humam’ın Bedir’de, Enes ibnu Nadr’ın Uhud’da ve Bera ibnu Malik’in Yemame’de yaptığı hareketleri delil göstererek bir kimsenin kendini şehadete atmasının veya şehadeti göze alarak bir eylem düzenlemesinin caiz olduğunu bildirmiştir.

* Kurtubi, Tefsir’inde, Yüce Allah’ın: “İnsanlardan öyleleri de vardır ki, canlarını Allah’ın rızasını kazanma yolunda feda ederler” (Bakara, 2/207) ayetini bir kimsenin düşmana zarar vermek veya Müslümanlara güç kazandırmak amacıyla şehadete atmasının caiz olduğuna delil göstermiştir. (Bkz. Kurtubi Tefsiri, C. 3, sh. 21)

* Maliki alimlerinden Ebu Abdillah Muhammed ibnu Ahmed bir kimsenin kalabalık bir düşman topluluğuna veya saldırgan grubuna yahut isyancılara karşı eylem düzenlemesi hakkında şöyle demiştir: “Saldırıda bulunacağı kimseleri öldürüp de kurtulacağına kanaat ederse bu hareketi yapması iyidir. Öldürüleceğine ancak yine de karşı tarafa zarar vereceğine yahut Müslümanların yararına olacak bir etki yapacağına kanaat ederse o zaman yine caizdir.” Ebu Abdillah bu görüşüne Bera ibnu Malik’in Yemame’deki hareketini delil göstermiştir.

* Yine Maliki alimlerinden İbnu Huveyz Mikdad şöyle demiştir: “Bir kişinin bir gruba yahut kalabalık bir asker topluluğuna saldırması konusuna gelince: Bu kişi eğer kendisinin öldürüleceği ama bununla birlikte düşmana zarar verebileceği veya başarılı çarpışma yapabileceği ya da Müslümanların yararına olacak bir etki yapabileceği kanaatini taşıyorsa bu hareketi caiz olur.” İbnu Huveyz, bu görüşüne, bizim yukarıda verdiğimiz ve İranlıların fillerine karşı bir Müslüman mücahidin atını alıştırması ve tek başına bir orduya saldırması olayını delil göstermiştir.

Bu aktardıklarımız Allah yolunda, düşmana zarar vermek veya Müslümanların yararına olacak bir etki bırakmak için kendini şehadete atmanın caiz olduğu konusunda söylenenlerin sadece bir kısmı. Sonuç itibariyle, İslam fıkhına göre intihar genellikle, bir insanın dünya sıkıntılarından bıkarak ölümü tercih etmesi ve herhangi bir yolla kendi kendini öldürmesidir. Bir tek ilim adamı bile cihad esnasında düşmana zarar vermek yahut Müslümanlara cesaret kazandırmak amacıyla kendini ölüme atmanın intihar sayılacağını söylememiştir. Sadece ölümü göze alarak gerçekleştirilecek eylemlerde gözetilmesi gereken birtakım kurallar belirlemişlerdir. Çağımızın ileri gelen alimleri de aynı şeyi vurgulamaktadırlar. İşte Prof. Dr. Yusuf el-Kardavi’nin konuyla ilgili hutbesinden birkaç cümle: “Ne yazık ki HAMAS’taki kardeşlerimiz yoğun bir baskıya maruz kalınca bütün herkes bıçaklarını onlara doğru çevirdi. Böylece herkes onlara sövmeye, ağır tenkitler ve lanetler yağdırmaya başladı… Böylece suçlular ve terör hamlesi başlatan teröristler topluluğu haline geldiler. Oysa daha düne kadar intifadanın fedaileri, kendilerini şehadete atan büyük kahramanlardı. Bu hareketin geçmişte kahramanca eylemler olarak nitelenen eylemleri nasıl oldu da birden bire “intihar saldırıları” haline geldi? Bunun tek sebebi Arap toplumlarının kafalarının yahudileştirilmesidir. İsrail zihinleri yahudileştirdi. Medya, Rabbimizin merhamet ettiklerinin dışında kalanların kafalarını yahudileştirdi. Rabbimizin koruduklarının -ki onların sayıları da azdır- dışında kalan politikacıları yahudileştirdi. Böylece kahramanları teröristler, onların eylemlerini de cinayet eylemleri olarak adlandırmaya başladık…”

Kuveyt Üniversitesi Şeriat Fakültesi dekanı Prof. Acil Casim en-Neşemi de, Kuveyt’te çıkan el-Kabes gazetesinin 19 Mart 1996 tarihli sayısında yayınlanan konuyla ilgili fetvasında özetle şu bilgileri veriyor: “Üzerine bomba bağlayarak veya arabasına bomba koyarak düşmanların arasına dalan bir genç bu hareketiyle düşman tarafında ölüme yol açmayı ve düşmana herhangi bir şekilde zarar vermeyi amaçlıyorsa bu hareketinden dolayı intihar etmiş sayılamaz. Fakat bunun belli şartları var: Birinci olarak: Bu hareketiyle Allah’ın kelimesini yüceltmeyi (i’layi kelimetillah), Allah yolunda ölümü ve Allah’ın dininin yücelmesini amaçlamış olmalı. İkinci olarak: Düşmana zarar vermek için başka bir seçeneğin bulunmadığı yahut bu seçeneğin diğer seçeneklerden daha çok düşman üzerinde etki yapacağı bilinmeli. Üçüncü olarak: Bu tür bir eylemin fert üzerindeki etkisine değil cemaat üzerindeki etkisine itibar edilmeli, böyle bir eylemin nasıl bir sonuç getireceği cemaat açısından değerlendirilmelidir. Böyle bir eylemin ne gibi sonuçlar getireceği üzerinde araştırma yapılmadan ferdi olarak bu tür bir eyleme girişilmesi ise caiz olmaz.” Prof. en-Neşemi bunlara dikkat çektikten sonra ilim adamlarının istişhadi eylemlerin cevazıyla ilgili görüşlerini ve bu konuda dayandıkları delilleri sıralıyor. Biz bunların çoğunu yukarıda verdiğimizden burada tekrar etmeye gerek görmüyoruz. Ancak şunu belirtelim ki, en-Neşemi, ilim adamlarının bir kişinin kalabalık bir düşman topluluğuna, düşmana zarar vermek yahut Müslümanlara cesaret kazandırmak amacıyla saldırıda bulunmasının cevazına delil olarak gösterdikleri rivayetlerin Filistin cihadı esnasında gerçekleştirilen istişhadi eylemler için de delil sayılacağını ifade etmektedir.

Ezher Alimleri Cephesi de, Filistinli mücahitlerin eylemlerine yöneltilen tenkitler üzerine yayınladığı fetvada bu eylemlerde şehid olanların şehitlerin üstünleri arasında yer almalarının umulduğunu dile getirdi. Ezher Alimleri Cephesi’nin fetvasında da bizim yukarıda sıraladığımız rivayetler ve görüşler delil olarak gösterilmekte, ardından da şöyle denmektedir: “Bu itibarla, Filistin’de ve daha başka yerlerde, Allah’ın kendi üzerindeki hakkını ve Müslümanların haklarını düşünerek kendilerini ölüme atanlar, Allah’ın izniyle, şehadet sevabından mahrum olmayacaklardır… Filistin toprağı canların ve malların uğrunda feda edilmesine en layık topraklardandır. Dolayısıyla, orası için şehid olanlar inşallah şehitlerin en üstünlerinden olacaklardır. Ahmed ibnu Hanbel, Müsned’inde Ebu Umame’nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Resulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Ümmetimden bir grup sürekli hak üzere hareket edecek, düşmanlarına üstün geleceklerdir. Allah’ın emri gelinceye kadar (onların bu cihadları devam eder), kendilerine muhalefet edenlerin muhalefetleri onlara bir zarar vermez.” “Onlar nerededirler ey Resulullah?” diye soruldu. O da şöyle buyurdu: “Beyti Makdis’de (Kudüs’te) ve Beyti Makdis’in (Kudüs’ün) çevresindeki bölgelerde.”… Burada şunu ifade etmeliyiz ki, gasp edici gaspını sürdürdüğü sürece onun gözetilmesi gereken hiçbir mahremiyeti yoktur. Kanının ve canının da dokunulmazlık hakkı (ismeti) kalmaz.”

Prof. Dr. Hemmam Said, Prof. Dr. Yasin Deradine, Prof. Dr. Muhammed Amr, Prof. Salah Abdulfettah el-Halidi, Prof. Dr. Muhammed Uveyde, Prof. Dr. Mahmud Salih Cabir, Prof. Dr. Rasih el-Kurdi gibi tanınmış ilim adamları başta olmak üzere şeriat ilimlerinde otorite sayılan onlarca ilim adamının imzasını taşıyan, “Şeriat alimlerinin Filistin toprağındaki istişhadi eylemlerin meşruiyeti hakkındaki fetvaları” başlıklı bir fetvada da şöyle denmektedir: “İlim adamlarının ileri gelenleri tefsir, hadis ve fıkıh kitaplarında bir kişinin şehid olmayı göze alarak kalabalık bir düşman kitlesine saldırmasının caiz olduğuna ve bu eylemiyle Allah’ın rızasını, düşmana zarar vermeyi gaye edinmesi, niyetini de halis tutması halinde eylem esnasında şehid olmasının saygın bir şehadet olduğuna hükmetmişlerdir.” Fetvada daha sonra konuyla ilgili rivayetler ve görüşler naklediliyor. Sonuçta da şu ifadelere yer veriliyor: “Sonuç itibariyle bilinmelidir ki intihar şer’an reddedilen bir harekettir. İntihar, intihar eden kişinin Allah’ın rahmetinden ümit kestiğine, O’nun kaderine rıza göstermediğine, kaza ve imtihanına sabretmediğine delalet eder… Allah’a olan bağlılığı, O’nun dininin yücelmesi, Peygamberinin isra ve mirac topraklarının işgalden kurtarılması için cihad ettiği, düşmana karşı verdiği cihadda ve düşmana zarar verme konusunda bağlı kalmak zorunda olduğu şeriatın kendini ne ile yükümlü kıldığının bilincinde olduğu bilinen, kendisi Allah’a gönülden boyun eğmiş ve yalnız Allah’ın rızasını gözeterek Müslümanların zaferi için kendini şehadete atan bir genç için aynı şeylerin söylenmesi mümkün müdür? Bu durumdaki kişi Yüce Allah’ın şu ayetinde kastettikleri arasına girer: “İnsanlardan öyleleri de vardır ki, canlarını Allah’ın rızasını kazanma yolunda feda ederler” (Bakara, 2/207)

İlim ehli böyle konuşurken ilimden nasipleri olmayanlar ne yazık ki, Filistin’deki fedakar kardeşlerimizin, kutsal Filistin topraklarını siyonizm kirinden temizlemek için cesaretle gerçekleştirdikleri eylemler hakkında ulu orta konuşuyorlar. Düşünmüyorlar ki, İslam adabı insanın bilmeden konuşmamasını, bilmediği bir konuda en azından susmayı tercih etmesini gerektirir. Düşünmüyorlar ki, intihar Allah’ın haram kıldığı bir şeydir ve bu insanlar Allah yolunda canlarını feda ediyorlar. İşin şer’i delillerini bulmadan böyle bir hareketi yapacak, dolayısıyla hem dünya hem de ahiret hayatlarını mahvedecek kadar aptal değiller. Ne yazık ki son zamanlarda, Batı’dan geçme o “bana göre, bence…” ibaresiyle başlayan ve hiç sevmediğim “ben” merkezli anlayış iyice moda oldu. Artık İslami anlayış sahiplerinin bile çoğunun, bir konuda Allah’ın hükümlerini, ilim ehlinin açıklamalarını araştırma zahmetine katlanmadan: “Bana göre, bence…” ibaresiyle başlayan uzun yorumlar yaptıklarını görüyor ve ciddi şekilde rahatsız oluyorum. Zaten bu kadar farklı gruplara ayrılmamız da hep böyle “ben” merkezli düşünmemizden ileri gelmiyor mu? Oysa Yüce Allah: “Eğer bilmiyorsanız zikir ehline (yani ilim sahiplerine) sorun.” (Nahl, 16/43) demiyor mu? Ve yine Yüce Allah: “Bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız onu Allah’a ve Peygamber’e götürün. Bu daha hayırlı ve sonuç bakımından da daha güzeldir.” (Nisa, 4/59) diye buyurmuyor mu? Lütfen Allah’ın kitabını ve Resulullah (s.a.s.)’ın sünnetini her zaman ölçü ve terazi olarak kabul edelim ve kardeşlerimiz hakkında insaflı olalım. Bilmeden başkalarının oyunlarına alet olmayalım.

Siviller Kimlerdir?

Filistin’deki cihada yöneltilen tenkitlerin en önemli yanını da eylemlerde sivillerin öldürüldüğü iddiası teşkil etmektedir. Bu iddia karşısında aslında: “Siviller kimlerdir?” sorusunu değil de: “Savaşta kimler suçlu, kimler suçsuzdur. Kimlerin hedef alınması caiz kimlerin hedef alınması caiz değildir” sorusunu sormamız gerekir. Fakat sürekli “sivil” kavramı gündeme getirildiğinden bu soruyla başlamayı uygun gördük. Ancak bu soruya cevap vermeden önce, Filistin’de varlık mücadelesi sürdürenler üzerinde siyonist işgalcilerin zulüm ve baskılarını görmezden gelerek, İsrail’in teröre maruz kaldığını ileri sürenlere sormak istiyorum: Sabra ve Şatilla mülteci kamplarında yahudi komutan Ariel Şaron’un gözetimi altında hıristiyan Falanjist militanlar tarafından öldürülen binlerce kadın ve çocuk, Hz. İbrahim camisinde secdeye vardıklarında öldürülenler, Mescidi Aksa’da öldürülenler ve daha yüzlerce saldırıda vahşice katledilenler neydi? Üstelik bu insanlar vatanlarına sahip çıktıkları için, ötekiler ise haksız bir şekilde gerçekleştirdikleri işgal ve gasptan vazgeçmedikleri için öldürülüyorlar.

Ne yazık ki, Allah Resulü (s.a.s.): “Mü’minlerin, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet etmede ve birbirlerine acımadaki örnekleri adeta bir beden örneğidir. Onun bir organı rahatsız olduğunda diğer organları da uykusuzluk ve ateşle ona katılır” diye buyurduğu halde, Filistin’de dört milyon insanın vatanından sürgün edilmesi, binlerce insanın öldürülmesi, on binlerce çocuğun yetim bırakılması karşısında sadece ufak tefek edebiyatlar yapmakla yetinen bazıları, İslami mücadelenin Filistin boyutunu anlamakta zorluk çekince, oradaki varlık mücadelesini “terör” olarak niteleyenler kervanına katılıverdiler. Gerekçeleri ise Filistin cihadı karşısında uluslararası bir karalama kampanyası başlatanların kullandıkları gerekçelerin aynısıydı.

Bunlara dikkat çektikten sonra gelelim başta sorduğumuz soruya. Savaş hukukunda esas olan insanların kılık kıyafetlerine göre değil üstlenmiş oldukları role ve tavırlara göre ayrılmalarıdır. Dolayısıyla savaşa görüşüyle bile katkıda bulunanların, yahut bir yerde zulüm ve işgalin fiilen devam etmesine herhangi bir şekilde katkıda bulunanın öldürülmesi caizdir. Bugün dört milyon insanın Filistin topraklarından çıkarılması, bu topraklarda yaşayanların da zulmün her çeşidine maruz bırakılması dört buçuk milyon yahudinin getirilip o topraklara yerleştirilmesiyle ve bu insanların o topraklarda yaşamakta ısrar etmeleriyle mümkün olmaktadır. Bunun yanı sıra evleri ve yurtları ellerinden alınanlar çoğu zaman askerlerden çekmediklerini sivil kıyafetlilerden çekmektedirler. Bunun örneklerini aşağıda sıralayacağız. Ancak ondan önce ilim adamlarının savaşlarda kimlerin hedef alınabileceğine dair fetvalarını sıralamak ve bu konuda Resulullah (s.a.s.)’ın siretinden örnekler vermek istiyoruz. Prof. Dr. Vehbe Zuhayli’nin Türkçe’ye İslam Fıkhı Ansiklopedisi olarak tercüme edilen ve asıl adı el-Fıkhu’l-İslami ve Edilletuh olan kitabında şöyle denmektedir: “Savaşa katkısı olmayan kadın, çocuk, deli, piri fani (yaşlı), yatalak hasta yahut çolak, köle, çaprazlama el ve ayağı kesilmiş veya sağ eli kesilmiş, bunak, manastırına çekilmiş rahip, herhangi bir yer veya kilisede inzivaya çekilmiş rahipler, savaşmaktan aciz olanların ve tarlalarıyla uğraşan çiftçilerin öldürülmeleri caiz değildir. Ancak bunların söz, fiil, görüş yahut her hangi bir mali yardımla savaşa katılmaları halinde caizdir. Bunun delili ise şudur: Rabia b. Rufey es-Sulemi, Huneyn günü Düreyd b. es-Simme’yi yetişmiş ve ancak görüşü ile faydalanılabilecek durumda yüz yaşını aşmış bir piri fani olduğu halde öldürmüştür. Bu durum Resulullah (s.a.s.)’a ulaştığı halde, o buna tepki göstermemişti.” (Bkz. Zuhayli, İslam Fıkhı Ans. C. 8, sh. 184) (Dureyd ibnu Sımme el-Cuşemi’nin öldürülmesine dair rivayeti Buhari, Meğazi, 55; Müslim, Fedailu’s-Sahabe, 165; İbnu Hanbel, 4/399’da nakletmişlerdir.) Benzer şekilde normal şartlarda kadınların öldürülmesine cevaz verilmediği halde Resulullah (s.a.s.) savaşa katkıda bulunan bir yahudi kadının başının ezilmesini emretmiştir.

Ömer Nasuhi Bilmen’in Hukuku İslamiyye ve Istılahatı Fıkhıyye Kamusu’nun 3. cildinin 368. sayfasında da Zuhayli’nin söylediğine benzer şeyler söylenmekte ve kadın, çocuk, yaşlı vs.’nin savaşa mallarıyla, görüşleriyle, teşvikte bulunmalarıyla veya benzeri bir şekilde katkıda bulunmaları halinde öldürülmelerinin caiz olduğu vurgulanmaktadır. Aynı şeyleri daha başka fıkıh kaynaklarında da okumamız mümkündür.

Yukarıda sözünü ettiğimiz ve çağımızın tanınmış ilim adamlarının imzasını taşıyan “Şeriat alimlerinin Filistin toprağındaki istişhadi eylemlerin meşruiyeti hakkındaki fetvaları” başlıklı fetvada bu konuda şöyle deniyor:

“1.Bugün Filistin topraklarına yerleşmiş olan yahudiler İslam şeriatının nazarında kafir, düşman, savaşçı ve gasp edici durumundadırlar. Kudüs dahil olmak üzere bütün Filistin’i gasp etmiş, sonra bu topraklar üzerinde kendi gasıp saltanatlarını ve devletlerini kurmuşlardır. Kudüs’ün sonsuza kadar, kendi yahudi devletlerinin başkenti olacağına inanmaktadırlar. İster İşçi Partisi’nden ister Likud Partisi’nden isterse diğer partilerden olsunlar hepsi bu inançtadırlar. Aynı şekilde bu konuda askerleriyle sivilleri, kadınlarıyla erkekleri arasında da hiçbir fark yoktur.

2.Filistin topraklarındaki sivil yahudiler de, kafir, düşman, savaşçı ve gasp edici durumundadırlar. Onlar yahudi hükümetinin saldırı ve terör eylemi çağrılarına kulak asan, gerek ordudaki gerekse gerilla savaşındaki konumlarını iyi bilen savaşçı askerlerdir. Onlar herhangi bir savaş veya çarpışmada ihtiyaç duyulduğunda kullanılan ihtiyat askeri rolündedirler.

3.Filistin topraklarındaki sivil yahudiler Filistin halkına karşı savaşmış, kadın, erkek, çocuk demeden suçsuz insanların kanlarını akıtmış ve bu savaşa mallarıyla veya görüşleriyle yardımcı olmuşlardır.

4.Filistin topraklarındaki yahudilerin askerleri ve sivilleri hepsi birlik halinde Filistinli Müslümanları ve gayri müslimleri yurtlarından çıkardıklarından, sonra oraları gasbettiklerinden ve oralara yerleşip mülk edindiklerinden dolayı hepsi de asker konumundadırlar.

5.İster asker olsun ister sivil olsun bugün Filistin topraklarına yerleşmiş olan yahudiler oranın asıl sahiplerinden olmayan yabancılardır. Filistin’in kendilerine vadedilmiş toprak olduğu şeklinde özetlenecek bir dini inançla dünyanın değişik yörelerinden gelerek oraya yerleşmişlerdir. Mescidi Aksa’nın mutlaka yıkılması ve yerine Siyon heykelinin inşa edilmesi, aynı şekilde üzerinde devletlerinin kurulabilmesi için Nil’le Fırat arasındaki toprakların tamamının işgal edilmesi gerektiği inancındadırlar.

Yaşanan gerçeklerden çıkarılan bütün bu sonuçlardan dolayı şeriatın bu insanlar hakkındaki hükmü şudur: Bu yahudiler savaşçı, gasıp ve işgalci insanlardır. Onlarla savaşılması ve Filistin’den çıkarılmaları farz, dost edinilmeleri ise haramdır. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah sizi, ancak din hakkında sizinle savaşmış, sizi yurtlarınızdan çıkarmış ve çıkarılmanız için yardım etmiş olanları dost edinmekten sakındırır. Kim onları dost edinirse işte onlar zalimlerdir.” (Mümtehine, 60/9) Bir başka ayeti kerimede de şöyle buyurmaktadır: “Onları bulduğunuz yerde öldürün ve kendilerini sizi çıkardıkları yerden çıkarın. Fitne öldürmekten daha kötüdür.” (Bakara, 2/191)

İslam, ister asker kılıklı ister sivil kılıklı olsun bir savaşçıya veya saldırıda bulunana karşı direnilmesini, savaşa görüşüyle, malıyla yahut kişisel çabasıyla katkıda bulunan sivil kılıklıların öldürülmesini caiz görmektedir. Yapılan eylemlerde erkek veya kadınlardan silah taşımaya gücü yeten veya savaşa malıyla, görüşüyle yahut çabasıyla katkıda bulunanların hedef alınması esastır. Ancak bu arada kasıtsız olarak bazı çocukların ölümüne sebep olmaktan dolayı da sorumluluk yoktur.” (Bu fetvaya şeriat ilimlerinde otorite onlarca ilim adamının imza attığını yukarıda söylemiş ve bazılarının isimlerini zikretmiştik.)

Ezher Alimleri Cephesi’nin fetvasında da konuyla ilgili olarak şöyle denmektedir: “Burada şunu ifade etmeliyiz ki, gasp edici gaspını sürdürdüğü sürece onun gözetilmesi gereken hiçbir mahremiyeti yoktur. Kanının ve canının da dokunulmazlık hakkı (ismeti) kalmaz. Yahudilerse Filistin’i gasbetmişlerdir. Sivil ile asker arasında ayırım yapma diye bir şey bilmiyorlar. Hepsi savaşçı durumundadır. Bunun en açık delili ise Hz. İbrahim Camisi’nde Goldstien tarafından gerçekleştirilen katliam ve yahudilerin bu katliamı gerçekleştirene gösterdikleri sevgidir. Yahudilerin ona sevgilerini göstermek için kalabalık topluluklarla düzenledikleri törenlere bir tek sivil yahudinin dışında karşı çıkan olmamıştır. Yahudiler sözde “barış”ın gölgesi altında kutsal topraklardan daha çok arazi gasbetmektedirler.”

Şunu bilmek gerekir ki Filistin toprakları üzerindeki işgal Müslümanların ellerinden zorla gasp edilen toprakların yine zorla ve kuvvet kullanılarak elde tutulmasıyla sürdürülmektedir. Burada kuvvet kullanımı ise sadece askerler vasıtasıyla değil oraya yerleşen işgalci toplumun işbirliğiyle olmaktadır. Bazen: “Peki, İsrail toplumu içinde bu işgale ve baskıya karşı olanlar yok mudur?” sorusu soruluyor. Savaş ortamında insanları tek tek sorguya çekerek: “Sen bu zulmü doğru buluyor musun?” sorusunu sorma imkanı olmadığı gibi zorla ve haksız bir şekilde gasp edilen topraklara dünyanın herhangi bir yerinden gelerek yerleşmenin o gaspta rol almak anlamına geldiğinin de göz önünde bulundurulması gerekir. Bir kimse başka hiçbir şey yapmasa bile haksız bir şekilde gasp edilen toprağa yerleşmekle suça ortak olmaktadır. Kaldı ki siyonist işgalciler siviliyle askeriyle o işgalin sürmesi için fiilen görev almaktadırlar. Türkiye’de bu yüzyılın başlarında gerçekleştirilen işgale karşı sürdürülen bağımsızlık savaşını incelediğinizde bu savaşla bugün Filistin’de sürdürülen mücadele arasında genel hatlarıyla hiçbir farklılığın olmadığını görürsünüz. Ama ne yazık ki, Türkiye’deki bağımsızlık mücadelesine övgüler yağdırırken Filistin halkının benzer mücadelesini “terör” olarak niteleyenler çifte standartçılık yaptıklarını unutuyorlar.

Aslında Filistin’de yaşanan gerçekleri gözleriyle görenler burada yahudilerin sivil asker demeden Filistinlilere karşı topyekün bir savaş içinde olduklarını çok iyi anlayabiliyorlar. Orada yaşananları gözleriyle göremeyenlerin de gerçeği anlayabilmeleri için yukarıda verdiğimiz bilgilerin yeterli olacağını sanıyoruz. Fakat bu gerçeği daha iyi anlayabilmeleri için bazı hususlara daha dikkatlerini çekmekte yarar görüyoruz. Bilindiği üzere 29 Mayıs 1996 tarihli İsrail parlamento seçimlerinin yaklaşması üzerine İsrail hükümeti Lübnan’a karşı büyük bir saldırı başlattı. Bu saldırıyla ilgili yorumların çoğunda İsrail başbakanı Şimon Perez’in Likud Partisi’ne kayan seçmeni yeniden kendi partisine çekebilmek ve kendi partisi olan İşçi Partisi’ni yeniden iktidara getirebilmek için bu saldırıyı başlattığı dile getirildi. Yorumlara göre yahudi seçmenin Likud Partisi’ne kaymasının sebebi ise İşçi Partisi’nin Filistin halkının varlık mücadelesi karşısındaki şiddet uygulamalarını yeterli bulmamasıydı. Bunun yanı sıra seçimlere doğru basına yansıyan bazı haberlerde İşçi Partisi hükümetinin yahudi seçmenin desteğini kazanmak için Filistinli liderlere yönelik suikast planları hazırladığına ve bu planları seçime doğru gerçekleştirebilmek için hazırlık yaptığına dikkat çekildi.

Bu konuda dikkat çekmekte yarar gördüğümüz bir nokta da Filistin halkının Mart 1996’nın başlarından itibaren ablukaya alınmasından sonra Filistinlilerin ellerindeki arazilerin gasp edilmesi olaylarının artmasıdır. Filistin Topraklarını Savunma Komitesi’nin genel sekreteri Ahmed Semmare’nin verdiği bilgilere göre işgalciler askeri muhasarayı istismar ederek toprak gasp ediyorlardı. İşgalci askerler uygulanan askeri muhasarayı gerekçe göstererek Filistinlilerin arazilerinin başına gitmelerini engellerken, sivil yahudiler de gelip o arazilere yerleşiyor ve böylece haksız bir şekilde gasp gerçekleştiriyorlardı.

Bunlar İsrail’in sivillerinin kimliklerini ortaya koyan gerçeklerden sadece birkaçı. Bütün bu gerçekler İsrail’in sivillerini tanımaya yetmez mi? Bu vakıa siyonizmin tam bir ırkçılık ve vahşet olduğunu görmeye yetmez mi? Bu realite Filistin topraklarına yerleştirilmiş olan siyonistlerin tamamının Filistinlilere karşı topyekün bir savaş içinde olduklarını anlamaya yetmez mi? “Barıştan yana” olduğu ileri sürülen bir siyasi parti bile savaşla, saldırıyla ve suikastla oy toplamaya çalışıyorsa, onun tabanı bile oyunu bu şartla veriyorsa artık Filistin halkının karşısında duran siyonistlerin ne kadar sivil olduklarını söyleyebiliriz? Filistin halkının bağımsızlık mücadelesinde sadece asker kıyafetlilerle karşı karşıya olduğunu, sivil giyinen siyonistlerin bu savaşın dışında olduklarını söyleyebilir miyiz?

Çocukların Öldürülmesi

Kutsal Filistin topraklarının siyonizm kirinden temizlenmesi ve buraların gerçek İslami kimliğine kavuşturulması için İslami gayelerle ve İslam fıkhının koymuş olduğu ölçüler dairesinde yürütülen kutsal cihada tenkitler yöneltenler önce “siviller öldürülüyor” iddiasıyla yola çıktılar. Filistin topraklarına yerleştirilen siyonist yahudiler için “sivil” kavramının söz konusu olmadığı, o topraklarda işgale katılmanın aynı zamanda savaşa katılmak anlamına geleceği ve görüşleriyle bile düşmana yardımcı olan herkesin savaşta hedef alınmasına fıkhen cevaz olduğu gözler önüne serilince bu kez “çocuklar öldürülüyor” gerekçesinin arkasına sığınmaya başladılar. Bir dayanaklarının geçersizliğinin ortaya konmasından sonra kendilerine ikinci bir dayanak aramaları siyonist işgale karşı yürütülen haklı mücadeleyi haksız gösterme gayretkeşliğinden mi kaynaklanıyordu bilmiyoruz. Ama biz yine de bu yöndeki itirazlarına fıkıh kaynaklarından cevap vermeye çalışacağız.

Her şeyden önce şunu ifade edelim ki, savaşta olsun savaş dışında olsun çok istisnai haller dışında çocukların kasten öldürülmesine cevaz yoktur. Çünkü çocuklar mükellef olmadıklarından ceza ehli değildirler. Ama savaş ortamında kendilerine herhangi bir görev verilmesi durumunda düşmanın gücünün zayıflatılması amacıyla çocukların öldürülmesine cevaz vardır. Örneğin düşmanların padişahları bir çocuksa ve onun öldürülmesi halinde dağılacaklarsa bu çocuğun öldürülmesine cevaz vardır. Yahut düşman çocuklardan bir barikat veya siper oluşturmuşsa bu barikat ya da siperin aşılması için yapılacak hamlede çocuklar öldürülürse bundan dolayı İslam ordularına bir sorumluluk yoktur. Bu konuyla ilgili fıkhi delilleri aşağıda sıralayacağız. Ancak ondan önce bir noktaya dikkat çekmekte yarar görüyorum. Filistin cihadına yönelik “çocuklar öldürülüyor” itirazı genellikle vakıaya değil varsayıma dayandırılan bir itirazdır. Yani: “Bu eylemlerde hedef gözetilmediğinden çocuklar da ölebilir” varsayımından yola çıkılarak itirazda bulunulmaktadır. Oysa hedef gözetilmediği iddiası doğru değildir. Şimdiye kadarki eylemlerle ilgili olarak hazırlanan raporlardan ve verilen bilgilerden öğrendiklerimize göre bu eylemlerde ölenlerin en küçüğü 16 yaşındadır. Bu noktaya işaret ettikten sonra gözlerimle gördüğüm bazı manzaraları dile getirerek çocukları asıl kimlerin mağdur ettiğini gözler önüne sermek istiyorum. 1990 yılında Ürdün’ü ziyaret ettiğimde intifadada yaralanıp tedavi için Amman’a getirilen Filistinli çocukları da ziyaret etmiştim. Amman’daki İslami Hastane’de tedaviye alınan bu çocukların bazılarının kol bazılarının bacak kemikleri kırılmıştı. Kimisinin iki bacağı birden kırılmış, tekerlekli sandalyelerle dolaşıyorlardı. Bu arada altı yedi yaşlarında bir çocuk gördüm. Tedavi için kafası traş edilen bu çocuğun kafasında en az yirmi taş yarası vardı. İşgalci askerler çocuğu yere yatırarak taşlarla bu şekilde kafasında en az yirmi yerde yara açmışlardı. Kimse öyle şey olamaz demesin çünkü ben ve benimle birlikte birçok kişi bu manzarayı gözlerimizle gördük. Bu gözlerimizle gördüğümüz bir manzara ve Filistin’deki on binlerce çocuğun yaşadığı hayat şartlarından sadece bir örnek. Bu manzaralar siyonistler tarafından güdülen medyanın ve yazarların işine gelmediğinden gündeme getirmek bile istemiyorlar. Ama siyonist işgale karşı yürütülen haklı mücadelede çocukların zarar görmemesine özen gösterildiği halde hemen “çocuklar da ölebilir” varsayımından yola çıkarak oradaki varlık mücadelesine karşı toplumda bir antipati oluşturmaya çalışıyorlar.

Bu noktaya temas ettikten sonra savaşta kasıtsız olarak çocukların ölümüne yol açma hakkında fıkıh kaynaklarımızın ne dediğine bir bakalım:

Ömer Nasuhi Bilmen’in yukarıda adı geçen eserinde şöyle deniyor: “Düşman efradı, esir ettikleri bazı Müslümanları veya İslam çocuklarını siper ittihaz etmiş olsa yine kendilerine karşı silah istimali, tüfek atılması caiz olur… Bunun neticesinde bazı Müslümanların şehadetine sebebiyet vermiş olsalar da bundan dolayı racih olan kavle nazaran (tercih edilen görüşe göre) ne diyet, ne de keffaret lazım gelir.” (C.3, sh. 367)

İmam el-Mavsıli’nin el-İhtiyar’ında: “Düşmanlar Müslümanları kendilerine siper edinseler de yine kendilerine saldırılması caizdir.” (C. 4, sh. 119) deniyor. Kitabın Mahmud Ebu Dakika tarafından yapılan şerhinde yukarıdaki söz açıklanırken, düşmanların tarafında Müslüman çocukların ve tüccarların bulunması halinde de yine saldırılmasının caiz olduğu vurgulanarak: “Sahih rivayetlerde bildirildiğine göre Resulullah (s.a.s.) Taif halkını kuşatmaya aldığında onların üzerine mancınıkla taş atmıştır. Oysa o zaman o halkın arasında Müslümanlar da vardı” deniyor. Aynı husus Hanefi fıkhının önemli kaynaklarından olan el-Mebsut’ta ve Fetavayi Hindiyye’de de dile getirilmektedir. Mehmed Zihni Efendi’nin Nimeti İslam adlı ilmihalinin sonuna eklenen Cihad bölümünde şöyle deniyor: “Düşman kafirler bazı Müslüman esirleri veya Müslüman çocukları kendilerine siper edinip kalkan gibi kullanıyorlarsa, İslam mücahitleri siper edinilen Müslümanları değil arkalarındaki kafirleri kastederek ateş açarlar. Sonuçta siper edinilen Müslümanların şehid olmasına sebep olunsa da diyet ve keffaret gerekmez.” (Nimeti İslam, İslam mecmuası baskısı, İstanbul 1986, sh. 972) Bu konuda daha pek çok fıkhi kaynakta aynı fetvaların yer aldığı görülür.

“Şeriat alimlerinin Filistin toprağındaki istişhadi eylemlerin meşruiyeti hakkındaki fetvaları” başlıklı fetvada da: “…Ancak bu arada kasıtsız olarak bazı çocukların ölümüne sebep olmaktan dolayı da sorumluluk yoktur” ifadesine yer verildiği yukarıda geçmişti.

Sonuçta görülen o ki, düşmanın zayıf düşürülmesi veya geri püskürtülmesi için bazı Müslüman çocukların zarar görmeleri veya ölmeleri ihtimalinin bulunması halinde düşmanın bir başka şekilde zayıf düşürülmesi veya geri püskürtülmesi mümkün olmayacaksa Müslüman çocukların ölmeleri ihtimali de göze alınarak saldırıda bulunulması caiz olmaktadır. Müslüman çocuklar açısından böyle bir cevaz söz konusu olduktan sonra bazılarının kalkıp düşman çocuklarıyla ilgili birtakım varsayımlar ortaya atarak İslam’ın kutsal mekanlarının siyonizm kirinden temizlenmesi için verilen mukaddes cihada çamur atmalarının itibara şayan bir yönü olamaz. Şunu tekrar edelim ki, çocukların öldürülmesi hiçbir zaman gaye değildir ve çocukların zarar görmemesi için son derece özen göstermek cihada katılanlar açısından önemli bir sorumluluktur. Ama her şeyi kendi şartları içinde değerlendirmek ve itirazları da varsayımlara değil pratikte vuku bulanlara göre yapmak gerekir. Ve şunu da bilmek gerekir ki hiç kimse kendini Allah’ın şeriatının üstünde görme hakkına sahip değildir ve Allah’ın şeriatının cevaz dairesini daraltmaya da kimsenin hakkı yoktur.

Misliyle Mukabele

Biz işgalcilerin Müslümanlara karşı başvurduğu uygulamaları gündeme getirdiğimizde hemen: “Onların bu uygulamalara başvurmaları bizim de aynı uygulamalara başvurmamızı gerektirmez. Örneğin düşmanlar Müslümanların kadınlarına tecavüz ettiğinde Müslümanların da onların kadınlarına karşı aynı şeyleri yapmaları caiz olur mu?” tarzında itirazda bulunuluyor. Oysa siyonistlerin bu zulümlerini anlatmaktaki kastımız, onlara mukabelede şeriatın koyduğu ölçülerin dışına çıkılabileceği iddiasında bulunmak değildir. Verilen mücadelede de zaten zalimlerin yaptıklarına değil şeriatın koyduğu ölçülere itibar edilmesi esastır. Ama bilmek gerekir ki, savaşta yerine göre misliyle mukabele de caizdir. Buradaki cevaz sınırının belirlenmesinde de dayanak şeriat ölçüleri olacaktır.

Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Haram ay, haram aya karşılıktır. Hürmetler de karşılıklıdır. Size kim saldırıda bulunursa, onun size saldırdığı kadar siz de ona saldırın. Allah’a karşı gelmekten de sakının ve bilin ki Allah sakınanlarla beraberdir.” (Bakara, 2/194) Bir başka ayeti kerimede de şöyle buyurulmaktadır: “Bir kötülüğün cezası onun benzeri bir kötülüktür.” (Şura, 42/40) Bu ayetler düşmana yerine göre misliyle mukabele edilebileceğini göstermektedir. Bu mukabelenin sınırları hakkında tefsir kitaplarına bakalım:

Elmalılı Hamdi Yazır yukarıdaki ayetlerden birincisini tefsir ederken şöyle diyor: “Aslında çirkin olan bir şey böyle bazı şartlar altında itibari bir güzellik kazanır. Bundan dolayı ilk başlayanın fiili, gerçekten ve hükmen çirkin ve sırf zarar olduğu halde, onun tepkisi demek olan karşısındakine bir hak vermiş olur. Böyle olabilmesi ise benzeri olma şartına bağlıdır. Benzerine riayet mümkün olmayan hususlarda kısas yapılmaz. Kıymetli şeyler birbirine takas edilmez. Hukukun derecelerine uymak gerekir… Kısaca meşru olan kayıtsız şartsız karşılık vermek değil ayniyle karşılık vermektir.” (Hak Dini Kur’an Dili, Azim Dağıtım, C. 2, sh. 37-38) Yine aynı ayetin tefsirinde Fi Zilali’l-Kur’an’da da şöyle deniyor: “Başkasının mahremlerine tecavüz edenin mahremiyeti muhafaza edilmez. Zira mahremlerde karşılık ve kısas vardır. Bununla beraber Müslümanlara tecavüze mukabele etmek ve kısasın mubahlığı, tecavüz edilmemesi gereken bir hudut (aşılmaması gereken bir sınır) dahiline konmuştur. Mukaddesata tecavüz ancak zaruri miktarıyla olur.” (Prof. Seyyid Kutb, Fi Zilali’l-Kur’an, Birleşik Yayıncılık, C. 1, sh. 396-397)

Bu konudaki hüküm ve tefsirlerden çıkan sonuç şudur: Normal şartlarda ve düşmanın kontrol altında tutulabildiği bir ortamda yapılması caiz olmayan bazı fiiller düşmanın kontrol altında tutulamaması dolayısıyla birtakım sınırları aşması, Müslümanların mahremiyetlerine tecavüz etmesi durumunda caiz olmaktadır. Yahut düşmanı boyun eğmeye veya birtakım aşırılıklardan alıkoymaya zorlamak başka türlü mümkün olamıyorsa yine normal şartlarda yapılmaması gereken bazı fiillerin yapılması caiz olabilir. Örneğin savaşta ağaç kesmek caiz değildir. Ancak Resulullah (s.a.s.) Beni Nadir yahudilerini kalelerinden inmeye zorlamak için ağaçlarını kesmiştir. Yüce Allah da bu konuda şöyle buyurmuştur: “Her hangi hurma ağacı kestiyseniz yahut kökleri üzere ayakta bıraktıysanız Allah’ın izniyle ve yoldan çıkmış olanları rezil etmesi içindir.” (Haşr, 59/5) Yüce Allah bu ayetiyle o ağaçların kesilmesinden dolayı Müslümanlara herhangi bir sorumluluk olmadığını bildirmiştir. (Bu konudaki rivayetleri Buhari, Ebu Ya’la ve İbnu İshak nakletmiştir.)

Filistin topraklarında Müslümanların ne kadar ağır ve zor şartlarda varlık mücadelesi verdiklerini ve ne gibi tecavüzlere maruz kaldıklarını artık bütün dünya biliyor. Çocuklarının kol ve bacak kemikleri kırılıyor, kafaları kalbur gibi delik deşik ediliyor, evleri yakılıp yıkılıyor, topluca yurtlarından çıkarılıyorlar, mukaddes mekanları kirletiliyor, kadınlarına sataşılıyor, işleri ve arazileri ellerinden alınıyor, kısacası tarihin benzerine şahit olmadığı zulümlere maruz bırakılıyorlar. Müslümanların bütün bu zulümlere ve tecavüzlere cevap olarak gerçekleştirdikleri eylemler ise kendilerine yapılanın binde biri kadar bile değildir. Ayrıca Filistin cihadının stratejik yönü hakkında aşağıda vereceğimiz bilgiler siyonist işgalcilerin tecavüzlerine yerine göre misliyle mukabelede bulunmanın zorunlu olduğunu ortaya koymaktadır.

ŞEHADETİ ANLAMAK, KARDEŞLİĞİ YAŞAMAK

sehadeti-anlamak-kardesligi-yasamak

İstanbul Merkezli çıkmakta olan aylık Vuslat Dergisi, Şubat ayı Şehadet ekinlikleri

kapsamında, “Şehadeti Anlamak ve Kardeşliği Yaşamak” isimli bir program

düzenliyor.

Vuslat Dergisi Editörü Ziya Gündüz, yaptığı açıklamada: “İslâm ümmeti, bugüne kadar

birçok şehid verdi… Yine her çağda, bu ümmet, İslâm uğruna birçok can vermeye devam

edecektir… Çünkü şehadet ile Rabbine kavuşma arzusu bütün Müslümanların isteğidir. Tarihi

şehidliklerle dolu bir dâvâ, asla zelil olmayacaktır. Gerçek İslâm önderleri, ya İslâm uğruna

şehid olmuşlardır, ya ömürleri zindanlarda ya da hayatları sürgünde son bulmuştur. Çünkü

İslâm Peygamberi, Önderimiz Rasulullah (s.a.s.) de rahat bir hayat yaşamadı hayatı

boyunca!.. Dolaysıyla günümüzde içi boşaltılan iki kavram olan, ‘Şehadet’ ve ‘Kardeşlik’

bilincini tekrar hatırlamak adına Vuslat yönetimi olarak, böyle bir program yapmayı uygun

bulduk. Programa bütün halkımız davetlidir” dedi.

Program, 8 Şubat Pazar Günü, saat 19:30 ile 22:30 arasında, Üsküdar Bağlarbaşı Kültür

Merkezi’nde gerçekleşecektir.

Program Akışı:

Açılış: Kur’an-ı Kerim Tilaveti, Hafız Enes Yıldız

Konuşmacılar: Akit Gazetesi Yazarı Mustafa Çelik ve Mehmet Barazi Hoca

Ezgiler ve Marşlar: Grup Yürüyüş ve Mehmet gökçe

Şiir: Yakup Paslı

Ayrıca: Sinevizyon, Filistinli Konuklar, Dua ve Kapanış

Adres: Selami Ali Mah. Gazi Cd. No: 22 Bağlarbaşı Kültür Merkezi. Üsküdar / İstanbul

Not: Girişler Ücretsizdir

Şehid Cuheyman El Uteybi’nin Hayatı ve 20 kasım 1979 kabe baskını

sehid-cuheyman-el-uteybinin-hayati-ve-20-kasim-1979-kabe-baskiniSuud hükümetinin yayınladığı bir bildiride şu ifadelere yer veriliyor:
“İslam dininden çıkan bir zümre 1 Muharrem 1400 günü sabah namazını firsat bilerek beraberlerindeki silah ve mermilerle birlikte Kabe’ye sızdılar.”

Hemen ardından Dışişleri bakanı Suud el-Faysal bu zümreyi “aşırı” ve “deli” diye tanımlayarak şöyle diyordu: “Aşırılardan ve delilerden bir gurup…”

Suud veliahdı ise, küfürler sözlüğüne yeni kelimeler ekleyerek: “Manyaklar” , “Din ve vatan düşmanları” gibi ifadelerle duygularını açıklayacaktır.

Öte yandan Prens Misal bin Abdulaziz’in düşüncesi ise şuydu: “Kabe olayı, İslam’a karşı yapılan haçlı saldırılarının bugune varan uzantısıdır.”

Evet… Gerçekte ise olay ne idi? Kamu oyunda “Kabe olayı”, “Kabe baskını” gibi ifadelerle dile getirilen eylemin mahiyeti, içyüzü ve kahramanları kimlerdi?.. İddia ve ilan edildiği gibi bir gurup “manyak” ve “İslam dininden cıkmış” “sapık”, “haçlı saldırılarının bir uzantısı” olarak Kabe’ye saldırmış ve bu kutsal mekanı ele mi geçirmişti? Yoksa, tüm dünyayı bir ahtapot gibi sarmış bulunan kitle iletişim mekanizmalarının dişlileri, bu hadisede de; genelde dünya özelde ise müslüman kamuoyunu tam ters istikamette yönlendirmek için dönmeye mi baslamıştı? Nitekim, feraset sahibi insanlar için daha olayın başında malum olan bu ihtimalin gerçekliği; bir süre sonra dost-düşman herkesçe anlaşılacak ve “Kabe baskını”nın, Cuheyman el-Uteybi liderliğinde bir gurup samimi ve ihlasli mücahidin, bu kutsal beldeyi munafık Suud Rejiminin tahakkümünden kurtarma teşebbusu olduğu görülecekti.

Yeni hicri yılın (1400) ilk günü… Gunlerden Salı… Sabah ışıkları henüz ortalığı aydınlatmaya başlamadan biraz önce… Kabe çevresindeki caddelerde duran arabalardan yolcular iniyordu. Yaklaşık 1000 kadar silahlı, Seyh Muhammed b. Sebil’in imamlığında sabah namazının kılındığı Mescid-i Haram’a girdi. Biraz sonra Haram ele geçirildiğinde bir gurup silahlının “Allahu Ekber” nidaları mescidi çınlatırken diğer bir gurup da mescidin kapılarını kapatıyor, Kabe’nin güvenliğinden sorumlu olan güvenlik birliklerini tutukluyorlardı. Üçüncü bir gurup da Mekke semasına kuşbakışı hakim olan minarelere doğru yönelmişlerdi.

Kabe’nin dışında ise devrimci guruplar arka tarafı güvenlik altına alabilmek için Mekke içerisinde uzanan Ebu Kubays dağında mevzilendiler. Sızan bazı haberler Kabe çevresindeki evlerde de devrimcilerin olduğunu vurguluyordu.

Bu arada, Kabe’nin içerisinde bulunan cok sayıda gizli polis tabanca ve sopalardan ibaret hafif silahlarıyla devrimcilere karşı koydular. Devrimcilerin yoğun ateşi önünde düzenin polisleri kaçmak zorunda kaldı., bir tanesi öldürüldü, iki tanesi yaralandı. Aynı anda devrimciler, hurma dolu varilleri mescidin içerisine yerleştiriyorlardı.

Genelde devrimcilerin silahları, otomatik tüfeklerden oluşuyordu. Ayrıca ağır makinalılar, eski yapı tüfekler, tabanca ve hançerleri de vardı.

MUCAHİDLERİN SİYASİ İSTEKLERİ

Devrimcilerden bir tanesi mikrofonlar aracılığı ile isteklerini ilan ediyordu:

1. Batıdan ithal edilen kültür, taklid ve değerlere son verilerek islamiyetin adaletli kultur ve degerlerinin yerlestirilmesi, emperyalist batili ulkelerle iliskilerin kesilmesi.

2. Babadan oğula geçen kraliyet düzeninin yıkılarak İslam devletinin kurulması, hain Suud ailesinin yargılanması ve halktan çaldıklarının geri verilmesi.

3. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen, ülkeyi emperyalistler ve yabancı firmalara otlak yapan Kral Halid ve ailesinin kafirliklerinin ilan edilmesi.

4. İslam’a ve müslümanlara karşı düşmanca tutumu nedeniyle ABD’ye petrol ihracatının durdurulması, ülkenin ihtiyaçlarına uygun olacak şekilde petrol üretiminin azaltılarak Milli Servetin heder edilmemesi…

5. Arap yarımadasını ellerine geçiren tüm yabancı askeri uzmanlar ve danışmanların yurt dışı edilmesi, yabancı askeri üslerin kaldırılması…Rejim, devrimcilerin esas isteklerini örtbas etmeye ve olayın siyasi boyutlarını geçiştirmeye uğraştı. Nitekim içişleri bakanı Nayif şöyle bir açıklamada bulunmuştu:

“Olay, siyasi içerikten oldukça uzaktır.”

Fahd ise şöyle diyordu:

“Bu cemaat, beklenen Mehdi etrafinda bir araya gelmiş fertlerden başka birşey değildir.”
içisleri bakanı ayrıca şunları da söylüyordu:

“Ne siyasi bir istekte bulundular ne de ABD’den petrolun kesilmesini istediler.”

“Onlar, yalnızca Mehdi el-Muntazır’a (beklenen Mehdi’ye) biat edilmesi icin savaştılar.”

Hükümetin 21 Kasim 1979’da yayınladığı ilk bildirisi, devrimcileri, “İslamiyetten çıkmış bir zümre” diye nitelendiriyordu.

Nayif da, diğer bakanlar ve prensler gibi onları “dinden çıkmışlar” olarak görüyordu.

Tüm gazeteler ve haber ajansları iyi biliyorlardı ki devrimcilerin siyasi istekleri vardı, biraz önce bir kaç tanesini sıraladık. Cidde’deki Fransa haber ajansı muhabiri şöyle diyordu:

“… ‘Mekke olayı herhangi bir siyasi etkenden çok uzaktır’ şeklindeki resmi açıklama, Cidde’deki ilgili taraflar arasında kuşku uyandırdı.”

Gazete, Washington Post’dan naklederek şöyle devam ediyor:

“Mescid’i Haram’a silahlı saldırı, Suud hükümeti ve iktidara doğrudan bir meydan okuma sayılır. Olayı, güvenliğin hakim olmasıyla sona erecek bir vaka şeklinde değerlendirmek çok büyük bir yanlışlıktır.”

Aynı gazete daha sonraki sayılarından birinde bu makaleyi tamamlarcasına şöyle diyordu:

“Kabe ayaklanmasının amaçları, Mehdi el-Muntazar’ın ortaya çıkması şeklinde anlatıldı. Ama siyasi amaçları gözden kaçmadı.”

İşin ilginç tarafi ise Suudlu bir yetkilinin Amerika’nın Newsweek dergisine yaptığı açıklamada: “Mescid-i Haram’ı işgal eden cemaatin amacı Arap yarımadasında endişe ortaya çıkarmak ve istikrarsızlıklar oluşturmaktı.” demesiydi. Demek, böyle bir amaç bile Suud yönetimi nazarında siyasi kabul edilmiyordu.

Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat da devrimciler için: “İranli şiiler” diyordu.

Aslında hükümet, nasıl kurtulacağını bilemediği bir çıkmaza girmişti. Hatta o sıralarda Tunus’ta toplantı halinde bulunan Arap Zirve konferansına katılan gazeteciler ve gözlemciler Fahd’ın yüzünde büyük bir huzursuzluğun varlığını sezdiler. Görüşmelere katılmaya son verdi. Suud heyetinin katılmaması nedeniyle önemli karar tasarılarında birisi gündemden kaldırıldı. (Burada Lübnan heyetinin Suud desteği ile sunmak istediği Guney Lübnan konusuna ilişkin karar taslağına işaret etmek istiyoruz.)

Eylemin baslangıcından iki gün sonra devrimcilerin uyruklarına ilişkin esrarengizlik kayboldu. Devrimcilerin dörtte üçü Arap yarımadasından idiler. Yarımadadaki asil Arap kabilelerinden… Uteybe, Yam, Matir Semr ve Arize gibi… Yabancı basında dahi konu açıklandı.

Kahire’de yayınlanan el-Ahram gazetesi: “Silahlılar, geçtiğimiz 35 yıl boyunca Suud ailesine karşı mücadele eden Uteybe kabilesi fertlerindendir.” diye yazmıştı.

Suud basını, devrimcilerin uyruklarını karıştırdığı gibi sayılarını da saptırıyordu. Kabe imamı Şeyh Muhammed b. Sebil’in devrimcilerin adetlerinin 1000 kadar olduğunu vurgulamasına rağmen prens Nayif, 8 Ocak 1980 günü Riyad üniversitesi ögrencileri ile yaptığı görüşmede gerçekten gülünç bir açıklama yaptı:

“Sayıları bir elin parmak sayılarını geçmeyen bir gurup Kabe’ye girmeye karar verdiler!”

Bir baska ilginç olay ise, Tunus Zirvesindeki Suud heyeti üyelerinden bir tanesinin Lübnan’da yayınlanan el-Envar gazetesi muhabirine, devrimcilerin sayılarının 30 olduğunu bildiren açıklamayı yaptığı, aynı gün başka bir Suudlu yetkilinin Monte-Carlo Radyosuna 200-300 silahlı diye bilgi vermesiydi.

SUUD TAHTININ KORUNMASI İÇİN SEFERBERLİK

Kabe ayaklanması Suud yönetimi için çok şiddetli idi. Nitekim varlığını sarsmıştı. Yetkililerin kalblerine korku yaymış, şimşekler çakmıstı. Kurtulamayacakları bir çıkmaza girmişti. Bütün davranışları ve hareketlerinde endişe, şaşkınlık ve tereddüt kendini gösteriyordu. Nasıl hareket edeceklerini bilemiyorlardi. Ne söyleyeceklerdi? Suud yönetimi enformasyon bakanı Muhammed Abdu Yamani, bir gazetecinin, Suudluların çeliskili beyanatlarının nedenine ilişkin bir sorusuna şöyle cevap veriyordu:

“Ne yapayım? Savunma ve içisleri bakanları ile temas kurdum. Kabe’nin işgal haberini yayınlayalım mı, yayınlamayalım mı diye sordum. Sağlam bir haber alamadım.”

Bu arada Milli Muhafiz Birlikleri baskanı Prens Abdullah acil bir şekilde ülkeye dönmüştü. Kendisini endişeye ve kedere kaptıran Prens Fahd ise ülkeye dönmekte yavaş davranıyordu.

Olayın tamamiyle gün ışığına çıkmasının ardından, yönetim, yıkılmaya yüz tutan Suud tahtının korunması için seferberlik ilan ederek ülke tarihinde ilk defa bazı önlemleler alıyordu.
Bu önlemlerin en barizleri şunlardı:

1. Olay günü, hükümet, polis ve askerleri dolaylı olarak silahlardan arındırdı. Silahların mermilerden arinmasini ve depolarin kapatilmasini istedi. Bu olayi Cidde’deki polis müdürlerinden birisi şöyle yorumluyordu:
” O günlerde, ellerinde bıçaklı bir gurup eşkiya üzerimize saldırsa geri döner kaçardık.”

Ayrıca, Milli Muhafiz birlikleri ve orduda geniş çaplı arındırma kararları alındı. Özellikle istihbaratta olmak üzere her rütbeden çok sayıda subay kararların kapsamına girdi.

2. Bakanlıklar ve Cidde’deki Amerika Birleşik Devletleri büyük elçiliği korumaları yoğunlaştırıldı. Bakanlıkların kapılarını, bir askerin yerine üç askerin koruduğu ve zırhlı bir aracın Amerika Büyük Elçiliği binası yakınlarında beklediği gözden kaçmıyordu.

3. Arap yarımadasının her tarafinda sıkı önlemler alındı. Bu önlemler şunlardı:

a) Yönetim aleyhinde afişlerin dağıtılması korkusuyla postaya denetleme konuldu.

b) Bütün yollarda, çelik elbise giyili Milli Muhafiz Birliklerince kimlik kontrolleri için güvenlik noktaları kuruldu. Hatta aralarında sadece 70 km. olan Mekke-Cidde yolu dahi kesilmişti.

c) Mekke, Medine ve Taif’te sokağa çıkma yasağı yürürlükte iken bakan Muhammed Abdu Yamani, sokağa çıkma yasağı haberini yalanladı. Ancak haber dışarıya kadar taşmıştı. Kahire’de yayınlanan el-Ehram gazetesi şöyle diyordu:

“Suud makamları Medine-i Münevvere, Taif ve Mekke’de sokağa çıkma yasağı ilan etti.”

d) Silah kaçakçılığını önlemek icin Arap yarımadası, kara ve deniz kıyılarında güvenlik artırıldı.

4. Suud makamları, iki hafta içerisinde, özellikle İranlılar ve Pakistanlılar olmak üzere çok sayıda yabancıyı sınırdışı etti. Yabancıların yurtdışına taşınması için resmi makamlar, aralarında 10 adet Jumbo Jet, 747 tipi uçağın da bulunduğu toplam 26 uçak kullandılar.

Özellikle Araplar olmak üzere tüm yabancıları dışarıya göndermek için yeni pasaport şubeleri açtılar.

5. Medine’deki İslam Üniversitesi ve Mekke’deki Şeriat Fakültesi öğrencilerinin devrimci mücahidlere katılmaları veya suud cehenneminden kurtulmaları için onlara yardımcı olmaları nedeniyle İslami üniversiteler ve ilmi enstitülerin kapatılması için hükümet karar yayınladı.

6. Basın mensuplarının inkilapçılarla temas kurmasını yasaklayan hükümet, etraftaki Amerikan askeri araçlarını görmemeleri ve gizli kapaklı haberleri yaymak amacıyla, basın mensuplarını Mescid-i Haram’a dahi yaklaştırmadılar.

İşte bu durum, Economist dergisi muhabirini şöyle demeye zorlamıştı:

“Suudi Arabistan hükümeti, basın mensuplarına görme izni verecek kadar cömert olamadı. Geçtiğimiz ay Mekke’de meydana gelen şiddet olaylarından sonra bu konuda daha titiz davranılmaya başlandı. Şu anda, Mescid-i Haram’a saldıranların çoğu açıkça gösterildi. Bu olay 10 yıl öncesinde Hava kuvvetlerinin devrim girişiminden bu yana Suudi Arabistan’da meydana gelen en tehlikeli olaydı.

7. Olayın olduğu günden itibaren iç ve dış telefon bağlantıları kesildi. Tunus’ta düzenlenen 10. Arap Zirve Konferansında bulunan Prens Fahd, Cidde ile telefon görüşmesi yapmak ister. Ancak bu, mümkün olmayınca, heyet acilen dönmeye karar verdi.

Haberin doğruluğu etrafinda yetkililer çeliskili sözler ediyorlardı. Haberin yalan olduğuna ilişkin olarak telgraf bakanı şöyle diyordu:

“Dünya haber ajanslarının, Suudi Arabistan’la dış dünya arasındaki uluslararası telefon bağlantılarının kesildiğine ilişkin haberleri doğru değildir. Olay sadece geçtigimiz salı günü meydana gelen ve sadece dört saat devam eden normal teknik arızadır.” Ancak Prens Abdullah, olanların dogru olduğunu itiraf ederek:

“O bir hatadır.” diyecekti.

Savunma bakanı ise olanın bir hata olduğunu itiraf etmeyerek şöyle yorumluyordu:

“Telefonlara gelince, bir kaç saat durduruldu. Çünkü Kabe’deki silahlı eylemin ne olduğu hakkında bir şey bilmiyorduk. Durumu anladığımızda herşey normale döndü.”

İçişleri bakanı Nayif b. Abdulaziz de başka bir şekilde yorumluyordu.:

“Telefonlar bir takım sakıncalar nedeniyle kesildi. Olayların gerçekten saptırılarak dışa aktarılacağından korkuyorduk. Olayın vuku bulusandan 24 saat sonra yayınlanan ilk bildiri ile kesintiyi kaldırdık.”

8. Milli Muhafiz Birlikleri başkanı Prens Abdullah b. Abdulaziz, inkilapçıları ezmeye katılmak amacıyla Fas ziyaretini keserek yarımadaya döndü. Ülkeye dönüşünün ardından derhal Amerika büyük elçisi Jhon West’i kabul etti. İngiltere’deki İslam Konseyi’nin Kudüs etrafinda düzenlediği milletlerarası bir konferansa katılması için Londra’ya gitmesi kararlaştırılan Prens Fahd ise programını değiştirdi. Fahd, konseye Mekke olayları nedeniyle ülkesini terk edemeyeceğini bildirdi.

9. Ordu birlikleri, Milli Muhafiz Alayı, iç güvenlik kuvvetleri ve istihbarat teşkilatında tam seferberlik ilan edildi. Silahlı kuvvetlerdeki bütün izinler iptal edildi. Hatta sokağa çıkma yasağı nedeniyle birliklerine katılamayan askerleri, evlerinden askeri arabalar taşıdı. Öte yandan iç güvenliğin sorumluluğunu Milli Muhafiz Birlikleri üstlendi. Piyadeler ve zırhlı kuvvetler, kentlerin girişlerine ve bakanlıklara yığıldılar. Bu arada caddelerde ve mahalle aralarında devriye birlikleri göreve başladı.

10. Hava alanları 6 saat sureyle kapatıldı. Suudlu yetkililer bunu itiraf ettiler. Ancak her biri konu ile ilgili emirleri vermek sorumluluğunu yalanladı. Nitekim el-Hawadis dergisi yazı işleri müdürü Selim el-Luzi, Prens Abdullah, Prens Sultan ve Prens Nayif’la söyleşiler yaptı. Birincisi şöyle cevap veriyordu:

“Hava alanlarının kapatılması için bir karar yayınlanmadı. Hava trafiği, kararla değil de sakınca nedeniyle durdu. Kanıma göre, olay faillerinden birinin dışarıya kaçmasından korkuluyordu.”

İçişleri bakanı ise şöyle diyordu:
“İçişleri bakanlığı böyle bir karar ve emir yayınlamadı.”

Hava alanlarının tekrar açılmasından sonra giriş-çıkış yapanlar için sıkı kontroller yapılmaya başlandı. Hava alanındaki elektronik kontrol ve televizyon göstericisi cihazlarının sayılarının kat kat” çoğaldığı dikkat çekiyordu.
İşte sallanmakta olan tahtın korunması için seferberlik ilanının ilk anlarından itibaren Suud yönetiminin aldığı tedbirler bunlardı.

FÜZELER KABE’Yİ DÖVÜYOR

Tarih boyunca üç tağut Kabe’nin kutsallığını çiğnemeye girişti. Birincisi Kabe’yi yıkmak için ordusu ve fili ile saldıran Ebrehe el-Esrem idi. Ancak, “Allah (cc) üzerlerine Ebabil kuşlarını gönderdi. (Kuşlar) onlara (pişmiş) çamurdan (siccilden taşlar) atıyorlardı. Ve Rabbin onları yenik ekin yaprakları haline getirdi.”

İkincisi ise, Kabe’yi mancınıklarla döven Emevili zalim fasık Yezid idi. Üçüncüsü ise, adamları Kabe’de toplanan Abdullah b. Zubeyr ayaklanması esnasında Kabe’nin bir kısmını yıkan, Halife Abdulmelik’in valisi Haccac b. Yusuf es-Sekafi’dir.

İşte yine tarih tekerrür ediyor. Mukaddes topraklar çiğneniyordu. Masum müminleri öldürmek ve Beytullah’ı çiğnemek için kafirlerden yardım isteyen çagdaş tağut Suud ailesi, müslümanları öldürüyordu. Aynen, inkilapçı şehid Cüheyman’ın içişleri bakanı Nayif’ a dediği gibi: “Şimdi, Beytullah’ı yıkmak ve müslüman bir insanı öldürmek için kafirlerden yardım istediğiniz icçn sizleri kafir olarak gördum.”

Yönetim, Kabe’nin kutsallığını çiğnemeden önce cani hareketine yasallık kazandırmak için basın organları aracılığı ile, içte ve dışta propagandalar yaparak, silahlıların elinde rehinelerin bulunduğu şayiasını yaydı. Yönetimin ilk bildirisi, Mescid-i Haram’da bulunan müslümanların canlarının korunması için önlemler alındığını kaydediyordu. Tunus’taki Suudlu bir yetkili şöyle diyordu: “Saldırganlar dün gece geç saatlere kadar 100 kadar rehineyi ellerinde bulunduruyorlardı.”

İçişleri bakanı ise Kuveyt’te yayınlanan es-Siyase gazetesine verdiği demeçte: “Namaz kılmak için Kabe’de bulunanlar içişleri bakanlığının aldığı önlemlerle dışarı çıkarıldılar.Geride kalan 30 kişinin güvenlikleri için ise girişimler sürüyor.”

Aslında kuşku kabul etmeyecek gerçek şudur ki, mücahidler hiç kimseyi rehine olarak tutmadılar. Ancak yönetim, onlara hakaret etmek istiyordu. Nitekim el-Havadis dergisi yazı işleri müdürü Selim el-Luzi, Prens Sul-tan a; “Silahlı eylemciler, rehineler tutuyorlar dediniz. Sonra rehinelerin yok olduğu kesinlik kazandı.” diye sorunca Prens şöyle cevap verdi: “Rehineler demedik. Son dakikalara kadar bodrum katlarda gizli 26 hacı vardı. Bu nedenle masum müslümanlar dedik.”

Ancak, olayı yaşayan masum müslümanların kendileri gerçegi söyleyince prens de bunu itiraf etmek zorunda kalmıştı.

Nitekim yönetimin, bir ara oldu diye haber verdiği Mescid-i Haram imamı Muhammed b. Sebil, hacılarla birlikte dışarı çıkarak hiç bir rehinenin bulunmadığını kaydetti.

O halde Suud rejiminin Kabe’ye saldırıda, tahtı korumaktan başka bir amacının olmadığı açıkca ortaya çıkıyor. Mücahid kardeşler, Kabe dışında olanları gözetlemek için minarelere çıktıktan sonra, Suud makamları, Mescid-i Haram çevresindeki yöreden yurttaşları boşalttılar. Bölgeye büyük çapta güvenlik kuvvetleri yönelerek, kabe etrafindaki ve yöredeki meydanlarda mevzilendiler. Mücahidlerin Kabe kapılarına yakın yerlere mayınlar yerleştirdikleri korkusu ile arama-tarama yapabilmesi için patlayıcı madde uzmanları ve teknisyenler getirildi. Ancak yapılan arama sonuca hiç bir mayın bulunmamıştı. Aynı anda, silahlı eylemcilerin yerlerini ve mevzilerini tesbit etmek üzere, Kabe üzerinde uçusan bir kaç tane helikopterle resimler çekmeye başladılar, daha sonra, Suud rejiminin isteği üzerine gelen Amerikan birlikleri ile, daha önceden hiç kullanılmamış uçaklar getirildi. Uçakların her birinin havada, belirtilen doğrultuda durabilmelerini sağlayacak şekilde biri önde, diğeri arkada iki adet pervaneleri vardı. Uçaklarda, kimyasal ışınlar ve kullanılması yasak olan zehirli gaz bombaları bulunuyordu. Mücahidler uçaklardan iki tanesini düşürdüler. Ancak minarelere atılan zehirli gaz bombaları çok sayıda kişiyi şehid düşürürken, bir kısmını da felç yapmıştı. Kimisinin gözleri kör olurken, kimisi de sağır olmuştu. Böylece ikinci kata inmek zorunda kaldılar. Ama zehirli gazlar ikinci katta da arkalarından yetişmişti. İnkilapçılar o ana kadar üç bin askeri vurmuşlardı. Vurulanlardan bin kadarı cansız yere düşünce Suud makamları devrimciler için bin bir hesap yaptı ve Amerikan birliklerinden yardım istedi. 3000 Amerikan komandosu, Suud komandoları kıyafetine bürünerek Mekke’ye girdi, aynı anda Ürdünlü komandolar da yardıma ulaşmış ve ordudan getirilen 30.000 askerle büyük bir güç oluşturulmuştu. Bu kuvvet karşısında mücahidler zor durumda kaldılar. Askerler tanklardan açılan ateşlerin dış duvarlarda açtığı aralıklardan ilerlemeye başladılar.
Mısırlı iki hacı olayı şöyle anlatıyor: “Suud topları, kuvvetlerin ilerlemesi için Kabe’nin dış duvarlarında gedik açabilmek amacıyla duvarları dövüyordu. Çarsamba günü akşam saat 18.00’de tanklar duvarlara doğru yöneldi. Uyarıcı ateşler açmaya başlandığında hava kuvvetlerine bağlı uçaklar kentin üzerinde oldukça alçaktan ucuş yapıyorlardı.

Hükümet birlikleri, Mescid-i Haram işgalcileri üzerine düzenlediği son saldırısında ağır silahlar kullandı. Mescidin bir bölümünde büyük bir yangın çıktı. Görgü tanıkları da mescid duvarlarının büyük bir zarar gördüğünü söylemişlerdi. Saldırı esnasında Mescid-i Haram’ın depolarından dört tanesi tahrip oldu. Kapıları büyük çapta zarar gördü. Sonra Suud askerleri ortaya atılarak masum insanların üzerlerine ateş açmaya başladılar.

Nitekim, Prens Mutab Camisi imam hatibi şu sözleri ile olayı itiraf ediyordu:

– Elhamdulillah askerlerimiz, topları sayesinde, uzaktan Kabe’nin kapılarını açmayı başardılar. Açılan kapılardan giren tanklar bu canilerin üzerlerine ateş açtı.”

Bütün bu olanlara rağmen inkilapçılar kahramanca savaşıyorlardı. Enformasyon bakanı Yemani bunu şöyle ifade ediyordu:

– “Bu isyancılar eşsiz ve son derece yoğun bir direniş gücüne sahipler. İyi nişan alıyorlar ve askerleri hedef ediniyorlar. Bunun için, isyancıları şaşırtmak gayesiyle bazı askerler, askeri üniformalarını çıkarmak zorunda kaldılar.”

Suud ailesi ve Amerikan istihbaratının canları sıkılıncaya kadar, mücahidler imanla, sabırla ve kahramanca direndiler. Bunun üzerine, onlara, elektrik, su ve yemek yasaklandı.

Lübnan’ın es-Sefir gazetesi Suud kaynaklı haberinde şöyle diyordu: ‘Hükümet, silahlıları aç bırakmak siyasetine yöneldi.”

Daha sonra yabancı birlikler yeni bir yolla zehirli gazlar kullanmaya başladılar. Mescid-i Haram meydanlığına zehirli gaz sıktılar, bunun üzerine mücahidler, bodrumlara inmek zorunda kaldılar ve 270 den fazla olan odalarda toplandılar. Zehirli sular ve yanan lastiklerden çıkan zehirli dumanların mücahidlerin odalarına kadar sızmasına rağmen teslim olmayınca, oksijenli yakıcı, zehirli gazlara başvurdular. Yine bir başarı elde edemediler. Böylece sonunda yakıcı bombaları odalara firlatmaya başladılar. Bu bombalar sayesinde oluşan cehennemle 400’den fazla mücahid yandı. Geriye kalan devrimciler eşsiz bir mücadele ve benzeri görülmeyen bir direnişle rejimin kullandığı zehirli gazlara ve her türlü vahsiliğe karşılık vermeye devam ettiler. Çokları yere düşmüştü. Bunların aralarında eylemin lideri Şehid Cüheyman da bulunmaktaydı.

Kabe’deki savaş 22 gün devam etti. Hükümet birliklerinden 3000 kadar asker yaralı ve ölü olarak düşmüştü. Ürdün birliklerinden 50 kişi yaralı ve ölü olarak telef olmuştu, işte, yaralı ve ölülerin oluşturdugu korkunç tabloyu anlatamayan es-Seyh Hamid el-Akil, sorumluluğu inkilapçılara yükleyerek şöyle diyordu:

“Ben veya bir başkası canilerin eylemlerini ve sebep oldukları zararları ne kadar da anlatsak bile yine olayı canlandıramayız. Mekke’deki Temyiz Mahkemesi kadılarından bir tanesinin bana soylediği sözler bir şeyler açıklıyor olsa gerek. Kadı, yetkililerden izin belgesi taşıdığı için arabası ile Kabe’nin etrafinda gezindiğini, giriş-çıkış ve tavaf yerleri ile Mescid’in odalarında öbeklenmiş cesetlerden çıkan kokuların kendisini öldüreyazdığını söyledi. Kabe etrafindaki dağlardan caminin avlusunu görebilenler de bana, tavaf yerinin özellikle, Makam-ı İbrahim ve Hacer-i Esved çevrelerinin cesetlerle dolu olduğunu haber verdiler.”

Bu haber olayın ikinci gününde idi. Olayın beşinci günü ise el-Ehram gazetesi, Cidde hava alanı yakınlarında ikamet edenlere dayanarak verdiği haberinde, Amerikan yapısı Herkoliz-130 tipi çok sayıda Suud nakliyat uçaklarının Cidde havaalanına iniş-kalkış yaptıklarını, uçakların, Mekke’deki hastanelerin dolmasından sonra Cidde hastanelerine yaralı nakliyatı yaptıklarının tahmin edildiğini yazıyordu. Ayrıca Cidde’deki Askeri Hastane’de tam kapasite ile yaralıları karşılamıştı.

İşte görüldüğü gibi, Suud ailesi iktidarının devam etmesi için, onlara göre Kabe-i Muazzama’nın tanklarla dövülmesinde, Safa-Merve arasında, Makam-ı İbrahim’de ve Hacer-i Esved yakınlarında devrimcilerin öldürülmesinde bir sakınca yoktur. Kendi arzuları uğrunda, silahlı kuvvetlerdeki aldatılmış vatandaşlarımızdan binlercesi, Hakkın özgürlüğünün ve mustazafların kurtuluşu için Cenab-ı Hakk’ın çağrısına kulak vermiş inkilapçılaramız, kurban gidiyordu.

Devrimcilerin tutuklanmasından sonra iğrenc işkenceler başlamıştı. Vücutlarında yaralar açılıyor, elleri, ayakları ve parmakları kesiliyordu. Yemek verilmiyordu. Suudi Arabistan, Kuveyt, bazı körfez ülkeleri ve diğer ülkelerin televizyon ekranlarında yayınlanan filmlerde bu cinayetlerin belirtileri görülmüştü. Özellikle, esir devrimcilere su vermek için ellerinde su dolu bardaklarla geldiklerinde bardağı uzatıyorlar, devrimcilerin dudakları bardağa değer değmez derhal geri çekiyorlardı. Seyircilerin de şahid oldukları gibi, işkence, eziyet, kan, susuzluk, açlık ve yanık izleri vücudlarında bariz bir şekilde görünüyordu. Hatta, muhafız birliklerinin, hayvanlara dahi reva görülmeyecek şekilde davranışları herkes tarafindan seyredilmişti.

İnsanlıkdışı bu işkencelere rağmen iman güçleri ve Allah’a olan güvençleri yüzlerinde bir korku ve endişe belirtisi olmadan kenetlenmiş bir şekilde şehadeti beklemelerini sağlamıştı, kötü sözler duydukça, tokatlar yedikçe ve saçları çekildikçe salavat getiriyorlar, dua ediyorlardı. Sanki, Bilal b. Re-baha, Ammar b. Yasir ve Habbab b. Eret ve diğer islam şehidlerinin direniş tarihi sayfalarına bir yenisini ekliyorlardı.

Yapılan gizli ve hızlı yargılamadan sonra 180 devrimci hiç bir ilan yapılmadan gizlice idam edildiler.

Bunu, birkaç gün sonra 63 kisilik bir şehid kafilesi izledi. Resmi makamların emirleri ve Kral Halid’in içişlerine verdiği emirlere dayanılarak 8 Ocak 1980 tarihinde, 8 vilayette idam edilmişlerdi.

İste böylece Şehidlerimizin, İslam şehidlerinin ruhları, Rabblerine, Suud ailesinin zulüm ve baskısını şikayet etmek icin göğe yükseldiler. Bundan sonra onlar, dünyadaki en son zulmün yok edilmesi ve yere düşmüş bir tane dahi mustaz’afin kalmaması için özgürluük yolunda peygamberin başlattığı ve tarih boyunca devrimcilerin tasşıdığı Direniş Meşalesinin ayakta kalmasının bir sembolü olarak tanınacaklar…

Ayaklanma, iktidarın heybetini devirerek müslüman kitleyi, cahiliyet düzenine karşı meydan okuma ruhunu dışa vurmaya, direnmeye ve birlik olmaya itekledi. Nitekim doğu bölgesinde binlerce devrimci, rejimin silahlı askerlerine çıplak göğüsleriyle karşı koyarak şiddetlice ayaklandılar.

Devrimciler ağızlarında: “Allahu Ekber… Allahu Ekber… Allahu Ekber… Suud Ailesine Ölüm… Suud Ailesine Ölüm…” sözleri dolaşıyordu.

İşte, müslüman kitle, ilk defa olarak sokaklara dökülerek, Arap yarımadasındaki müslümanların birleşmesine ve rejimi devirmek için çalısmasına çağrıda bulundular. Bu durum kafir Suud rejimini resmi alanda taviz vermeye itekledi. Suud ailesi, Danışma Meclisi’nin oluşturulduğunu, ülke için Anayasa konulduğunu ilan etti. Toprak dağıtma sistemi getirildiğini ve ücretlerde artışlar yapıldığını bildirerek halkın öç alma duygusunu sömürmeyi amaçladılar. Ama olan oldu.

Şehid Cuheyman ve devrimci kardeşlerin tutuşturduğu, doğu bölgesi inkilapçılarının kanları ile tutuşturduğu alevler sönmeyecektir. Bu, Cenab-ı Hakk icin zor değildir.

Şehid Gökhan Süfürler’in (Zeyd) Hayatı (Biyografisi)

sehid-gokhan-sufurler-in-zeyd-hayati-biyografisiŞehid Gökhan Süfürler             

21 Aralık 1996 Ogaden

İlkokulu Şair Yahya Kemal ilk ve orta okulunda okur. Orta okulu, birinci olarak bitirir. İstanbul Kabataş Ticaret Meslek Lisesi’nden mezun olur. Bir müddet Kartal’da özel bir müessesede, muhasebeci olarak çalışır. Bilgisayarda teknik bir arıza olur, yazdığı bilgileri bilgisayar siler. İş yeri sahibi Gökhan’ı azarlar “Sen kasıtlı olarak siliyorsun” der. Gökhan da “Ben yalan söylemiyorumn. Gelin siz de kontrol edin.” deyince, patronu, bilgisayarın başına oturur ve bir miktar yazı yazar, aynı arıza nüksedip yazı kaybolmasına rağmen, Gökhan’la tartışmayı sürdürür. Bunun Üzerine Gökhan işten ayrılır.

Babası, Gökhan’ın başka bir işe girip, askere gidene kadar, çalışmasını ister.

Fakat Gökhan “Benim ideallerim var. Ben çalışmayacağım.” diye ısrar eder.

Şehid’in ailesine gönderdiği mektub:

                                                                           09.10.1996

Esselamu Aleykum ve Rahmetullah Rahman ve Rahim olan Allah’ın adı ile….

Baba, Anne ve kardeşim Gökşen, ben bu mektubu Güney Afrika’dan yazıyorum.  Durumumu merak ediyorsanız, sıhhatim ve sağlığım yerinde. Sizlerin de iyi olmanızı temenni ederim. Öncelikle sizlerin bana teker teker, haklarınızı helâl etmenizi isliyorum. Çünkü, yola çıkmadan önce, size haber vermedim ve sizleri çok üzdüm. Sakın, benim için üzülmeyin, hatta tam tersine sevinin. Ben biliyorum kî, yüzde yüz kârlı bir iş içerisindeyim ve zerre kadar şüphem de yok. Biliyorum. Rabbim yola çıkan mücahidini geri çevirmez, yoldu bırakmaz, ona iki güzel şeyden birini verir. Ya büyük bir ganimetle evine döndürür, ya da onun ruhunu kabzeder ve onu sevdiği şehidler safına yerleştirir.

Bu olaya neden giriştiğimi merak ediyorsanız, sizlere anlatayım. Beni bu düşünceye iten tek güzel şey, Allah ‘m dini olan, İslam’dan başka bir şey olmadı. Bu ameli işleme isteği, benden başkasından çıkmadı. Neden mi ? Çünkü hayat, benim hayatım. Ahiret te benim ahiretim olacağı için, buna benden başkası karar veremezdi ve vermedi de, Allah(cc) Kuran-ı Kerim’de söyle buyuruyor:

“Size ne oluyor ki, Allah yolundu ve “Rabbimiz, bizi şu halkı zalim olan kentten çıkar. Bize katından bir koruyucu ver, bize katından bir yardımcı ver” diyen, zayıf erkek, kadın ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz ?” (Nisa Suresi 75)

“İnananlar Allah yolunda savaşırlar, inkar edenler deTağut (azıtkan) yolunda savadırlar. O halde şeytan’ın dostlarıyla savaşın, çünkü şeytanın hilesi zayıftır.” (Nisa Suresi 76)

İşte, sebeplerden biri bu. Neden mi, çünkü buradaki Müslüman halkın durumu, ayette geçenlerden farklı değil. Buradaki insanlar zulüm allında inliyorlar. Halkın erkekleri acımadan öldürülürken, kadınlarına ve kızlarına da tecavüz ediyorlar, çocukları öldürüyorlar. Bu İnsanlara sırf Müslüman oldukları için kıyılıyor.

Bu arada bizler de evlerimizde rahat rahat yatalım, yemek yiyelim, gülelim, eğlenelim, gezelim, tozalım. O mazlum halk la orada, onlara yardım edecek birini beklesinler; bu arada da öldürülsünler ve dünya olanca genişliğine rağmen, onlara darken; bana orada oturup, bu olanlara seyirci kalmak ar geliyor ve bunun akabinde de, Allah zaten emrediyor, onlara (bu durum içerisinde olan insanlara yardım edi; onların yanında azgınlara karşı savaşın diyor. Üzerime farz olmuştu artık. Ve bunu yaptığım için de, hiç pişman değ ilim. Aksine, hayatımın, zor olmasına rağmen, en güzel günlerini yaşıyorum. Elhamdülillah,

Diyeceksiniz ki, senden başka bu işi yapacak birileri yok muydu? Ben de derim ki, var ama, ben değil de, neden onlar. Yoksa, ölürüm diye mi korkuyorsunuz? Sakın korkmayın. Çünkü ölüm, insana piyangodan çıkar gibi, tesadüfen gelmez. Neden mi; ölüm günümüz, saniyesi, dakikası, saati, günü. Ayı, yılı daha önceden belirlenmiştir. Ne bir saniye ileri gider, ne bir saniye gelir. Mademki öleceğim ve bu bir defa olacak; öyleyse ölümlerin en güzeliyle ölmek islerim. Nasıl mı? Şehid olarak .

“Dünya hayatını ahiret hayatı karşılığında satanlar. Allah Yolu’nda savaşsınlar. Kim Allah Yolu’nda savaşır da, öldürülür veya galip gelirse, biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz- (Nisa Suresi 74)

Allah (cc). sehid olanlara çok büyük ve güze, mükâfatlar veriyor. “Allah Yolu’nda öldürülenlere ölüler demeyin. Hayır onlar diridirler. Ama siz farkına varamazsınız..” Bakara Suresi 154

“Allah Yolu’nda öldürülenleri ölüler sanmayın. Hayır onlar diridirler. Rableri katında rızıklanırlar.” (Ali İmran Suresi 169)

İşte ben Allah (c.c) büyük mükâfat diye bahsettiği şeyi, yani Firdevs Cenneti’ni arzuluyorum. Ben cehennem değil, cenneti istiyorum. Bundan dolayı da cihada çıktım. Tatil yapmaya değil, savaşmaya geldim. Hâlâ daha savaşmaya gidenin ben değil de; başkaları olmasını istiyorsam, hayır buna ben katılmıyorum. Çünkü ebedi mutlu olanlardan biri de, ben olmak istiyorum. Hiç sıkılmadan, hiç zorlanmadan, hiç üzülmeden, hiç korkmadan; rasüllerle, nebilerle, velilerle, sıddıklarla, sehidlerle haşrolup, onlarla beraber cennette olmak istiyorum. Şehidlerin; şehid oldukları ilk anda akan tek kan damlasıyla, tüm günahları siliniyor. Hurilerle nikahlan kıyılıyor. Başlarına iman tacı giydiriliyor. Bu tacın üzerindeki tek bir taş, dünyadan ve içindekilerden daha değerli ve güzel. Ve onlar 70 kişiye şefaat edebiliyorlar. Kime mi ? Ailesinden, İslam’a göre yaşayan 70 kişiye, ancak müslüman olarak yaşayanları şefaat edebiliyor ve beraber cennete giriyorlar

Baba, Anne ve kardeşim Gökşen ve akrabalarım; sizler düşünün, bu dünyaya nereden geldik, ne için geldik, niçin ölüyoruz, nereye gidiyoruz? Düşünmekle bunların cevabım bulamazsınız. Allah (cc) bize Kuran ‘da söylüyor ‘İnsanları ve cinleri yalnız bana kulluk etsinler diye yarattım. (Zarıydı Süresi 56) Ne için geldiğimizi Allah (cc) bizlere söylüyor. Yalnızca O’na kul olmamızı, kula kul olmamazı; O’na eş koşmamayı, yalnız O’na ibadet elmeyi, yalnız Ondan yardım istememizi, tek rızık verenin O’nun olduğunu bilmemizi, yani LAİLAHE İLLALLAH kelimesini anlayıp, yaşamanızı istiyor. Sizden tek isteğim. İslam’a göre yaşamanızdır. Ben Gökhan (Zeyd) bana dua edin, Rabbim hakkımda hayırlısını versin.

 

Ogaden Şehidi Gökhan Süfürlerin şehadet haberi Türkiye’ye u taşlığında, ailesi ile irtibat kurarak görüşüb ve günlük olarak yayınlanan Selam Gazetesi’nde muhterem babasıyla yapılan şu söyleşiyi yayınladık (54):

Muhterem Nureddin Bey bize kendinizi kısaca tanıtır mısınız ?

—Ben İstanbul doğumluyum. Fakat aslım Selanik göçmenidir. Atalarımın ne zaman göçtüğünü ögrenemedim. Çünkü Annemin babası da, babamın babası da, istiklal Harbi sırasında, şehid düşmüşler Hatta, hiç unutmuyorum, babama şehıd maaşı bağlanmıştı. Ben bunu alamam deyip, bağlanan maaşı kabul etmedi.

Açık konuşmak gerekirse, ben de laik kesim diye adlandırılan kesimden birisiydim. Fakat toplumdaki kastedildiği manasındaki laikliği, kabul etmiyorum. Ben laikliği böyle anlıyorum. Ben kimsenin ibadetine karışmayayım, kimsede benim ibadetime karışmasın. Yani kimse kimseye müdahale etmesin. Mesela benim ailem, kızım daha önce örtünmüyorlardı, oğlum bunları yaptıramamıştı. Ailem bazen namaz kılardı. Ama beş vakit namaz kılmazdı. Biz böyle bir düşünceye sahiptik. Fakat şimdi hepimiz baş vakti namaza bağladık.

—Ne zaman beş vakit namaz kılmaya başladınız?

—Oğlumun şehadet haberi geldiğinden bir süre sonra. Ben, ailem, kızım ve akrabalarımızdan bazıları, beş vakit namaza başladık. Bütün bacanaklarım ve aileleri namaza başladılar, hepsi şu an kapanmış durumdalar,

—Yüce Rabbimız Bakara Suresi 216. ayeti kerimesinde: “Gerçi hoşunuza gitmez ama, size savaş yazıldı {farz kılındı}. Bazen hoşunuza gitmeyen bir şey hakkınızda iyi olabilir ve hoşunuza giden bir şey de hakkınızda kötü olabilir- Allah bilir siz bilemezsiniz.” buyurmaktadır. Evladınızın *şehid olması sizin aileniz için hayırlı olmuştur. Şehid oğlunuz; size hayattayken yaptıramadığı şeyleri, sehadeiinden soıua yapmanıza vesile oluyor.   Şehidin yaşaması budur herhalde,

—Şimdi her namazımda, Allah ‘a dua ediyorum ki, böyle bir çocuğa sahip oldum. 47 yaşından sonra bana, doğru yolu nasib etti. Evladımın mektubu, şehid olmasından sonra elime geçti. Ailemizin birçok ferdine ve yakınlarımıza çok tesir etti. Birçoğu namaza başladı.

-Siz belki ters gelebilir ama, bağışlayın beni. Şu anda oğlunuz şehid olmuş. Eski hayatınız ile yeni yaşantınızı kıyaslar mısınız ?

—Şimdi bu sorunuz acı olsa dahi, bir hakikati ifade edeyim. İçim acı dolu olsa da, şu andaki hayatımdan memnunum. Ateş düştüğü yeri yakıyor, içim kan ağlıyor. Fakat ben yine de şimdiki hâlimden çok memnunum. Akrabalarımdan bazı kimseler, ilk günlerde bana “Bu gençler kandırılıyorlar. Başkalarını da kandırmasınlar. Televizyonlara açıklamalarda bulunalım. Başka aileler de yanmasın, bunların önüne geçelim hiç olmazsa.” diyerek, bazı tekliflerde bulundular. Ben ilk günlerde, bunu çok düşündüm. Beynimi çok kurcaladı. İçimde, bir savaş yaşıyordum. Şayet, televizyon kanallarına çıkıp “Bu gençleri kandırıyorlar.” falan gibi şeyler söyleseydim. Beni seyredenlerin kimisi tasvip edecek, kimisi de etmeyecekti- Gerçek bu, kimisi “Allah belasını versin, bu ne biçim baba. Bir kısmı da, böyle bir evladın böyle bir babası var hayret !..” diyeceklerdi. Toplum, iki değişik tarzda değerlendirecekti.

—Ben bu noktada size bir şeyler hatırlatayım. Bosna Hersek’ teki müslümanlara, Sırplar 1992’nin Mayıs ayı sonlarında saldırdılar. Bu saldırıların ilk günlerinde, birçok Müslüman kadınına, kızına tecavüzlerde bulundular. Kadın, çocuk, ihtiyar demeden, masum insanları katlettiler. O günlerde Türkiye’den bir Selamı Yurdan kardeşimiz, onların yardımına koştu. O’nun şehadetinden sonra; Türkiye’de insanlar ve Müslümanlar. Bosna’ya teveccüh elliler. Birçok Türkiye’li genç de, Bosnalı kardeşlerine cephede yardıma koştu. Laik. Boyalı basın, devamlı olarak Amerika ve Batı taraftarlığı yapmaktadır. Amerika ve Batı’nın isteği doğrultusunda, bu kardeşlerimizi “‘Fundamantalistler, Şeriatçılar Bosna’ya gidip, orada eğitim görüp, geri gelerek burada eylemler yapacaklar. Laik devletî yıkıcı faaliyetlerde bulunacaklar” diyerek; günlerce, haftlalarca televizyonlarında, gazetelerinde karaladılar. Aradan yıllar geçli. Batı, bilhassa Amerika Bosna’ya müdahale edeceğinde; boyalı basın, yine Amerika’nın istekleri doğrusunda, Bosna’ya büyük tantanalarla gittiler. Oradaki Müslüman kardeşlerimizin çektiği acılar, sıkıntılar üzerine destanlar yazmaya başladılar. Çünkü Amerika böyle istiyordu.

—Şehidik mertebesi, peygamberlikten sonraki en yüksek mertebe olsa gerek. Bizi ziyarete gelen yakınlarımız ve dostlarımız ” Üzülmeyin ! Ne mutlu size ki, sehid olan bir evlada sahip oldunuz. Ne kadar iftihar etseniz azdır.” gibi, tesellilerde bulundular. İlk günlerdeki üzüntümüz; dostlarımızın bu tür destekleriyle, şimdi bir sevince dönüşmüş bulunmaktadır. Şimdi bizim evimizde üzüntünün yerini, ibadet aldı.

—Sizin son olarak söylemek istediğiniz şeyleri öğrenebilir miyim ?

—Bütün ailelere Allah böyle bir çocuk nasip etsin. En fazla, bir hafta üzülüyorsunuz. Sonra iftihar etmeye başlıyorsunuz.

—- Bize, konuşma fırsatını tanıdığınız için, size çok teşekkür ediyoruz.

gokhansufurlervesikalik-

Şehid Gökhan (Zeyd) Süfürierin Vasiyeti :

Rahman ve Rahim olan Allah (cr)’m adıyla

Allah’a Hamdolsun.

Savaşın vt Rahmetin Peygamberi Hz. Muhammcd (sav)’ Salat ve Selam

Selam O’nun Ashabının, Ehli Beyrinin bütün LALAHE İLLALLAH Tevhidi Müslümanları üzerine olsun.

Selam Dağlarda kafirlerle cihad eden mücahidlerin üzerine olsun.

Allah (cc) ve Rasülüne İman eden ve Hicret edenere sabr ve sebat versin.

 

ESSELAMÜ ALEYKÜM VE RAHMETULLAHi VE BEREKATÜH

Genelde tüm Müslümanların, özelde ise aileme aittir. “Size ne oluyor ki Allah Yolu’nda ve çaresizlik içinde bırakılıp ‘Ey Rabbimiz ! Bizi halkı zalim olan şu beldeden çıkar. Bize senin tarafından bir sahip gönder. Bize tarafından yardımcı gönder’ diye yalvaran erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda düşmanla savaşmıyorsunuz.” (Nisa Suresi 75)

Müslümanlar ! Burası Ogaden. Tam 4.5-5 yıldır silahlı bir mücadele veriliyor. Gayeleri ise İlayı Kelimetullahı yükseltmek. Dikkat edin kabile savaşı değil. Ve mücahidler sayısız şehid vermişler ve vermeye de devam ediyorlar.

Bizler bu dünyanın bir imtihan yeri olduğu biliyoruz. Ama imtihana kansın cansız, cihadsız devam ediyoruz. Bu da bizim zilletten kurtulmamızı engelliyor. Karaya oturmuş olan Tevhid Gemisi’ni kanlarımızla yüzdürmenin zamanı gelmedi mi, Artık? Yoksa bizler cennete gireceğimize dair gaybdan haber mi aldık? Müslüman olmakla kurtulunmuyor. Biz mü’min muttakiler olmalıyız. Dönemimizin öncüleri olalım ki arlık Tevhid Gemisi, hareket etsin, yüzmeye başlasın.

“İman edenler Allah (cc) Yolu’nda savaşıriar. Küfredenler ise Seytan (aleyhillane) yolunda. O halde siz (müslümanlar) şeytanın dostlarıylas savaşın. Şüphesiz ki şeytanın hilesi zayıftır.” (Nisa Suresi 76) O hâlde gelin kafirlerle savaşalım.

“O hâlde dünya hayatı yerine ahireti satın alanlar. Allah(cc) yolunda savaşır da öldürülür yahut düşmana galip gelirse, ona biz pek büyük bir mükâfat vereceğiz”

-Allah Yolu’nda öldürülenlere sakın ölüler demeyiniz. Onlar diridirler. Siz idrak edemezsiniz.”

Türkiye’deki Müslümanlardan ve ailemden isteğim, haklarınızı helâl etmenizdir. Benden yana herkese, varsa helâl olsun. Sizden isteğim, benden hak talep edenlere istediklerini, paraysa para, malsa mal, ne olursa olsun, vermenizi ve bunu yalnızca Allah (cc)’ın rızası için yapmanın isliyorum. Allah Sizlerden razı olsun. Ailemden istediğim ise; yalnızca müslüman olarak yaşayıp, müslüman olarak can vermeleridir. Çünkü ayette de böyle geçiyor. Ne yaparsanız yapın ama, müslümanlar olarak can verin. Faydalı olabilmem, yani sehid olursam, Allah’ın izniyle şefaat hakkımı; yalnızca müslüman olur, yaşar ve öylece can verirseniz kullanabilirim. İnşaallah, Müslümanlar olarak can verirsiniz. Buradaki bütün varlığımı mücahidlere bırakıyorum. Pasaportumu ve vasiyetimi müslümanlara ve aileme ulaştırın. İnşaallah aileme bu olay tebliğ edilsin. Ve gücü yeten herkesin, en az bir kaç mücahidi donatacak kadar, maddi yardımda bulunması ve dua etmesidir.

Şehadete kadar cihad parolasını sürdüreceğiz.

 

Akıncı Şehid Mustafa Yaşar

akinci-sehid-mustafa-yasarMustafa Yaşar,1960 yılında, Sivas’ın Zara İlçesi İlice Köyü’nde, dünyaya geldi. Çocukluğu İstanbul-Esenler Nene Hatun Mahallesinde geçti. Esenler ilkokulu’nu bitirdikten sonra, ortaokula devam ederken, MSP Esenler Gençlik Lokali’ne gidip gelmeye başlar, 1975 yılında Esenler Akıncılar Derneği’nin kurulmasıyla, bu derneğin müdavimleri arasına katılır.
O dönemlerde, müslümanların gündemini teşkil eden en Önemli konu; İslam’ın dünya görüşü ve sisteminin, sağ-sol ayrımının dışında, müstakil bir yerinin olduğu, İslami Hareketin ve müslümanların, sağcılıkla hiç bir ilgisinin bulunmadığıydı. Ayrıca Türkiye Müslümanları, İslam’ı, ibadi-siyasi bir bütün olarak, gündeme getiriyorlar; asırlar süren, İslam hakkındaki belirsizliği ve emperyalist dünyanın, tüm karalama propagandalarını gidermeye çalışıyorlardı.
İşte, o yıllarda, Esenler Lisesi’nde öğrenime başlayan Mustafa Yaşar, bu gerçekleri, okul arkadaşlarına ve ikamet ettiği Esenler Atışalanı bölgesindeki halka anlatmaya, onları; İslam’ı bir bütün olarak kabul etmeye ve yaşamaya çağırıyordu.
Esenler Lisesi, Ülkücü kesimin kontrolündeydi. Mustafa Yaşar, sınıf arkadaşları arasında, İslam’ı tartışmaya açıyor, böylelikle Ülkücü kesimden öğrencileri kazanmaya gayret ederek, okul içerisinde cemaatleşmeye çalışıyordu.
1978 ara seçimlerinde, CHP iş başına gelince, okul idaresi toptan değişti. Yeni gelen okul idaresinin gayretleriyle, Sol düşünce Esenler Lisesi’nde hâkimiyet kurdu. Sol kesim, artık okulda tam hâkimiyet kurmuştu. Ülkücü kesime mensup öğrencilerin hepsini okuldan atarlar. Mustafa Yaşar ve arkadaşları, solculara direnmeye çalışıyorlardı. Fakat bu direnişlerini uzun süre devam ettiremediler. Mustafa Yaşar dört arkadaşıyla birlikte, Esenler Lisesi’nden kayıtlarını alıp; İslamcıların hâkimiyetinde bulunan Zeytinburnu İhsan Mermerci Lisesi’ne kaydolurlar. Lise son sınıfı bu okulda okuyarak, liseyi bitirir. Okulu, Ülkücülerin hâkimiyet altına alma çalışmalarına karşı, arkadaşlarıyla mücadele ederken; mahallesinde de, sol guruplarla ideoloji ve hâkimiyet kavgası veriyordu. Okulunda ülkücü, mahallesinde de solculara karşı, yani iki ideolojiye karşı, inat ve inançla mücadelesini sürdürüyordu. Her türlü imkânsızlık ve sıkıntıya rağmen, bu mücadelesinden vazgeçmiyordu.
Liseyi bitirmesinin akabinde, bir tekstil firmasında işçi olarak, çalışmaya başladı. 1979 yılına gelindiğinde, Esenler Akıncılar Reisliğine seçildi. Dernek merkezinde, yönetim kadrosunda ve mahallelerde, İslam’a meyilli olan insanların eğitimi için guruplar oluşturdu. Bu yolla halk ile bütünleşti, Nene Hatun mahallesi halkı, kendisini bu gayretinden dolayı çok takdir ediyordu. Bölgesinde, halkın Akıncılara doğru meyletmesini sağlayan Mustafa Yaşar’ı, ideoloji ve halkın sorunlarıyla ilgilenme babında alt edemeyen solcular, işi silaha döktüler. Oysa Mustafa Yaşar “Silahla değil, fikirle mücadele esastır. Silah, korkak insanların başvurduğu araçtır. Eğer fikrinize güveniyorsanız, gelin, istediğiniz yerde tartışalım.” diyordu. Silah taşımayı hiç sevmemesine rağmen, mecbur kaldığı zamanlar yanından da eksik etmezdi. Bazen kendisine “Reis neden silah taşımıyorsun?” diye soranlara, hep şu cevabı tekrarlardı “Silaha ne gerek var. En büyük silahımız abdestimiz değil mi? Üstelik cennete gitmek istemiyor musunuz?”
Mustafa Yaşar, tebliğ ve irşad faaliyetlerinin yanı sıra; müslümanlara yönelik saldırıları bertaraf etmek için, çevresindeki müslümanlarıteşkilatlandırıyor, cemaatleştiriyordu. 12 Eylül öncesinde zirveye ulaşan Kurtarılmış Bölge stratejilerine karşı; müslüman halkı örgütlemeye, kendilerini savunma çalışmalarına yönlendiriyordu. O günler, İslam dışı güçlerin, emperyalistlerin maşalığını yapan komünistlerin ve kavmiyetçilerin; halkın mal ve can emniyetine varan tahakkümlerinin dönemiydi. Halk malından ve canından emin değildi. Halk, solcular veya sağcılar tarafından haraca bağlanmıştı. İşte böylesine bir atmosferde, silah taşımaktan hiç hoşlanmayan Mustafa Yaşar zorunlu olarak, kendini ve bölgesinde yaşayan halkı, bu tür tehditlerden korumak için silah taşımaya başladı. Bölgesinde birçok mıntıkayı haraca bağlamış olan sol kesime karşı, direnişe başladı. Müslüman halkın, can ve mal emniyetini korumak, hukuk ve haysiyetini savunmak için silahlı çatışmalara giriyordu. Bu mücadeleden bir adım bile geri durmuyordu. Olayların üzerine pervasız ve korkusuzca gidiyordu. Mustafa Yaşar’ın yaşadığı dönemde, Esenler bölgesinde, halkı fesada sürükleyen birahane, meyhane vb. pislik yuvalan barınamazdı, açılmazdı. Sol ideoloji mensupları, bölgelerine sirayet etmek için, her türlü çalışmayı sergiliyordu. Fakat Mustafa Yaşar, halkı buna karşı aydınlatıcı çalışmalar yapması, bu bölgeye sirayetlerini engelliyordu.

Arkadaşlık ilişkilerinde: cömertlik ve fedakârlık en belirgin özelliğiydi. İbadetlerine hassasiyet gösteriyordu. Sabah namazlarını mümkün olduğunca Eyüp Sultan veyahut Fatih Camii’nde kılmak, en çok hoşlandığı şeylerden birisiydi.
Solcular, kendileri İçin büyük bir engel gördükleri, Mustafa Yaşar’ı ortadan kalkındırmak için, tuzaklar kuruyorlardı. Fakat yiğit ve muttaki Mustafa, her seferinde bundan kurtulmayı başarıyordu. Sonunda bu tuzaklarından birisinde muvaffak olurlar. Mustafa akşam namazından sonra evine giderken, evinin yakınlarında kurdukları tuzakta, çapraz ateşle şehid edilir. 16 Haziran 1980 günü, Allah yoluna canını verdi. Ruhu şad olsun.
Mustafa Yaşar, Müslümanlar için bir bayrak, kalplere işlenen Tevhidi bir nakış, İslami Harekete bir şiar olmuştu. Dün olduğu gibi bu gün de, O yiğit müslüman ölümsüz mücadelesiyle anılacak ve anısı ilelebet yaşayacaktır…[1]
[1] Millî Gazete: 17 Haziran 1980 Sayfa: 1

Şehid Komutan Abdullah (Cevdet Döger)’ın Hayatı (Biyografisi)

sehid-komutan-abdullah-cevdet-dogerin-hayati-biyografisiKomutan Salahaddin(Abdullah)ın şehadet haberi mücahit kaynaklarından gelen haberler ile doğrulandı.
Bölge mücahitleri emirlerinden verilen haberlere göre olay şöyle gerçekleşti; Komutan Salahaddin inde aralarında bulunduğu 4 kişilik mücahit gurubu Vedeno bölgesinin Hattuni civarında İşgalci Rus özel birliği tarafından kuşatmaya alındı. Kuşatma sırasında Özel Rus askeri haydutları ile şiddetli çatışma yaşandı. Çatışma sırasında işgalci askerleri ağır Kayıplar verdi.(En az 3 ölü ve çok sayıda yaralı)
Çatışma sırasında Komutan Salahaddin ve beraberindeki Dağıstan Çeçenlerinden Cundullah uzun süren çatışmanın ardından şehit oldu. Beraberindeki diğer 2 mücahit almış oldukları ciddi yaralara rağmen Allah ın yardımı ile kuşatmadan çıkmayı başardılar. 2 Mayıs tarihinden bu yana bu 2 mücahit yaşamış olduğu türlü zorlukların arkasından mücahit birliğine ancak ulaşabilmiştir. Yaralı mücahitlerin tedavilerinin yapıldığı ifade edilen açıklamalarda olayla ilgili tüm ayrıntılı bilgilerin mücahit birliğine rapor edildiği aktarılmıştır.
Verilen bilgiler içerisinde Komutan Salahaddin ve Cundullah ın yaralı mücahitlerin kuşatmadan çıkması amacıyla İşgalciler ile süren çatışmayı uzatmak için büyük bir fedakârlıkla kahramanca çatıştığı ve sonrasında şehit düştüğüne vurgu yapılmış, Şehitlerin cesetlerinin Rus işgalciler tarafından alındığı belirtilmiştir.
Çeçenistan da 2Mayıs günü gerçekleşen çatışmalarda şehit olan Emir komutan Salahaddin 10 yılı aşkın süren kardeşlik ve mücadelenin en güzel örneği idi.
 İşgalin başladığı ilk günden bu yana Çeçenistan ın ve Kafkasya nın özgürlük mücadelesi içerisinde yer alan Komutan Salahaddin adeta direnişin tüm tarihine tanıklık etti.
Efsanevi şehit komutan Hattab la başlayan cihad günlerinde Komutan Salahaddin cephenin tüm lider ve komutan kadrosu ile beraber oldu çok sevildi ve büyük takdir topladı.
Şehit lider Aslan Mashodov dâhil olmak üzere, Komutan Hattab, efsanevi lider Şamil Basayev, Ebu Velid, Ebu Hafs ın yanında bulundu. Dağıstan emirlerinden şehit Komutan Rabbani ve komutan Mecid, Çeçenistan cephe ve bölge emirlerinden Komutan Ahmet Aftırhanov, Musa Hadisov, Komutan Hayrullah, Komutan Abdurrahman, Komutan Doktor Muhammed, Komutan Yasir, Komutan Savab, Komutan Mahran, Komutan Usame, Komutan Muslim, Komutan Zaurbek, Komutan Tarhan, Emir Aslambek, Emir Hüseyin, Emir Dokko, Emir Muhanned ve daha birçok komutan ve emirin yakından tanıdığı Komutan Salahaddin i Tüm direnişin mücahitleri de yakından tanır ve severlerdi.
Evet O nun mücadelesi ve kardeşleri için yapmış olduğu hizmet ve fedakarlıklar takdire şayandır. Ve Rabbimiz O na inşallah Firdevs cennetlerini verir ve bizleri de onlarla Cennetinde buluşmayı nasip eder. ÂMİN
Komutan Salahaddin direnişin tarihi ve kalbi idi. Bizler O nu, hep kardeşlerinin yanında onların sesi ve kalbi olarak hatırlamaya devam edeceğiz.
Ey Salahaddin! Cennet de Sevdiklerin ile buluşmana vesile olacak şehadetin mübarek olsun.
Ey Şehidimiz Makamın Firdevs-i ala olsun. AMİN