İskilipli Atıf Hoca 04 Şubat 2014

iskilipli-atif-hoca-sehidler

TAKDİM

Avrupa’da birkaç ay kalabilme fırsatını elde etmiş ve şöyle-böyle bir yabancı dili hecelemeye başlamış pek çok insan, yapacak başka bir şey kalmamış gibi kendi insanını tezyif etmekte ve milletini hakir görmektedir. Bu tür insanların ağzından şu ifadeleri çok duymuşsunuzdur: “Ah, ne kadar geri bir milletmişiz!.. Meğer hayat Batı’daymış… Bizim ülkenin insanları âdetâ canlı cenazeler… Bu yığınların, yaşadıkları çağı yakalamaları mümkün değil… Hele Müslümanlık, o bütün bütün çağdışı… Biz, bu kılık ve kıyafetle varılabilecek yerlerin en yakınına dahi varamayız!.. Dünya başını almış göklerde dolaşırken, bizler bu sıkma başlarla hâlâ yerde yürürken de tökezliyoruz. Milletin yükselip çağıyla hesaplaşması düşünülüyorsa, bu, Batılılaşmadan geçer…” vs…

İşte bu düşünceler, merhametsiz yılların ve karanlık günlerin yabancılaştırdığı derbeder nesillerin düşünceleri ve bir dönemde heder olup gitmiş yığınların hezeyanlarıdır. O talihsiz günlerde bu hezeyanlara cevap veren bir baş yüce kamet vardır: İskilipli Atıf Hoca. O, “Frenk Mukallitliği ve Şapka” ismiyle yazmış olduğu eseriyle geri kalışımızın gerçek sebepleri üzerinde durarak hakikati haykırmıştır. Ne var ki, hak ve hakikate tahammülü olamayan yarasa ruhlular, sesini soluğunu kesmek için onu sudan bahanelerle idam sehpasına kadar götürmüşlerdir. Şimdi sizleri bu büyük dava adamının ibret dolu hayatıyla baş başa bırakıyoruz..

YETİŞTİĞİ ÇEVRE

Atıf Efendi Akkoyonlu aşiretinden ve İmamoğulları denilen aileden Mehmed Ali ağanın oğlu olup, 1292 hicri senesinde Çorum’un İskilip kazasının Tophane köyünde dünyaya gelmiştir. Annesi, Mekke-i Mükerreme’den göç etmiş Ben-i Hattap aşiretinden, Arap dedenin torunlarından Nazlı hanımdır. Altı aylıkken öksüz kalan Mehmed Atıf, dedesi Hasan Kethüda Efendi’nin himayesinde yetişmiştir.

TAHSİL HAYATI

Büyük babası Hasan Kethüda Efendi’nin himmetiyle evvela köy hocasından başladığı tahsiline 1891 yılından itibaren iki sene İskilip’te, müderris Hoca Abdullah Efendi nezaretinde devam etmiştir. 1893 Nisanında, ailesinin karşı çıkmasına rağmen İstanbul’a geldi ve medrese tahsiline burada devam etti. Meşhur Çarşambalı hocanın rahle-i tedrisine oturdu. Medresede daha çok ”İskilipli Mehmed” olarak anılırdı.

26 yaşında,1902′de medrese eğitimini iyi derece ile bitirdi ve aynı yıl açılan Ruus imtihanına(bir nevi mesleki kariyer sınavı) girerek, İstanbul müderrisliğini kazandı. Ertesi sene Fatih Camiinde ders vermeye başladı. Bu arada İstanbul Dar-ül Fünunu İlahiyat Fakültesine girdi ve 1905′te buradan mezun olarak, Kabataş Lisesi Arapça muallimliğine atandı.

MEYVELİ AĞAÇ

Mehmed Atıf Efendi Cumhuriyet döneminde olduğu gibi, Meşrutiyet öncesi ve sonrasında da çeşitli garazkârların yanlış tevil ve nazarları yüzünden taşlanıp durdu. Ama o bunlara tevekkülle sabretti, fazilet yemişleri vermeyi sürdürdü.

Meşihat-ı İslamiye dairesinde bulunan dersiamların mağduriyetini giderme konusunda yaptığı çalışmalar üzerine devrin Şeyhülislam’ı tarafından Bodrum’a sürüldü. Üzerinde yoğunlaşan baskılar yüzünden Kırım’lı İbrahim Tali Efendinin pasaportu ile gizlice Kırım’a geçti. Kırım’dan Varşova’ya kadar gitti..

Meşrutiyet’in ilanından bir hafta evvel İstanbul’a geri döndü. 1910′da medreselerin genel müfettişliğine getirildi. Bu sıralar Sebilürreşad, Beyan-ül Hak, Mahfel gibi dergilerde yazıları yayınlandı.

Fazileti ve ilmi İstanbul’un her tarafına yayıldı, hatta yurtdışına kadar taştı. Kosova, Plevne, Üsküp gibi yerlerden heyetlerin memleketlerinde yerleşmesi için yaptıkları ricaları, Kırım evkaf nazırlığı tekliflerini nazikçe geri çevirdi. Rivayete göre Japon büyükelçisi Baron Uşida kendisini ziyaret ettiğinde Atıf Hocaya şöyle söylemiş: “Sizin gibi birkaç hoca daha olsaydı, İslamiyet bütün doğuyu, bu arada Japonya’yı da fethederdi.”

Bilahare Çorum’dan mebus adayı olduysa da İttihatçılar buna mani olmuşlardır. 31 Mart olayında bir hafta tutuklu kaldı. Suçsuz olduğu tebeyyün edince serbest bırakıldı.

İttihatçıların entrikaları ile Mahmud Şevket paşanın öldürülmesi olayında dahli olduğu gerekçesi ile Sinop’asürüldü. Çorum, Boğazlıyan ve Sungurlu’da yaklaşık 1,5 yıl sürgün hayatı yaşadı. Sinop sürgününün canlı şahitlerinden emekli imam merhum Cevdet Soydanses Bey, Atıf hocayı şöyle anlatmakta: “Atıf hocayı ilk defa Sinop’ta gördüm. Küçük bir çocuktum henüz. İttihatçılar 600 kadar kişiyi Sinop’a sürmüştü. Aralarında babamla Atıf Hocanın da bulunduğu bu sürgünlerin mühim kısmı hoca idi, din adamıydı. Atıf Hoca çok efendi bir insandı. Sessiz, sedasız, ağzı çok iyi laf yapar, eli kalem tutardı. Bu sürgünden sonra İstanbul’a dönmüştü.”

Bahsi geçen iki hadisede de resmi makamlar, bir yanlışlığa kurban gittiğini, suçlu olmadığının anlaşıldığını ifade etmişlerdir. 1919 yılında Dar-ül Hilafet-i Âliye medresesi İbtida-i Dahil umum müdürlüğü ve Medreset-ül Kudat’ta Hikmet-i Teşriiyye dersi müderrisliğine getirildi.

Bu yıllardan itibaren Atıf Hocanın şöhreti iyice arttı. 21 Ocak 1926 tarihli Ankara İstiklal mahkemesi zabıtlarında Reis Kel Ali bu durumu şöyle ifade etmekte ve idam konusunda bize bir ipucu vermektedir: ”Fatih’in en tanınmış bir hocasıdır.”

CEMİYET HİZMETLERİNDE

Atıf Efendi içine kapalı, toplumdan uzak, kitapları arasında ördüğü kozasında yaşayan bir insan değildi. Eserlerine baktığımızda da her birinin bir toplumsal yarayı tedaviye, bir hayır hizmetine matuf hazırlandığını görürüz. Mesela, geliri donanma cemiyetine bağışlanmak üzere kaleme aldığı “Nazar-ı Şeriatta Kuvve-i Berriye ve Bahriyenin Ehemmiyeti Ve Vücubu” adlı eser o sıralar çok takdir toplamıştı.

19 Ocak 1919′da Mustafa Sabri, Bediüzzaman Molla Said Efendi, Ermenekli Saffet Efendi gibi arkadaşları ile beraber Müderrisler Cemiyetini kurdu ve ikinci başkanlığına getirildi. Bu cemiyet müderrislerin haklarını korumak ve aralarında dayanışmayı sağlamak üzere kurulmuştu. Daha sonra, cemiyet aldığı bir karar gereği ismini Teali-i İslam’a çevirdi ve halka açıldı. Mustafa Sabri Beyin Şeyhülislam olması üzerine, Atıf hoca cemiyetin başkanlığına getirildi.

Tahir-ül Mevlevi Bey, Atıf Hocayla ilk tanışmasını şöyle anlatıyor:”Fatih dersiamlarından İskilipli Mehmed Atıf Efendi 1336(1920) tarihlerinde İbtida-i Dahil medresesi umum müdürlüğüne getirilmişti ki, ben de orada müderris bulunuyordum. İttihat hükümeti tarafından nefy edilmiş ve birkaç sene sürgünde kalmış olan Atıf Efendi’yi o vakte gelinceye kadar tanımıyordum. Kendisi ile vazife sebebiyle görüştüğümde “Cemiyet-i Müderrisin” adı ile teşkil eylemiş olduğu cemiyete benim de dâhil olmamı teklif etti.”

İŞGAL GÜNLERİ

Memleketin kara günleriydi… Payitahta düşman çizmesi girmiş, vatan toprakları yüzyıllar sonra yeni bir haçlı işgaline maruz kalmıştı. Şairin dediği gibi

“Dost bî-pervâ felek bî-rahm ü devran bî-sükûn
Derd çoh hem-derd yoh düşmen kavî tâli’ zebûn”du.

İzmir’in işgali üzerine Teali-i İslam Cemiyeti bir protesto beyannamesi neşretti. 1922 yılı Ramazan ayında Saray’daki Huzur derslerine muhatap olarak katıldı. Huzur dersleri Ramazan aylarında, Saray’da, padişah huzurunda yapılan ve seçkin bazı âlimlerle saray erkânının katıldığı ilmi sohbetlerdi. Huzur’da doğrudan ders veren alimlere “mukarrrer” ders veren hocalara soru tevcih eden, ve kendisine soru sorulursa cevap veren hoca efendilere ise “muhatap” denirdi. Bu gelenek 1922 yılında son bulmuştu.

Bu sıralar Atıf hocanın Alemdar ve Mahfil’de yazıları yayınlandı. Bu arada şunu da belirtelim; Alemdar Gazetesinde 11 Nisan 1920′de Mustafa Kemal Paşa hakkındaki idam kararı yayınlanmıştı. Atıf Hocanın idamında burada yazı yazmasının etkisi var mıdır, bilemiyoruz.

Fakat tam bu sıralar cereyan eden bir başka hadise hocanın idam edilmesinde mühim bir amil olmuştur. İstanbul hükümeti Anadolu’daki Kuvva-i Milliye hareketine karşı halkın teveccühünü kırmak için bir fetva yayınlamış, ama Anadolu ulemasının karşı fetvası bunu boşa çıkarmıştı.

Bunun üzerine Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendinin marifetiyle Teali-i İslam cemiyeti namına yazılmış ve bastırılmış bir beyanname zorla Teali-i İslam cemiyeti idare heyetine imzalatılmaya çalışılmıştı. Ama Atıf Hoca ve Tahir-ül Mevlevi’nin şiddetle karşı koymaları üzerine de mühürsüz olarak Yunan uçaklarınca Anadolu’ya atıldı. Buna karşın, o zamanın Vakit gazetesinde Atıf Hoca tekzibname yayınladıysa da, Ankara İstiklal mahkemesi zabıtlarında okuduğumuza göre, bu beyanname Hocaefendi’ye karşı güdülen kinin mühim bir amili olarak zihinlerde kaldı. (Geniş bilgi için Tahir-ül Mevlevi’nin hatıralarının 73 ila 81. sayfalarına bakılabilir.)

CUMHURİYET DÖNEMİ YAZILARI

Atıf Efendi, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki yazılarında, Frenkleşme illetine tutulmuş Cenab Şahabeddin, Ömer Rıza Doğrul, Süleyman Nazif gibi zatlarla çeşitli mevzularda kalem münakaşalarına girişti. Yazılarını ve eserlerini incelediğimizde onun Şark ve Garb’da yazılan eserlere vukufu rahatlıkla anlaşılmaktadır. Yalnız şunu da hatırlatalım ki, merhum hocamız bazen muhataplarına çok sert bir üslup kullanmıştır. Mesela meşhur İslam seyyahı ve âlimi Abdürreşit İbrahim hakkındaki “Bir Müçtehid Taslağının Dalalet Ve İdlali” adlı yazısında olduğu gibi…

O, Ehl-i Sünnet vel Cemaat düşüncesinin yılmaz bir müdafaacısı ve kalesi idi. Tabii bu özelliği, onun İbn-i Teymiyye’den alıntılar yapmasına engel teşkil etmiyordu. Ona göre güzel bir fikir kimden gelirse gelsin alınır ve sahip çıkılırdı. Özelikle modernist düşüncelerin Osmanlı ülkesinin saçaklarını sardığı bir zamanda engin bilgisiyle bunlara karşı dimdik durdu. Şimdilerde memlekette cirit atan bir grup modernist, oryantalist mütercimi, ilmilik yaparak meşhur olmak isteyen zavallılar o zaman da vardı. Ama karşılarında Atıf Hoca ve emsali çetin ceviz ulemayı bulmuşlardı.

Beyan-ül Hak dergisinde bir yazısında Atıf Hoca bunlar hakkında şunları yazıyordu: “Vakıa şimdiye kadar İslam dini aleyhinde hasımlar tarafından hücumlar olmuş ve bu konuda pek çok küfür ve hezeyanlar neşredilmiş ise de, ulema-i kiram hazeratı ilmi satvetleri ile hepsini red ve iptal etmişlerdir. Son zamanda ise bir taraftan maddeciler, tabiatçılar, farmasonlar gibi İslam dininin en şiddetli düşmanları tarafından ilahi nurun mahvına çalışılıyor.

Diğer taraftan İslamiyet kisvesi altında türlü türlü küfür, hezeyan ve fesatlıklarla İslam dininin yıkılmasına çalışılıyor. Zamanımızdan ikinci zümreden olmak üzere bir takım müçtehid, istinbat melekesine malik imişler gibi içtihada yeltenmek ve hatta bütün Ehl-i sünnetçe Allah katında umum Ümmet-i Muhammed’den efdaliyetleri müsellem olan şeyhayn hazeratına(Hz. Ebubekir ve Ömer) dil uzatmak, dört imam gibi müçtehidin-i kiram ve fukaha-i izamı hatalı bulmak ve tahkir etmek, esası bütün müçtehidlerce kabul olunan dini meseleleri inkar etmek cüretinde bulunan dalalet ve idlal erbabının Müslümanları zehirlemekte olduğu maalesef görülmektedir.

Nitekim bunlardan evvel birisinin de hakkında nass varit olan kurban meselesinde içtihad hülyasında bulunduğu malumdur.”(Not: Hatırlanacağı gibi günümüz Türkiye’sinde de sözüm ona bir profesör böyle bir iddiayı önümüze sunmuştu; Tavuktan kurban olabilir diye…)

1923 yılında yayınladığı “Tesettür-ü Şer’i” ve 1924′de neşrettiği “Din-i İslam’da Men-i Müskirat” adlı eserleri ile “Atıf Efendi Kütüphanesi Neşriyatından” adıyla yeni bir serinin telifine başladı. Bu seriyi 10 sene içerisinde 50 kitaba ulaştırma azmindeydi. Üçüncü eser “Frenk Mukallitliği ve Şapka”dır. Dikkat edilirse, üç eser de devrin idaresini rahatsız edecek cinstendir ve devam etmesine meydan verilmemiştir.

FRENK MUKALLİDLİĞİ VE ŞAPKA

Atıf hoca 1924 yılında Frenk Mukallitliği ve Şapka kitabını neşretti. Yani Şapkaya dair kanunun kabulünden bir buçuk sene evvel. Tabii, diğer kitapları gibi neşretmeden önce onu da Maarif vekaletine gönderdi, izin hatta takdir aldı. Bu risale körü körüne Avrupa taklitçiliğini eleştiren bir eserdi. Atıf Efendi 32 sayfalık bu eserinde; Avrupa’nın ilim ve fennini almanın caiz, hatta lüzumlu bulunup, ama bizde yapılanın ise daha çok şuursuz bir batı taklitçiliği olduğunu, kılık kıyafette onlara benzemenin aslında ruhtaki bir bozuluşa alamet veya onun bedene aksetmesine sebebiyet vereceğini, bunun ise müstakil bir şahsiyet inşa eden İslam düşüncesine zıt düştüğünü, Resul-i Ekrem’in Ebu Davud gibi sünen kitaplarında geçen “Bir kavme benzemeye çalışan onlardandır.” hadis-i nebevisi ışığında izah etmeye çalışıyor ve şu hükmü veriyordu: “Bir Müslüman şiar ve alamet-i küfür addolunan bir şeyi zaruretsiz giymek ve takınmak suretiyle gayr-i Müslimleri taklit etmesi ve kendini onlara benzetmesi şer’an memnû ve yasaktır.”

Atıf Efendi, kitabını neşrettikten sonra bu eser hakkında bir tenkit kaleme alan Süleyman Nazif’e verdiği cevapta şöyle diyordu: “Risalede şapkaya dair olan bahisleri Fetava-i Hindiyye, Kadıhan, Bezzaziye, Muhit-i Burhani gibi muteber fıkıh kitaplarından ahz ile tercüme ettim. Meselenin ruhuna kendiliğinden bir şey ilave etmedim.”

Bu arada şunu da belirtelim ki, Atıf Efendi meselesinde iki jurnalciden bahsetmek doğru olacaktır;

1-Zeynelabidin; İsmi ile müsemma olmayan bu şahıs, medrese öğrencisiyken Atıf Efendiye haksız yere kin bağlamış bir ruh hastasıdır. Şapka inkılabı olunca çeşitli yerlere “filan şapka aleyhtarıdır” diye ihbarlarda bulunan bu zavallı, Atıf Efendinin asılmasında ve onca mazlumun zindanlarda sürünmesinde başlıca amillerden birisidir. Mesela, iğrenç bir hareketinden dolayı kendisini pataklayan ve medreseden kovan Nuruosmaniye Camii imamı Hafız Osman Efendi için; “Frenk Mukallitliği ve Şapka eserini Atıf efendi ile birlikte kaleme aldı” gibi iftiralarda bulunmuştur.

2-Süleyman Nazif: Bu edibimiz de daha önce oruç ile alakalı bir meselede kaleminin Atıf Efendi karşısında susması üzerine intikam için fırsat kollamış, Şapka risalesi yazılınca ”Bir Hocaefendiye cevap” adıyla vukufsuzca bir yazı yazmıştı. Atıf Efendi’nin mukabil yazısı ve cevabı üzerine daha sert karşılık vermiş ama bunu hocanın eli kolu bağlanıp, hapse gönderildiği sırada yayınlamıştır. Daha sonra da kendi iki makalesini maalesef-Atıf Hocanın verdiği cevabı araya koymadan- ”İmana Tasallut” adıyla neşretmiştir.

Süleyman Nazif adı geçen yazısında tehevvürle ve hakaretvari davranmış ve selef ulemasına ağır ithamlarda bulunmuştu. İşte bazı misaller: “Fetva kitapları İslam’a ayak bağı olacak satırlarla dopdoludur.” “Ben bile bugün usulden hüküm çıkarmaya ilmim yeterli olsa bin iki yüz senelik mezhebimin imamı olan Ebu Hanife’yi aradan hürmetle çıkartarak Peygamberim ve Allahımla yalnız kalacağım.” “Hicretin bin senesinden beri fıkıh ve fukaha bizde cehaleti çoğaltıp, istismar eden zararlı bir kuruluş ve bir sürü zararlı şahıslardır.”

Nazif bu yazısında Atıf Efendi için de ”dar düşünceli, cahil, Allah’ın haram etme yetkisini gasp eden” gibi seviyesiz ithamlarda bulunmuştu. Atıf Efendi bu hücuma mükemmel bir cevap verdi. İşte bir paragrafı:”Fıkıh ilminde ihtisas sahiplerinden bulunan ve sözleri her vecih ile itimada şayan olan muhterem zatların sözlerine mi Müslümanların itimad ve iman etmesi vacip olur, yoksa kendi itiraf ettiği vech ile 20′den 45 yaşına kadar 25 sene şüphe vadisinde dolaşıp ve diğer bir makalesinde itiraf ettiği üzere bu esnada bir çok kimseleri dalalete sürüklemiş olan, on bir senelik bir Müslüman olduğu halde, benim bildiğim bir sene içinde iki defa, dini zaruretlere taarruz eden, (biri orucun mükellefiyetinin vücubunu inkar, diğeri Hz. İsa’yı(as) tahkir ve tezyif etmiş olması) artık 25 sene dinsizlik, dalal ve idlal vadisinde yaşayan, on bir senelik İslamiyet zamanında da dini zaruretlere saldırmaktan geri durmayan Süleyman Nazif beyin Şapka hakkında vermiş olduğu hükümlere, fetvaları mı itimat etmeleri lazım geleceğine dair verilecek hükmü yine efkar-ı ammeye havale ederim.”

Bu konuda da sözü Tahir-ül Mevlevi’ye bırakalım: “Bir adam; dine, imana, peygambere hatta Allah’a karşı dil uzatabilir. Bu, onun vicdanına ait bir şeydir. Fakat dindar görünmemek şartıyla. Hem dindar, hem dine tecavüzkâr görünmek ya daimi nifaktır yahut gizlenemez bir deliliktir. Bana karşı Mevlana’yı takdis ettiğini söyleyen bir adamın, asrın en beliği gazel söyleyeni Muhyiddin Raif bey muvacehesinde onun, (haşa) Hüsameddin ismindeki oğlana abayı yakmış bir kallaş olduğunu ağıza alması, zekasının taşkın ve derece-i lüzumu pek aşkın bulunduğuna delalet eder. Bu gibilere acınır ve Allah şifa versin denilir. Lakin bir adamın en tehlikeli anında, sırf ilmi bir mübahasedeki mağlubiyetin hıncını çıkarmak için onun aleyhinde ve müdafaa edemeyeceği bir surette jurnal vermeye kalkışmak ne dinde hoş görülür ne dinsizlikte.”

Rahmetli Ali Ulvi Kurucu Bey, Son Şeyhülislamlarımızdan Mustafa Sabri Efendi’nin oğlu İbrahim Sabri Beyin bir dost sohbetinde bu meseleye değinişini şöyle anlatıyor: “Bahis Akif bey üzerinde devam ederken, İbrahim Bey, Akif Bey’in “Süleyman Nazif’e” adlı şiirinde onun için; “Ey tek kara gün dostu, bu hicranzede yurdun” demesi hakkında şunları söyledi; “Yahu, Akif Bey heyecanlarında mutedil, kızarak konuşmayan, sakin bir insandır. Süleyman Nazif Bey’e bu yüksek payeyi nasıl vermiş? Bunu İskilipli Atıf Hoca faciasından önce yazmış olmalı. Bu faciayı görseydi herhalde Nazif’e “kara gün dostu” demezdi. Süleyman Nazif iyi bir ediptir, şairdir, ama kararsız, hercaimeşrep bir adamdır. Çabuk kızar, çabuk sever, çabuk söver. Atıf Efendinin şehadetine de sebeb oldu derler.”

Beşir Ayvazoğlu, Faruk Nafiz Çamlıbel’den naklen M. Akif’in bu meseledeki tutumunu şöyle anlatıyor: “Faruk Nafiz, 1924 yazında Ali Rıfat Beyin konser provasını Nazif’in davetlisi olarak dinlemeye gittiği Hale sinemasında onu Akif’le samimi bir dostluk içinde görünce hayrete düştüğünü söyler. Çünkü Nazif’le Atıf Hoca arasında tartışma o günlerde iyiden iyiye şiddetlenmiştir ve hocanın fikrinde olması gereken Akif bir konser provasında Nazif’le birlikte Ali Rıfat Beyin bestelerini dinlemektedir.

Konserden sonra bir ara Nazif, “Atıf Hocayla aramızda geçen münakaşaya ne buyurulur?” diye sorunca, Akif tartışmadan haberi yokmuş gibi; “Ne münakaşası bu?” diye başka bir soruyla mukabele eder. Nazif; “Şapka münakaşası” der “Ben serpuşu değiştirmeli diyorum. O da değiştirmemekte ısrar ediyor.” Akif bunun üzerine şöyle bir cevap verir:” Serpuş değiştirmek bence mühim değil. Şapka da, kalpak da müsavi. Elverir ki kafaları değiştirmeli. Bunu yapabiliyor muyuz mesele burada.”

Sayın Ayvazoğlu bu meselede -şair tabiatından olacak- Nazif’e meyilli gibidir ki, kitabında merhum Atıf Efendiyi; “katı bir Müslüman” mağrur” “inatçı” olarak vasfediyor. Havada iddialar..

Süleyman Nazif, İskilipli Mehmed Atıf Hocanın şehadetinden bir yıl sonra 4 Ocak 1927′de zatürree’den öldü…

ŞAPKA İNKİLAPI VE TEPKİLER

1 Kasım 1925′te kabul edilen Şapka kanunu Anadolu’da yer yer protestolara sebeb olunca, hükümet demir yumruğunu kullanmaya karar verdi. Konya, Maraş, Giresun, Rize, Erzurum, Kayseri gibi şehirlerde halkın şapkaya direnmesi buralarda gezici İstiklal mahkemelerinin dolaşmasına sebep oldu. Bu mahkemeler sadece Erzurum’da 30 kadar idam hükmü verdi. Bu arada Şapka olaylarında etkili olduğu gerekçesi ile Frenk Mukallitliği ve Şapka kitabı toplatıldı ve müellifi hakkında inceleme başlatıldı. Hâlbuki müellif bu eseri Şapka kanunundan evvel neşretmişti. Kanunların ise geçmişe yönelik işlememesi bütün hukuk sistemlerinde en temel bir esastı ve bu bir güzel çiğnenecekti Atıf Hocanın mazlumiyet, mağduriyet, mahkûmiyet dakikaları artık gün sayıyordu…

TEVKİFİ

Ve nihayet beklenen oldu. 7 Aralık 1925′te tutuklandı. Ankara İstiklal mahkemesi tarafından Giresun’a gönderildi. Buradaki mahkemede suçsuz olduğu anlaşılıp beraatına karar verilmesine rağmen, İstanbul’a getirildiğinde salınmadı. Çünkü asıl mesele Atıf hocanın suçlu olup olmaması meselesi değildi. Suç olmasa bile icat edilecekti. Hani kurdun kuzuya “Suyu bulandırıyorsun” demesi hikâyesi vardır ya… Necip Fazıl’ın da dediği gibi artık onu mahkûm edebilmek için “Halis dindar olmak kabahati yüzünden asılacaksın” demekten başka çare yoktu.

İstanbul’a getirildiği zaman bitkin ve zayıflamış bir haldeydi. Tahir-ül Mevlevi anlatıyor: “Akşama doğru Atıf ve Nuruosmaniye imamı Hafız Osman Efendilerin getirildiklerini ve müdüriyet dairesine götürüldüklerini yine pencereden gördük. Her ikisinde de yol hali olmak üzere yorgunluk ve zayıflık vardı.”

Maznunlar tekrar yargılanmak üzere trenle Ankara’ya götürüldüler. Ankara’da hapishaneye sevk edilirken yanında bulunan Tahir-ül Mevlevi ile aralarında şöyle bir konuşma geçmiş: “Atıf Efendi ile aynı otomobile tesadüf etmiştik. “Geçmiş olsun” dedim. “Evet, kefeni yırttık. Bereket versin ki, Muharrem(Giresun’da Şapka olaylarının elebaşı olduğu iddiası ile asılan şahıs) ile tanışmıyordum” cevabını verdi.

Hapishane’de Hocaefendilere reva görülen muameleyi, Emin Saraç Hocaefendi Ali Haydar Efendi’den naklen bana şöyle anlatmıştı:

“Şunu da, Ali Haydar Efendi’nin kerimeleri Saide abladan duymuştum. “Bir akşam” demiş “kapıyı açtılar. Gardiyan; “Ali Haydar Gürbüzler çabuk çabuk” diye bağırıyor. Kalktık, gittik. “Ne olacak acaba? Yoksa son nefeslerimizi mi alıyoruz?” derken, bir koğuşun kapısını açtılar. Orada sarhoşlar, ayyaşlar, derbeder, çapulcu insanlar toplanmışlar.” Oraya atıyorlar. Ne yapsın istiğfar, salâvat ile o anki ahvale göre meşgul oluyor. Aradan bir iki saat geçtikten sonra kapı açılıyor, çağırıyorlar. Bu sefer Atıf Efendi’yi getiriyorlar. Orada tenekeler var, insanlar onlara abdest bozuyorlar. Odanın içindeki kokuyu düşünün. Orada saatlerce mahsus tutuyorlar, öyle muamele ediyorlar.”

İSTİKLAL MAHKEMELERİ

İstiklal mahkemeleri yargılamaları bana Karakuşi mahkeme fıkrasını hatırlatır: “Bir hırsız Kadı Karakuş’a gelir ve hırsızlık için girdiği evin sahibini şikâyet eder: “Kadı Efendi, evin penceresi çürükmüş; kaçarken düştüm ve kolum kırıldı” der. Ev sahibi, “pencereyi ben yapmadım, marangoz yaptı” diyerek, işin içinden sıyrılır. Marangoz, “pencereyi takarken, gözüme falanca kadının elbisesi ilişmişti” der. Kadın, elbiseyi boyayanı suçlar. Boyacı herhangi bir mazeret bulamayınca, Karakuş boyacının idamına karar verir. Ne var ki, boyacının boyu idam sehpasından uzun olduğu için yerine daha kısa boylu bir boyacı bulunur ve hüküm infaz edilir.”

Sadece şu husus bile İstiklal mahkemelerinin yargılamasının ne kadar gülünç olduğuna yeter; Ankara İstiklal mahkemesi azalarından sadece Rize mebusu Ali Bey ile, savcı Necip Ali Bey hukuk öğrenimi görmüştü. Reis Kel Ali(Çetinkaya) ve diğer azalar Kılıç Ali ile Reşid Galip beyler asker kökenli idiler. Zaten bunun çok da önemi yoktu. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun “Milli Mücadele Anıları” adlı eserindeki İstiklal mahkemeleri hakkındaki şu ifadesi çok şeyi açıklıyor: “Mübalağasız denilebilir ki, bunlardan her biri kendi başına bir Büyük Millet Meclisi, kendi başına birer diktatördü.”

Uğur Mumcu bu durumu sanki meşru gösterme gayreti içindedir: “Devrim bir şiddet olayıdır! Devrim, şiddet ile gelir… her devrim idam sehpalarıyla, giyotinlerle ile başlar; sonra evrim sürecine dönüşüp barışçı yöntemlerle gelişir. Hangi devrim kansız yapılmıştır? Hangi devrim toplumsal gerilimler yaşatmamıştır? Ve hangi devrim Cavit beyin haksız yere asılması gibi adaletsizliklere ve haksızlıklara yol açmamıştır?”

İstiklal mahkemeleri zabıtlarını incelediğimizde mahkemelerin hiç de Prof. Ergün Aybars’ın “İstiklal Mahkemeleri” adlı kitabında anlattığı gibi pembe bir çizgide olmadığı görünecektir. Misal olarak, mahkeme heyetinin maznunlara hitap tarzına birkaç numune verelim: “…İnkâr filan edeyim deme! Temyizsiz, istinafsız bir mahkeme karşısında bulunuyorsun. Ufak bir yalan söylersen okkanın altına gidersin.”

“Hocam ruhun karanlık.”

“Anlaşılıyor ki, İstiklal mahkemesi kanunlarına biraz daha şiddet lazım. Senin gibi muzır adamlara bir iki sual sorduktan sonra hemen hükmü vermeli.”

Mehmed Akif’in damadı, Aslen Burdur’lu olup Mısır’da doğmuş olan Ömer Rıza Doğrul’a: “Ne olursan ol! Türk vatanında, Türk vatandaşları arasında yaşamaya hakkın yok. Sana daha açık söyleyeyim mi? Kendimizden başkasının bu toprakta oturmasını istemiyoruz.”

“Bu Gürcülüğü, Araplığı, Çerkezliği ruhunuzdan ne vakit çıkaracaksınız bilmiyorum ki? Türkiye’de doğar, Türkiye’de büyür, burada yer, içersiniz. Niye yok Gürcüyüm, Çerkezim bilmem neyim dersiniz?”

İşte mahkemeyi yürüten heyetin fikir seviyesi… Bize şairin dediği gibi şöyle dua etmekten başka bir şey kalmıyor: “Kalmasın Allahım dünyada bir hakikat nihan.”

MAHKEME SAFAHATI

Atıf Efendi mahkemenin beraat vereceğinden ümitlidir. Zira bir suç bulunamamaktadır. Mahkemeye getirildikleri bir gün kendisiyle görüşebilen dostu Tahir ül Mevlevi bu durumu şöyle anlatmaktadır. “Burada Atıf Efendi ile bir parça konuşabildim. Teali-i İslam Cemiyetinin Anadolu’ya hiçbir beyanname göndermemiş olduğuna dair Vakit gazetesi ile yapılan ilanın para kesesinde gizlediği maktuasını mahkemeye gösterdiğini, beyanname cürmünden cemiyetin beri olduğuna dair olduğuna dair heyete kanaat geldiğini, şapka risalesini kanunun neşrinden bir buçuk sene evvel tab’ettirmiş olduğunu, ikinci defa basılmak şöyle dursun, ilk tabının tamamıyla satılmadığını ispat eylediğini haber verdi.

-Sonunu nasıl görüyorsun? diye sordum.

-”Cürüm bulunmadı ki ceza verilsin. Tabii beraat umuyorum” dedi.

Birkaç gün münferit koğuşuna konulmuşken oradan çıkarılıp 8. koğuşa getirilmiş olmasını da beraatına delil saydığını söyledi.

-Benim için ne düşünüyorsun? dedim.

-Ben Şapka risalesini yazmışken beraat ümidini beslersem, sen onu hakk-ı sarihin bilmelisin” cevabını verdi.

-İnşallah öyle olur mukabelesinde bulundum. Hoca hakikaten kurtulacağımıza ümit veriyor, bizim mahkemeye verilişimizin vehimden ileri geldiğine, biraz da o vehmi İstanbul polis idaresinin körüklediğine kani bulunuyordu.”

Hocaefendi’nin bu ümidi maalesef doğru değildi. Mahkeme bir suç bulabilmek için adeta yırtınıyordu. İşte mahkemeden bir sahne: Atıf Hoca: “Belgeyi arz ediyorum. Vakit gazetesinin 1034. nüshasında tekzibnamem duruyor. Şimdi bu durup dururken, bendenize vesika sormak bilmem nasıl olur?

-Sen bu tekzipnameyi ancak bir gizli maksat için yaparsın.

-Ne maksadı beyefendi?

-Çünkü gördünüz ki, bunlar Yunan tayyareleriyle atıldı ve aksi tesir yaptı. Anadolu halkı Milli Mücadeleye daha fazla destek vermiştir. Siz de bu kötü durumdan kurtulmak için bunu yaptınız.

-Eğer öyle olsa idi, onlarla beraber olurdum, cemiyete devam ederdim. Halbuki devam etmedim. Bu da bir delildir. Eğer bu düşünceniz akla gelebilirdi.

-Sus! Bizi çileden çıkarma! Hürriyet ve İtilaf’tan ve Mustafa Sabri’den destek alarak bu cemiyeti kurduğun buradan belli oluyor. Sen hala onlardan ayrıyım diyorsun. Biz budala olmalıyız ki, bu sözlere inanalım. Bol bol atıyorsun. Çıkarın.”

Mahkeme Hocaefendi karşısında aciz kalmış bu da onları iyice asabileştirmiştir. İşte bir başka numune: Atıf Hoca:

-Beyefendi bendeniz zat-ı âlinize resmi belge sundum ve Ferid Paşa hükümetini karşı kalemimle mücadele ettiğimi açıkça ispat ettim.

-Ne ile ispat ettin? Sıkılmıyor musun, bunu nasıl söylüyorsun? Biz senin söylediğin sözlere inandık mı? İnanmak mecburiyetinde miyiz?

Atıf Hoca: -Vakit gazetesinin 1134. nüshasında ki tekzibi kim yazdı?

-Ben de sana cevap verdim, bunu din perdesi altında kötülüklerinize daha fazla devam etmek için yaptınız.

-Beyefendi ben deli olmalıyım ki, kendi yaptığım işleri kendim yalanlayayım.

-Cemiyet namına rol yapıyorsunuz. Sana sorarım. Tüzüğünüzde vatan müdafaasına, mücadeleye dair ufak bir madde, bir fıkra göster.

-Beyefendi bu bir hayır cemiyetidir.

-Sus, sus bir parça utan. Saçın, sakalın ağarmış utanmak nedir zerre kadar bilmiyorsun”

Mahkemeye dair bazı hatıralar da şöyle; O sıralar adi bir suçtan Ankara İstiklal mahkemesine verilen bir zat, bir mahkeme arasında şahit olduğu manzarayı şöyle anlatıyor: “Atıf hocayı getirdiler. Kılıç Ali, Kel Ali ve Necip Ali ayağa kalktılar. Ellerinde şapkaları da var. Atıf Hocaya: “Hocam, bunu giymekte bir beis yoktur deyiver” dediler. Fakat Atıf hoca: “Hayır” dedi.

Bolu’lu Nizamettin Saraç Bey anlatıyor: “Zannedersem 1926 veya 27 seneleriydi. O sıralarda vazifem icabı Ankara’da bulunuyordum. Genç olmama rağmen İstiklal Mahkemelerini takip için verilen vesikalardan birini elde etmiştim. Bununla imkân buldukça celseleri takip ediyordum. Bir tesadüf eseri olarak Atıf Hocanın muhakemesinde de bulundum. Muhakemeyi reis sıfatıyla Kel Ali adıyla maruf Ali Çetinkaya yürütüyordu. Büyük bir hışımla hocaya dönerek: “Sen şapka aleyhinde bulunmuşsun!” dedi. Hoca sakin ve vakur bir tavırla: “Evet efendim. Şapka kanunu çıkmadan iki sene önce, şapkanın bir Müslüman kisvesi olmadığına dair bir risale yazmıştım.”dedi. Kel Ali: “Şimdi ne yapıyorsun?” diye sordu. Hoca: “Kanunlara itaat ediyorum” cevabını verdi. Bunun üzerine Kel Ali hiddetle bağırarak: “Sen bilmiyor musun ki şapka da bezdir, fes de bezdir” deyince hoca sükunetle: “Evet biliyorum, ancak hey’et-i hakimin arkasındaki bayrak da bezdir, lütfen o bezi kaldırınız da yerine bir İngiliz bayrağı asınız.” karşılığını verdi. Kel Ali hiddetlenmişti. “Ne diyorsun?”diye bağırdı. Hoca:”Şapka bir alamettir, adet ile alamet arasındaki farkı düşünerek o risaleyi yazmıştım.” dedi. Bunun üzerine celse tatil olundu ve savunmasını yapmak için mahkeme bir gün sonrasına ertelendi.”

Ve nihayet 2 Şubat 1926 günü, mahkemede müdde-i umumi Necip Ali Bey iddianamesini ve ceza taleplerini okudu. Tek idam isteği Babaeski müftüsü Ali Rıza Efendi hakkındaydı. Atıf Efendi 10 senelik sürgün(kürek) cezası istenen mazlumlar arasındaydı. Normalde mahkemelerdeki bir anane olarak, hâkimler savcının isteğinden fazla ceza vermezler, ya aynını ya da daha azını verirlerdi. Burada da durum öyle olacağını gösteriyordu. Ama bu hüküm ertesi gün ne hikmetse, Atıf Efendi hakkında değiştirilecekti. Mahkeme son müdafaaları dinlemek ve hükmünü vermek üzere ertesi güne tehir olundu.

ATIF HOCA’NIN RÜYASI

Bu meseleyi yazmak bana en zor gelen kısmı oldu bu çalışmanın. Zira, senelerdir insanların kabul ettikleri bir meselenin aksini savunmak kolay bir şey değil. İnsanlar ve özelde bizim halkımız sevdikleri kimseleri oldukları gibi sevemiyorlar nedense. Hele o zat bir kanaat önderi, bir irşad eri, bir yol göstericiyse. Hayali bir takım makamlar, usturevi hadiseler, rüyalar ile o şahsı sevmek daha cazip geliyor bize…

Türkiye’de birçok konuda olduğu gibi, İskilipli Atıf Hocayı da ilk defa maşeri vicdanda seslendiren o enfes üslubuyla merhum Necip Fazıl oldu. Çoğumuz Atıf hocayı onun “Son Devrin Din Mazlumları” adlı eserinden tanıdı. Kendisine bir kere daha rahmet diliyoruz.

Tabii, Üstad zaman ve şartlar gereği birçok mesele de olduğu gibi bu konuda da derin araştırma imkânını bulamadı. Daha çok kulaktan duydukları ile yetindi. Bu kitabını eleştirel bir gözle takip edenler bana hak vereceklerdir. Bir küçük misal vermek gerekirse; Din Mazlumlarında, Atıf Hocanın 1926 yılının bir sonbaharında evinden alındığı yazılıdır. Hâlbuki Atıf Efendinin idamı zaten 4 Şubat 1926′dır.

Necip Fazıl’ın naklettiği bir hadise de, Atıf Efendi’nin mahkemeden bir gün evvel müdafaasını yazarken, birden dalıp rüyasında Resulullah’ı(SAV) görmesi, Kâinatın Fahrinin(ASM): “Yanıma gelmek dururken ne diye müdafaa karalamakla meşgul oluyorsun?” buyurması üzerine, yazdığı müdafaasını yırtması hadisesidir. Necip Fazıl bunu parlak ifadelerle kitabında anlatmış, çoğumuzda bunu gözyaşları içersinde okumuşuzdur.

Elbette böyle bir rüyayı Atıf Hocanın görmüş olması çok güzeldir. Ama görmemiş olsa da bir şey fark etmez. Biz, onun, ağuşunu açıp kendisini bekleyen Peygamberimize kavuştuğuna, mazlumen şehid olduğuna yürekten inanıyoruz. Ama tarihi gerçekler böyle bir rüya hadisesinin olmadığına bizi itiyor gibi.

Şimdi delillerimizi sıralayalım;

1-Bu hadisede Atıf Efendinin yanında olduğu iddia edilen Tahir-ül Mevlevi Ankara’da hiçbir zaman Atıf hoca ile aynı koğuşu paylaşmadı.

2-Atıf Efendinin böyle bir rüya gördüğüne dair Tahir-ül Mevlevi’nin  hatıratında

hiçbir şey yok.

3-Tahir-ül Mevlevi’nin de belirttiği gibi, Atıf Efendi uzunca bir müdafaa yazmış ve bu, mahkemede okunmuştur. Aşağıdaki kısımda bunu görebileceksiniz. Aslında son gün müdafaa yapmayan müftü Ali Rıza Efendi’dir. (ayrıca bak: Ankara İstiklal Mahkemesi Zabıtları-s: 280-281) Tabii bir çok kaynakta bu rüya meselesinin anlatılması, hatta filimde yer alması da çok bir şey ifade etmiyor. Zira hepsinin kaynağı Necip Fazıl’ın aynı eseridir.

MAHKEMENİN SON GÜNÜ

Tahir-ül Mevlevi, Atıf Hocanın mahkemede son gününü şöyle anlatıyordu: “Atıf Efendi metin görünüyordu. Suud Beyin söylediğine göre gece sabaha kadar oturmuş, 8-10 tane eser-i cedid kağıdını doldurmak suretiyle bir müdafaaname yazmıştı. Yazılmışını görmediğim ve mealini öğrenemediğim o müdafaanamenin kıraati epeyce uzun sürmüştü ki, o mahkemede okunurken biz merdiven altında bekliyor, mahbesimizin kapısı kapalı olduğu için de okunan şeyi işitemiyorduk.

Ali Rıza Efendi müdafaaname yazmamış, verilecek hükme razı olduğunu söylemiş. Atıf efendi müdafaanamesini bizzat okumuş ve hitamında Reis beye tevdi etmiş.”

Muhakemeyi takip eden yazar Şevket Süreyya Aydemir mahkeme zulmüne olan tanıklığını şöyle anlatıyor: “Hükümlüler arasında sarıklı bir müderris göze çarpıyordu. Müderrisin başında fes ve sarık vardı. Cübbesi ve kıyafeti temizdi. Suçu, o sıralar yayınlanan şapka kanununa muhalefet etmekti. Fakat bu suç, bir takım ithamlarla da karışınca mahkemeden en ağır hükmü yemişti. Artık son saatlerini yaşıyordu. Hocanın yüzü sakindi. Metanetini muhafaza ediyordu. Yalnız dudakları kımıldıyor ve galiba bir dua okuyordu. Fakat eskiden kalpaklı ve şimdi hasır şapkalı zat, bu hükümle de kanmamış gibiydi. Bağırıyor, çağırıyordu. Acaba Hoca’yı bir tekmeyle merdivenlerden aşağıya yuvarlayacak mı diye bekledim. Fakat olmadı. Müderris, bu sözler üzerine kendisine değilmiş gibi bekledi. Sonra sağanak geçince yürüdü. Muhafızların arasında merdivenlerden indi. Önümüzden geçerken gene dudakları kımıldıyordu.”

ŞEHADETİ

4 Şubat 1926 Perşembe … Sabahın ilk saatleri… Eski meclis binası yakınlarındaki Karaoğlan çarşısı…Metin bir şekilde, dilinde dualarla idam sehpasına gelen Atıf Efendi kelime-i şehadetle bu dünya defterinin kapısını kapıyor ve “yevme tüble’s serair”( bütün sırların açığa çıkacağı gün) olarak Kur’an’da bildirilen dar-ı ahiretin, özel bir bekleme salonu olan şehadet kapısını çalıyordu. Allah Rahmet eylesin…

Ali Tahmilci Bey, Hocaefendi ile aynı cezaevinde yatan amcası Hasan Tahmilci beyin anlattıklarını şöyle naklediyor: “Mahkemeler bitmiş, kararlar verilmiş, her şey belli olmuştur. Hücrelerine çekilen hükümlüler, infaz anını bekliyorlar. Sırası gelenlerin kimisi kapıyı şaşırır, bacakları titrer, yürümekte güçlük çekermiş. Derken, sıra merhuma gelmiş. “İskilipli Mehmed Atıf” diye bağırmış bir görevli. Hoca metin ve mütevekkil… Ağır adımlarla, vakar içinde, dualar mırıldanarak yürümüş sehpaya.”

O gece hanımının gördüğü rüya şöyledir: “Bahçemizde kızı ile birlikte dikmiş olduğu çam ağacının dibinde hoca abdest almakla meşguldü. Kızı Melahat ona su döküyordu. Abdestini aldıktan sonra doğrulan hoca bize; “Ben artık gidiyorum. Sakın ağlamayın. Yalnız bana yedi Yasin okuyun” diyordu…

Nuri Saraç Bey, Atıf Efendinin mübarek nâşını idamının ertesi günü görenlerden: “Garip bir tesadüf ki, Hocanın muhakemesinin bittiği günün ertesi günü onu asılmış vaziyette eski Meclis’in avlusunda, iri yarı gövdeleriyle ve normal ebattan daha uzun bir darağacında sallandığına şahit oldum. Tesadüfen oradan geçiyordum. Hoca pırıl pırıl parlayan sakallı ve nurani yüzüyle, sanki hiçbir şey yokmuş gibi sallanıyordu.”

Onu idam sehpasında görenlerden biri de, yakın arkadaşı Tahir ül Mevlevi’dir. Mahkemeden beraat alan Tahir Bey o gün Ankara’da kaldığı otelde geceyi üzüntü ile geçirir ve sabah namazı sonrası dışarı çıktığında eski Meclis binasının önüne gelince ciğer parçalayan manzaraya o da şahit olur. Gerisini kendi kaleminden takip edelim: “Birdenbire gözüme ilişen bir manzara, beni olduğum yere mıhladı. Evet, eski Meclis önündeki meydanın ortasına iki tane sehpa dikilmiş, onların arasına da beyazlar giydirilmiş iki vücut çekilmişti. Yüzleri diğer tarafa müteveccih olan bu cesetlerden birinin Atıf Efendi olduğu, boyunun uzunluğundan ve hala görünen metin vaziyetinden anlaşılıyor, o refi vaziyetiyle merhum hayatındaki halinden yüksek görünüyordu. Bilâ ihtiyar gözlerimden yaşlar akarken dudaklarımdan da meşhur bir mersiyenin matlaı olan: “Uluvvün fi’l hayati ve fi’l memat Le-hakkun ente ikdü’l mucizat” (Sen hayatta da, ölümünde de yücesin. Gerçekten sen mucizelerden birisin) beyti döküldü.”

Cevdet Soydanses Bey de şunları ifade etmekte; “Atıf hocaya İttihatçılar da düşmandı. Sanırım idamında İttihatçıların bu eski kininin rolü de olmuştur. İdam edileceği sırada başında sarığı varmış. Kılıç Ali de orada… Kılıç Ali ağır bir söz sarf etmiş ve “Alın şu herifin başından sarığı” demiş. “Son sözün ne?” diye sorduklarında, sadece ”kelime-i şehadet” getirmiş… Atıf hocayı astıklarında kimsenin sesi çıkmadı. Diyanet işlerinde çok yakın arkadaşları vardı. Onlar da sustu. Kimse konuşamadı.”

Nasıl konuşacaklardı ki?…Bu ölümü göze alabilmek demekti. Ama o günden beri müminlerin vicdanında bir sızı olarak kaldı Atıf Efendi. Onu her anışımızda içimiz burkuldu, gözlerimiz doldu… Ona bu muameleyi reva görenleri Rabbimize havale ettik…

Memleketimizin değerli ilim adamlarından Hayreddin Karaman hocamız, Atıf Efendi’nin hazırladığı Mülteka Tercümesi’nin sadeleştirilmiş ve İslam Fıkhı adıyla yayınlanmış baskısına yazdığı Sunuş yazısında Atıf Hocaya karşı olan tavrı gösterir bir hatırasına değinmektedir. Hemşerisi olan Atıf Hoca merhumu gençlik döneminin “kahramanlarından biri” olarak tavsif eden hocamız şunları anlatıyor; “Onun şehid edilmesine sebep olan Frenk Mukallitliği ve Şapka isimli risalesini İmam Hatip yıllarımda, Çorum’un Cemilbey nahiyesinde bir evin çatı arasında bulduğum zaman çok sevinmiştim. Kitap, yağmur damlalarından biraz bozulmuş olmasına rağmen okunur durumda idi.

Evin sahibi Hocaefendiye “bu kitabın çatı arasında işi ne? Niçin diğer kitapların arasında değil?” sorusunu yönelttiğimde (1950′lili yıllardı) Müslümanların ve özellikle hocaların hâlâ korku içinde olduklarını verilen cevaptan anlamıştım; “Bu yüzden müellifini astılar. Kimin evinde ve elinde buldularsa, eziyet ettiler. Biz de yakmaya ve gömmeye kıyamadık. Çatı arasında sakladık.”diyordu.

Risaleyi hemen okudum. Eser, yazanın hem ilmine, hem de bir kültür mücahidi olduğuna açık bir delil mahiyetinde idi. Atıf Efendiye sevgim ve takdirim bir kat daha arttı.”

A.Hamdi Ertekin Bey anlatıyor: “Ömer Yüce’nin merhum babası, Atıf hocanın yanında okumuştu. Bir gün Ömer efendiye babasının Atıf hocanın idamıyla ilgili kendisine anlattığı bir şeylerin olup olmadığını sorduğumda şu cevabı vermişti: “O konu açıldığı zaman babamı bir ağlama tutar ve konuşamazdı.”

Bediüzzaman hazretlerinin talebelerinden Mustafa Sungur da 01.06. 2003′te kendisini ziyaretimizde şu hatırayı anlatmıştı: “Büyük Doğu’ da neşredilen, İskilipli Atıf hoca’ nın başına gelenleri anlatan yazıyı Üstad’a okuyordum. Bir ara baktım, Üstad gözlerini siliyordu.”

Son olarak Atıf Efendi’nin ders arkadaşı Şeyh Ali Haydar Efendinin bir sözünü nakledelim. Emin Saraç Hoca şöyle diyor: “Ali Haydar Efendi, Atıf Efendi ile birlikte 6 ay Ankara’da hapiste kalmış. Ne sıkıntılar çekildiğini anlatır, bir taraftan da elini dizine vurarak;

“Atıf Efendi kardeşimiz kazandı” derdi.

Muhterem Emin Saraç Hocaefendi, 02.02.2007 tarihinde Fatih camiinde bana bizzat şunları da anlattılar: “Ali Haydar Efendi İskilipli Atıf Efendi için “O azimetle amel etti, biz ruhsatla amel ettik” der, ellerini dizlerine vurur “Atıf Efendi kardeşimiz kazandı, biz kaybettik” derdi. Onlar ders şerikidir, beraber Çarşambalı Ahmet Efendi’den okumuşlar. O dönem öyle bir devir ki, zor şeyler geçirmişler. İnsan da zayıf.. Bazıları ruhsatla bazıları azimetle amel etmişler. Atıf Efendi hakkında bir şey daha diyeyim. Ali Haydar Efendi demişti ki: “Bir gece rüyamda görmüştüm ki, bir çocuk annesi tarafından nasıl okşanırsa Resulullah da(SAV) Atıf Efendi’yi kucağına almış, öyle okşuyor.”

Bu arada bir şeyi de hatırlatalım; Mahkeme zabıtlarını okuduğumuzda, bazı kimselerin, Atıf hocadan beri olduklarını, tasvip etmediklerini “Bu adam bütün tarikatlara karşıdır, ben ise Halidi tarikatındanım” demeleri gibi ifadelerini okuyup, o zatlar hakkında suizanna düşmeyelim… O şartları göz önüne getirelim… Hocaefendinin en yakın arkadaşlarından Tahir-ül Mevlevi bile, beraatı sonrası Kılıç Ali Beyle görüştüğünde, Ali Beyin; -Tahir Bey! Atıf Hocanın idamı hakkında ne dersin? demesi üzerine -Ne diyeyim efendim. Cürmü varmış ki, cezasını gördü” deme zorunda kalmıştır.

İDAM SONRASI AİLESİ

Acaba Hocaefendinin şehadetinden sonra ailesi ne oldu? Atıf Efendinin yeğenlerinden Bahaddin İmal Bey bu konuda şunları anlatıyor: “Tarihini pek hatırlamıyorum. Hatırımda kaldığı kadarıyla, Zahide hanımla,(eşi) Melahat hala(kızı) dayımın idamından sonra İstanbul’dan buraya(İskilip) geldiler. Köyde az bir müddet kaldılar. Burada kaldıkları müddet zarfında Zahide Hanım köydeki hanımlara Kur’an okuttu. Yanlarında Zahide hanımın kız kardeşinin oğlu da vardı, Semih adında. Köydeki şartlara intibak edemediklerinden tekrar İstanbul’a döndüler. İstanbul’da ne kadar kaldıklarını tam bilemiyorum. Fakat 1960′lara doğru tekrar köye döndüler. Zahide hanım bu gelişlerinde “Kızım, ben bir daha İstanbul’a dönemeyeceğim. Kendin için ise kararını kendin ver” demiş.

“Kelebekler Sonsuza Uçar” adlı filmde de gördüğümüz gibi, Melahat hanım da İskilip’te kalmış. 1989-90′larda 75–80 yaşlarında olan Melahat Hanım, babasının bir gece karanlık ruhlu adamlar tarafından evinden götürülmesi ile akli dengesinde hep gelgitler yaşamış. “Bu halim doğuştan değil. Polislerin babamı gözlerimin önünde evden alıp götürmeleri bende büyük bir korku meydana getirdi. Onu bir daha hiç görememem ise, beni yalnızlığa mahkum etti. Bu hal yaşadıklarımın eseri” demiş Bahaddin İmal beye…

Araştırmacı-yazar Hüseyin Yılmaz Bey bütün ısrarlarına rağmen görüşememiş bu dertli hanımla. ”Babam ölmedi, yaşıyor, gidin kendisi ile görüşün” diyormuş Melahat hanım… İnşallah şimdi, dünyada tadamadıkları rahatı yaşıyorlardır Atıf hoca ve ailesi…

Prof. Dr. Ethem Cebecioğlu, İskilipli âlimlerden merhum İbrahim Edhem Efendi’nin bu aile ile ilgilenmesi hususunda şunları yazmakta, “İdamından sonra, İskilipli Atıf Efendi’nin ailesi İstanbul’dan İskilip’e dönmüştü. Bu aile hem manen, hem de maddeten yaralıydı. Önceleri korku belası, hiç kimse bu aileye yardım edememişken, İbrahim Edhem Efendi elinden geleni esirgememişti. Gizlice yapılan para verme ve yemek pişirtip gönderme gibi insani ve dini destekler, Atıf Hocaefendinin ailesini bir nebze de olsa teselli etmeye yetmiştir.”

Atıf hocaya uygulanan zulüm akrabalarına da teşmil edilmiştir. Eskişehir’de Üstad Bediüzzaman hazretlerini evinde misafir eden ve el’an hayatta olan bir zat, bir sohbetimizde 1950′li yıllarda Eskişehir’de İskilipli Atıf Efendi’nin bir yakını ile tanıştığını anlatmıştı. Abdülmecit Efendi isimli bu zatın tırnaklarının hiçbiri yokmuş. Sebebi mi?…Atıf Hoca hakkındaki soruşturma sırasında kaybetmiş hepsini…

MEZARI NEREDE?

Bu mesele de, maalesef dramın bir başka parçası… Eskiden beri Atıf hocanın mezarı nerededir diye düşünürdüm. Meğer belli değilmiş… Emekli astsubay Hasan Sureykan şunları söylüyor bu konuda: “Merhumun mezarını araştıracak oldum. Fakat bulmak ne mümkün? Dikimevinden Mamak’a giderken yaklaşık bir kilometre ilerde, sağ tarafta askeri bir mezarlık var. Bu mezarlığın karşısında şimdi bir park var, bir zamanlar mezarlıktı. Merhum Atıf Hocanın mezarı da bu mezarlıkta idi. Buradaki kabirler 1954 senesinde yakınları tarafından Gülveren’de yapılan Asri mezarlığa nakledilmişler. Atıf hocanın yakınları sahip çıkmamışlar. Bu durumda mezarın bu parkta kaldığını ve park çalışmalarıyla ortadan kalktığını sanıyorum.”

Tesellimiz Hz. Mevlana’nın şu sözlerindedir: “Biz öldükten sonra kabrimizi arama. Bizim mezarımız Ariflerin gönüllerindedir.”

ESERLERİ

1-Mirat-ül İslam

2-İslam Yolu

3-İslam Çığırı

4-Din-i İslam’da Men-i Müskirat

5- Nazar-ı Şeriatta Kuvve-i Berriye ve Bahriyye

6-Tesettür-ü Şer’i

7-Muayenet üt Talebe

8- Medeniyyet-i Şeriyye

9- Frenk Mukallitliği ve Şapka

ESERLERİNDEN SEÇMELER

*** “Ehl-i Sünnet vel cemaat mezhebi haktır. Bundan başka mezhepler hep batıldır. Doğru değildir. Ehl-i Sünnet vel cemaat itikadı, Cenab-ı Hakkın Kur’an-ı Kerim ve Peygamberin(sav) hadis-i şerifleriyle beyan buyurdukları müstakim, doğru yol olup bu itikatta olanların itikatlarında bozukluk yoktur.”

*** Osmanlı devletinin kuruluş sıralarında fevkalade durumlarda sancak beyleri ve Ocak ağaları gibi milletin ileri gelenlerin görüşleri sorulur ve ona göre hareket olunurdu. Sonraları, meşveret adı ile meclislerde işlerin müzakeresi yapılmaya başlandı. Fakat çoğunlukla hükümetin satvetine mağlup olup, şeriatın tarifi şekliyle söz hürriyeti ve azarlayanın azarlamasından sakınmamak esaslarına dayanmadığından, hakkıyla fayda sağlanamadığı gibi, sultanların istibdatlarını ve onların keyfi muamelelerini de kaldıramamıştır.”

*** ”Zulüm üç kısımdır:

1-Allah Tealaya karşı icra olunur: Küfür(İnkar), Şirk, Nifak, İsyan gibi…

2-Halka karşı icra edilir: Halkın canlarına, ırzlarına, mallarına ve sair haklarına tecavüz gibi…

3-Kendi şahsına karşı yapılır: “bir şahsın, nefsi arzularına kapılarak dünya ve ahirette nefsi için zararlı hal ve hareketlerde bulunması gibi…

*** Tesettür-ü Şer’i gibi dini hükümler, esasen süfli medeniyeti ve terakkiyat-ı sefihaneyi yıkmak ve men etmek üzere vaz olunduğundan onunla içtimaı gayr-i kabil ise de, medeniyet-i fazıla ve hakiki terakkilere hiçbir suretle mani teşkil etmez. Çünkü medeniyet-i fazıla ulum, maarif, sanayi, ticaret ile hasıl olmuş olur. Hâlbuki tesettür-ü şer’i buna mani değildir.”

***Atıf Efendi Osmanlı medreselerinin gerileme sebeplerini bir yazısında şöyle sıralıyor:

1- Osmanlılar zamanında, ilim tahsili hususunda Seyyid(Cürcani) ve Sadeddin(Taftezani) mesleği, yani allamelik davasında bulunmak için her ilmi, her fenni öğrenmek ve bilmek usulü takip olunup, daha faydalı, daha semereli olan mütekaddimin ve eslaf mesleği yani ilmi şubelerinde birinde ihtisas kesbetmek usulünün terk olunması…

2- İlmin kaynakları mesabesinde bulunan eslafın eserlerini terk ve ihmal ederek, müteahhirin ulemanın kısa ve muğlak kitaplarının medreseler programında kabulü ile maksatlarını anlamak için şerh, haşiye, haşiyet’ül haşiye tedris olunarak, talim ve terbiyede suubet(güçlük) gösterilmesi

3-Ulum-u aliye(alet ilimleri denilen dilbilgisi dersleri) ve ibarelerin lafızlarının tahlilleri ile lüzumundan fazla vakit harcanıp, dini ilimler ve faydalı hakikatlere pek az iştigal olunması ve ilimlerin göğüslerde değil, satırlarda muhafazasına çalışılması

4-İlmiye mensupları maişetçe darlığa düçar olup, ilmi şerefleri ile gayr-i mütenasip ve mezelleti mucip bir çeşit maişete sevk olunmaları ve bu vesile ile de talebelerin zekilerinin memuriyet ve makam arkasından koşarak ilmi araştırmalarla meşgul olmaktan mahrum olmaları

5- İbn-i Kemal, Ebu Suud merhumlar ile bazı emsallerinden sonra riyaset ve idare-i ilmiyeyi ihraz ile ilmiyenin mukaderratını tedvir edenlerinehliyetsiz ve ilmiye mesleğine ruh verecek kabiliyetten mahrum olmalarıdır.”

***Ashab-ı Kiram hazretleri de rızkını talep konusunda son derece gayret gösterip de kendi el emeklerini yemeye ehemmiyet verirlerdi. Bu cümleden olarak Aşere-i Mübeşşereden Zübeyir bin Avvam hazretleri vefatında bin at, bin cariye geriye bırakmakla beraber, terk ettiği malların kıymeti büyük bir yekûn teşkil etmekteydi. Hz. Talha’nın Irak’ta mevcut olan emlak akarından beher gün bin altın, başka yerdeki mülklerden de pek çok irat hâsıl olmaktaydı. Abdurrahman bin Afv hazretleri de bin at, bin deve, on bin koyuna sahip olduğu halde vefatlarında terekesinin dörtte biri 84.000 altına ulaşmıştı. Hz. Osman da servet sahibi idi. Hatta vefatlarında bir milyon dirhem ve bir milyonu mütecaviz dinar terk ettiği rivayet edilmektedir. Artık bu kadar izahtan anlaşılıyor ki, zahid asla malı olmayan kimse değil, belki bütün dünya malı kendisinin olsa bile, mal ile kalbi meşgul olmayan kimsedir. İşte bunun için İmam-ı Ali(kv) hazretleri buyurmuşlardır ki; “Bir kimse yeryüzünde bulunan bütün şeyleri alıp onlarla Allah’ın rızasını murad ederse, Cenab-ı Haktan yüz çevirmiş sayılmaz.”

-KAYNAKLAR-

1-Son Devrin Osmanlı Uleması- Cilt:3- Sadık Albayrak- Milli Gazete Yayınları- İst–1980

2-İslam Ansiklopedisi- Cilt–22- İFAV Yayınları

3-İnkılâp Kurbanları- Hüseyin Yılmaz- Timaş Yayınları- İst–1991

4-Türk Basınında Mustafa Kemal Atatürk- Gazeteciler Cemiyeti Tayınları-İst:1981

5-Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi-Cilt:2- İsmail Kara- Risale Yayınları- İst:1986

6-Sahabeden Günümüze Allah Dostları -10. cilt- Şule Yayınları-

7-http:// www.patara.kolayweb.com

8- http://www.ulumulhikmekoeln.de/iskilipatif.htm

9-Son Devrin Din Mazlumları- Necip Fazıl Kısakürek- Büyük Doğu Yayınları-İst–2000

10- Ankara İstiklal Mahkemesi Zabıtları(1926)- Hazırlayan: Ahmed Nedim- İşaret Yayınları- İst:1993

11-Matbuat Âlemindeki Hayatım Ve İstiklal Mahkemeleri-Tahir-ül Mevlevi-Nehir Yayınları- İst–1991

12-Altınoluk Dergisi- Nisan 1988-Sayı:26 (Emin Saraç’la Röportaj)

13-Fasıldan Fasıla–1-M. Fethullah Gülen- Nil Yayınları-İzmir–1997

14-Şualar- Bediüzzaman Said Nursi-(12. Şua)- Envar Neşriyat- İst:1995

15-Gazi Paşa’ya Suikast- Uğur Mumcu-Tekin Yayınevi-İst–1993

16-İ.Atıf Hoca Niçin İdam edildi?-Âlem Yayıncılık-İst-

17-Yakın Tarih Ansiklopedisi–5. cilt-Akit Gazetesi Neşriyatı

18-Suyu Arayan Adam-Şevket Süreyya Aydemir- Remzi Kitabevi-İst-2003

19-Bir Fotoğrafın Uzun Hikâyesi-Beşir Ayvazoğlu- Kapı Yayınları-İst-2006

20-Mehmed Akif’in Mısır Hayatı- M. Ertuğrul Düzdağ-Şule Yayınları- İst-2005

21-İslam Fıkhı-Nehir Yayınları-İst–1994

22-Allah Dostları-Cilt:4-İbrahim Ethem Cebecioğlu-Alperen Yayınları-Ankara-2004

Daha önceki ilgili yazımız : http://www.sehidler.com/sehit/sehidler/turkiye-sehidleri/sehid-iskilipli-atif-hoca.html

Şehid Ahmet Zorlu – Ahmed Seyyaf

sehid-ahmet-zorlu-ahmed-seyyafSuriye’den gelen bilgiye göre; dün gece Esed güçlerinin hakim olduğu bir bölgeye direnişçilerin gerçekleştirdiği bir operasyonda 5 Türkiyeli mücahit şehid oldu.

Keskin nişancı atışı sonrasında kalbinden ve başından isabet alan Türkiyeli grubun lideri Yalovalı Ahmet Zorlu ve beraberindeki 4 mücahit çatışma esnasında şehit düştüler. 2 mücahidin de ağır yaralı olarak geri çekildiği bildirildi.

Hem Suriye’deki direniş için hem de Esad güçleri için önemli bir yere sahip olan Halep şehri dünyanın dört bir yanından gelen yiğitleri bağrına basmaya devam ediyor.

Dün gece Esad’ın ordusunun güçlü olduğu Halep’in bir bölgesine aralarında Türklerin de bulunduğu mücahidler zalim Esad ordusuna baskın gerçekleştirdiler.

Geceyi orada geçiren Mücahidler sabah namazlarını kılıp operasyona çıkmak üzere evden dışarı çıktıklarında evin etrafını sarmış olan Esad’ın Ukrayna’dan özel olarak getirttiği paralı askerlerden oluşan keskin nişancı timleri ve tanklar bu kardeşlerimize ateş etmeye başladılar.

Keskin nişancı atışı sonrasında kalbinden ve başından isabet alan Türk Grubunun Emiri Yalovalı Ahmet Zorlu kardeşimiz ve beraberindeki 4 Türk şehadete ulaştılar. 2 Mücahidin de ağır yaralı olarak geri çekildikleri bildirildi.

Ahmed Halil El Caberi nin Hayatı

ahmed-halil-el-caberi-nin-hayatiİşte, Kassam komutanı Caberi’nin hayatı

2011 yılına geldiğimizde ise, Caberi esir takası anlaşması çerçevesinde İsrail tarafına iade edilecek olarak Şalit’i bizzat gözetimi altında Refah kapısına kadar götürdü. Caberi’nin halk önüne çıktığı nadir anlardan birisiydi. Hakkında söylenenlere göre, kendisi kişisel güvenliğini düşmana hiç bir şans bırakmayacak şekilde ciddiye alıyordu. Hatta kendisi, halk önüne kesinlikle çıkmaz ve cep telefonu dahi taşımazdı.


Ahmed Halil El Caberi’nin (Ebu Muhammed) HAMAS’ın askeri kanadının Genel Komutanı olduğu düşünülüyordu ve İsrail işgal güçleri ve Şin Bet, kendisini katletmek için adeta fırsat kolluyorlardı. İsrail, kendisinin Filistin topraklarındaki işgaline karşı çıkanı, pasif olsun veya aktif olsun, tasfiye edilmesi gereken bir terörist olarak görür.

2004 yılında, direniş içerisinde oynadığı rolden ötürü İsrail tarafından Ebu Muhammed’e bir suikast organize edilmişti. En büyük oğlu Muhammed, kardeşi ve yeğenlerinden üçü, evlerine isabet eden bir İsrail füzesiyle vahşi bir şekilde katledildiler.

İsrail bir çok kez Filistinli direnişçilerin ailelerini masum olduklarını bildiği halde katletmekten geri durmadı, tereddüt etmedi.

Bu vahşi katliamların bir diğer örneği de Nizar Reyyan’ın ailesiyle birlikte katledilmesidir. İsrail, 2008 yılının sonunda başlayıp 2009 yılının başında biten operasyonun Gazze’de 1.400 insanı katletmiş ve binlercesini de sakat bırakmıştı. Katledilenlerin ve sakat bırakılanların pek çoğu masum sivillerdi.

El Caberi, aslen Hebron’un yerlilerindedi. 2007 yılında, HAMAS’ın Gazze’nin yönetimini fiilen eline almasında kilit bir rol oynamıştı. O süreçte Ebu Muhammed ile çalışanlar kendisi için, “Benzersiz bir organizasyon becerisine sahip, güvenlik konusunda kılı kırk yaran ve her türlü tedbiri alan ve kendi adına her türlü sıkıntıya katlanan birisiydi.” diyorlardı. Ayrıca, HAMAS’ın askeri kanat komutanı El Caberi, silahlarını niteliksel olarak ciddi şekilde geliştirmişti.

İsrail işgaline karşı gösterilen direnişteki ününe ve maharetine ek olarak, El Caberi HAMAS’ın üst düzey siyasi kanadında da oldukça anlamlı bir rol oynamaktaydı. İsrail saldırılarıyla şehid edilen Şeyh Ahmed Yasin, Abdulaziz Rantisi, İbrahim Makadme ve Yahya Ayyaş gibi siyasi ve askeri öncüleri takip eden yeni nesil Müslüman liderler arasında oldukça seçkin bir konumu vardı.

Ebu Muhammed’in siyasi ve askeri geçmişi Yasir Arafat’ın liderliğindeki Filistin Kurtuluş Örgütü’nün bir kolu olan El Fetih içerisinde başladı. 1982 yılında ilk tutuklanmış ve 13 yıl boyunca İsrail zindanlarında kaldı. Cezaevinde geçirdiği günler Caberi’yi dönüştürmüştü. Özgürlüğüne kavuştuktan sonra, seküler ve uzlaşmacı bulduğu El Fetih hareketinden ayrılarak (Oslo Anlaşması süreci) HAMAS’a katıldı. 2009 yılı geldiğinde ise Ebu Muhammed şöyle söylüyordu: Filistin ancak gerçek Müslümanlar eliyle özgürleştirilebilir.

“Filistin ilk ve en öncelikli İslami meselemizdir.Müslümanlar mutlaka Filistin’i zorla gaspeden Yahudilere karşı küresel bir cihad başlatacak..” diyordu Caberi. Ebu Muhammed, İsrail’i kastederek, “Arızi ve geçici olan bu mesele, er ya da geç halledilecek. Bu nedenle İsrail, gözümüze Müslüman Kürt lider Selahaddin Eyyubi’nin karşısındaki Haçlılar gibi görünmektedir.”

1998 yılında El Caberi, tekrar tutuklandı. Rivayete göre, Arafat’ın Önleyici Güvenlik Servisi, kendisini Yahudi yerleşimcileri taşıyan bir otobüse düzenlenen saldırıdan sorumlu tutuyorlardı. Bir yıl sonra tekrar serbest kaldı. Büyük olasılıkla, iki sebepten ötürü bu kötü muameleye tabi tutulmuştu. Hem HAMAS’ın Gazze şeridindeki yükselişinde kritik bir rol oynamış hem de Gazze’nin sahil şeridindeki FKÖ milislerini sahil şeridinin dışına çıkarmıştı.

2002 yılında, fiili olarak Muhammed Dayf’ın yerini aldı ve Şehid İzzeddin El Kassam Tugayları’nın lideri oldu. Dayf, İsrail Ordusu’nun düzenlediği suikastten ötürü ciddi şekilde yaralanmıştı. HAMAS’a göre, 10 yıllık liderliği için Caberi’ye teşekkür edilmesi gerekiyor. Çünkü Caberi döneminde askeri kanat daha profesyonel, daha disiplinli ve daha güçlü bir görünüm kazanmıştı.

ŞALİT HADİSESİ

El Caberi, özellikle Gilad Şalit’in esir alınması ve serbest bırakılmasına giden yoldaki müzakelerde oynadığı kilit rolle hatırlanacak. Gilad Şalit, Filistinli direnişçiler tarafından Gazze – İsrail sınırındaki bir karakolun basılması sonucu esir alınmıştı. Şalit’in esir alındığı operasyonda, 2 İsrail askeri de öldürülmüştü.

Şalit’in esir alınması sonrası İsrail, Şalit’in yerini bulmak ve kurtarmak için inanılmaz bir efor sarfetmesine rağmen muvaffak olamadı. İsrail’in bunca çabaya karşın başarısız olmasının sebebi ise Caberi’nin Şalit’e çok az kişinin ulaşabilmesini sağlayan güvenlik uygulamasıdır. Yaygın bir düşünceye göre İsrail sırf bu başarısızlığından ötürü, 2008 yılında esir askerini kurtarmak için Gazze’ye yönelik ağır bir saldırı başlattı.

Caberi, Şalit meselesinden ötürü İsrail’in kendisini ve ailesini öldürmek istediğini görmüştü. 2008 – 2009 yılları arasındaki Furkan Savaşı’nda İsrail, Caberi’nin evini bir füzeyle vurdu.

2011 yılına geldiğimizde ise, Caberi esir takası anlaşması çerçevesinde İsrail tarafına iade edilecek olarak Şalit’i bizzat gözetimi altında Refah kapısına kadar götürdü. Caberi’nin halk önüne çıktığı nadir anlardan birisiydi. Hakkında söylenenlere göre, kendisi kişisel güvenliğini düşmana hiç bir şans bırakmayacak şekilde ciddiye alıyordu. Hatta kendisi, halk önüne kesinlikle çıkmaz ve cep telefonu dahi taşımazdı.

Bununla birlikte, Şin Bet, en sonunda, daha sonra yakalanarak infaz edilen bir muhbirin verdiği bilgileri kullanarak Caberi’nin içerisinde olduğu aracı tespit etmeyi başardı. 14 Kasım’da, Caberi, Gazze’nin en büyük caddelerinden birisi olan Ömer Muhtar Caddesi üzerinde hareket etmekte olan aracının içerisinde katletildi. O, pek çok kez çok arzuladığını ifade ettiği şehadete kavuşmuş ve Allah tarafından şehid olarak seçilmişti. Kur’an’a göre adaletsizliğe ve zulme karşı mücadele ederken katledilenler ölmezler ve Cennet’e giderek sonsuz yaşama kavuşurlar.

Al-i İmran Suresi’nin 169 – 170. ayetlerinde şöyle buyurulur: Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler,Rableri katında Allah’ın, lütfundan kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak rızıklandırılmaktadırlar. Arkalarından kendilerine ulaşamayan (henüz şehit olmamış) kimselere de hiçbir korku olmayacağına ve onların üzülmeyeceklerine sevinirler.

Ahmed El Caberi, 15 Kasım’da binlerce kişinin katıldığı cenaze töreninin ardından Şeyh Rıdvan Kabristanı’nda binlerce Filistinli şehidin yanına defnedildi.

Şehid Seyyid Kutub un Hayatı (Biyografisi)

misir,sehitleri,sehidleri,seyyid,kutub,sehid,Hayatı,kimdir,eserleri,Resimleri,Videoları,Sözleri,siirleri,Mektupları,Vasiyeti,yoldaki,isaretler,cihad,musluman,kardesler,sehid,sehadet,mucadele,“Kalem sahipleri büyük işler başarabilirler, ancak yazdıklarını kanları ve canlarıyla beslemek şartıyla”

Kur’an’ı Hem Kalemiyle Hem Hayatıyla Tefsir Eden Bir Mücahid : Seyyid Kutub

Önder Bir Şahsiyet

Seyyid Kutub, 20. yüzyılın en büyük ve önemli düşünürlerinden biridir. O inancı uğruna tüm sıkıntı ve güçlüklere göğüs geren, hatta bu yolda canını vermekten dahi çekinmeyen düşünceleriyle, yaşantısıyla çevresine ışık saçan önder bir şahsiyettir.

Seyyid Kutub, Yüce ALLAH’ın: “Mü’minlerden öyle adamlar vardır ki, ALLAH’a verdikleri söz e sadık kaldılar. Onlardan kimi (ALLAH yolunda şehid edilmek suretiyle) adağını yerine getirdi, kimi de (şehid olmayı) beklemektedir. (Ahidlerinde) hiçbir değişiklik yapmamışlardır” (Ahzab, 33/23) ayetinde sözü edilen kişilerden olduğuna inandığımız ve çağın yetiştirdiği müstesna insanlardan biridir.
Dindar ve Seçkin Bir Aileye Mensuptu
1906′da Mısır’ın Asyut kasabasında doğan Seyyid Kutub aslen Arabistanlıdır. Dedesi Şeyh Vakur, Arabistan’dan Mısır’a göç etmiş ve burada çiftçilikle uğraşmaya başlamıştır. Dedesi ilim, takva ve güzel ahlakıyla ünlüydü. Anne ve babası da çok dindar ve takva sahibi insanlardı. Kutub, kendisi annesine ithaf ettiği “Kur’an-ı Kerim’de Edebi Tasvir” adlı eserinde, onun dinine ne kadar bağlı bir kadın olduğundan söz eder.

Seyyid Kutub, annesinin yoğun istek ve teşvikiyle küçük yaşlarda Kur’an’ı ezberledi. Babası İbrahim Kutub’a ithaf ettiği “Kur’an’da Kıyamet Sahneleri” adlı eserinde şöyle der: “Babamın en çok dikkat ettiği şey, bizim ruhumuza ahiret duygusunu yerleştirmekti.”

İlk eğitimini aile içinde aldıktan sonra, el-Ezher Üniversitesinde orta ve lise tahsilini yaptı. Daha sonra Daru’l-Ulum Fakültesi’ni bitirdi. 1933′te aynı fakültede edebiyat dalında öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. O dönemde “Yeni Fikir” adı altında bir dergi çıkardı. 1941′de sosyoloji doktorası yapmak üzere Maarif vekaleti tarafından Amerika’ya gönderildi. Yine aynı dönemlerde Müslüman Kardeşler cemaatiyle birtakım ilişkilere girmişti. 1945′te Amerika’dan döndükten bir süre sonra da, tamamen bu cemaate katıldı.

Cahiliyeden Hidayete

Seyyid Kutub’un hayatı, iki döneme ayrılır:

Birincisi, ALLAH’a olan inancını da koruyarak, sosyalizme yöneldiği ve daha çok edebi çalışmalara ağırlık verdiği dönemdir ki, kendisi bunu “cahiliye dönemi” olarak adlandırır. Bu dönemde “Dikenler”, “Köyden Bir Çocuk” ve “Sihirli Şehir” adlı üç romanı yayınlanmıştır.

İkincisi, İslami fikir ve anlayışının derinleştiği ve olgunlaştığı ve Müslüman Kardeşler’e katıldığı dönemdir.

Zulüm ve İşkence

Seyyid Kutub, 1954′te tutuklanarak askeri hapishaneye kondu. Hapishane cellatları tarafından ağır işkencelere maruz kalması sonucunda mide ve bağırsak kanamasına maruz kaldı. Buna rağmen cellatlar eğitilmiş köpeklerle onu kovalıyor, hastalık ve yorgunluktan dolayı bir an bile koşamadığı zaman köpekler vücudunu parçalıyordu. Mahkemesini izlemek amacıyla Mısır’a gelen insan hakları temsilcisinin Seyyid Kutub’un vücudundaki işkence izlerini görmemesi için mahkemesi ertelendi. İnsan hakları temsilcisinin Mısır’dan ayrılmasından iki hafta sonra Kutub, mahkemeye çıkarılarak 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Hapiste on yıl kaldıktan sonra sıhhi sebeplerden dolayı serbest bırakıldı. Ama kendi evinde zorunlu ikamete tabi tutuldu.

1965′te “Yoldaki İşaretler” adlı eserinden dolayı tekrar tutuklanan Kutub, bu kez üç – dört hastalığa birden yakalanmış, yaşı da 60′a dayanmıştı. Cellatlar tam dört gün boyunca onu bağladılar, yiyecek ve içecekten de mahrum bıraktılar. Su istediğinde cellatlar suyu getiriyor ancak ona vermiyor, daha fazla eziyet çektirmek için getirilen suyu gözleri önünde yere döküyorlardı. (1) Yapılan bunca işkenceye rağmen onu davasından vazgeçiremeyince bu kez psikolojik işkence yapmaya başladılar. 25 yaşındaki mühendis yeğeni Rıfat Bekr eş-Şafii’yi getirerek gözleri önünde ona akıl almaz işkenceler yaptılar. İşkencelere dayanamayan Rıfat dayısının gözleri önünde şehit oldu. (2) Bu yolla da Kutub’u vazgeçiremeyince bu kez Azmi adındaki diğer yeğenini getirerek abisi Rıfat gibi şiddetli işkencelere tabi tuttular. Az daha o da abisi gibi şehit olacaktı. Cellatlar bununla da yetinmeyerek Şehit Rıfat’ın annesi Nefise Kutub ile Seyyid Kutub’un diğer kız kardeşi Emine Kutub’a da dehşet verici işkenceler yaptılar. Oğlu Rıfat şehit edildikten sonra Nefise hanım serbest bırakıldı. Kız kardeşi Emine Kutub’un tutukluluk hali ise devam etti. Daha sonra sözde mahkemeye çıkarılan Emine Kutub 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı ve bir bölümü askeri hapishanede diğer bölümü de Kanatir cezaevinde olmak üzere toplam altı yıl dört ay hapis yattıktan sonra serbest bırakıldı. (3)

Seyyid Kutub, Müslüman Kardeşler’den Ayrılmamıştır

Seyyid Kutub’la ilgili önemli bir yanlış iddia da onun şehadetinden önce Müslüman Kardeşler cemaatiyle irtibatının kesildiği veya bu cemaatin onun yolunu terk ettiği, cemaatin içinde ona karşı anlayışların geliştiği iddiasıdır. Onun şehadetinden önce bu cemaati terk ettiğine dair hiçbir delil yoktur. Varlığı bilinen bir şeyin yok olduğunu ispat etmek için yok olduğunun delillere dayandırılması gerekir. Kaldı ki onun kardeşleri ve kendisini yakından tanıyanlar böyle bir şeyin olmadığını ifade etmişlerdir. Cemaat içinde de Seyyid Kutub geçmişte olduğu gibi sevilmekte, kitapları tavsiye edilmekte, tefsiri eğitim programlarında okutulmakta ve davasına her zaman olduğu gibi sahip çıkılmaktadır. Ben Müslüman Kardeşler cemaatinin ileri gelenlerinden ve taban kesiminden yüzlerce insanla görüştüm. Birçoklarına Seyyid Kutub’la ilgili iddiaları özellikle sordum. Seyyid Kutub’u reddeden, onu karşısına alan bir tek kişiye rastlamadım.

Seyyid Kutub’un kız kardeşi Hamide Kutub’un bildirdiğine göre, Üstad şehadetinden kısa bir süre önce ona şöyle demiştir: “Şayet Hasan Hudeybi’yi (İhvan’ın o zamanki genel mürşidi) görürsen benden ona selam söyle ve kendisine, onun zarar görmemesi için insanın tahammül edebileceği bütün zorluklara tahammül ettiğimi söyle.” (12) Ayrıca yine hapishanede kendisine idam kararı haberi ulaşınca şöyle demişti: “ALLAH’a hamd olsun on beş yıldır şehadete ulaşmak için çalışıyorum. (O zaman İhvan’a katılmasının on beşinci yılıydı.) ” (13) Yani o Müslüman Kardeşler cemaatinin saflarında verdiği mücadelenin tümünü bir bütün olarak değerlendirmiş ve bu dönemi şehadete ulaşmak için çalıştığı dönem olarak nitelemiştir. Cemaatten ayrıldığını ima edecek bir söz dahi sarf etmemiştir. Bütün bunlar da gösteriyor ki o, şehadetine kadar Müslüman Kardeşler içinde faaliyet göstermiştir.

Bu yöndeki iddiaların kaynağı Müslüman Kardeşler’e karşı olanların Seyyid Kutub’u onlardan görmek istememeleri dolayısıyla uydurdukları yalanlardır. Belirttiğimiz üzere Müslüman Kardeşler cemaati de, Seyyid Kutub’u sağlığında bağırlarına bastıkları gibi şehit edilmesinden sonra da onun fikirlerinin bayraktarlığını yapmış, asla onun düşüncelerinin yayılmasını önlemeyi amaçlayan bir tavır içine girmemişlerdir.

“Zalimlerden Özür Dilemem”

Caniler burada zikrettiğimiz ve zikredemediğimiz onca işkenceye rağmen Seyyid Kutub’u davasından vazgeçiremeyince diğer kız kardeşi Hamide Kutub vasıtasıyla kendisiyle pazarlık yapmaya başladılar. Caniler Hamide Kutub vasıtasıyla kendisine şu teklifte bulundular: “Şimdiye kadarki söz ve hareketlerinde yanıldığını beyan ederek Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır’dan özür dilediğin takdirde, idam hükmünü bozacak ve seni serbest bırakacaktır.” Hamide Kutub, ağabeyinin affedilmesini ve yaşamasını çok istiyordu. Bu yüzden de teklifi kendisine iletti. Üstad Kutub’un cevabı gayet açık ve tavizsizdi: “Eğer idamı hak etmiş olarak hakkın emri ile ipe çekiliyorsam buna itiraz etmek haksızlıktır. Eğer batılın zulmüne kurban gidiyorsam, batıldan merhamet dileyecek kadar alçalamam!..”

Bu sözleri onu ebedileştiren, tüm İslam aleminde örnek ve önder bir mücahit olarak tanınmasına vesile olan sözler olmuştur. Onun dünyevi bedeni idam yoluyla öldürülüp toprağa gömüldü, ama gösterdiği kararlılık fikirlerini kendisine yönelen inanç sahiplerinin önünü açan bir meşale kıldı.

Seyyid Kutub, eş-Şeyh Abdülfettah İsmail ve MUHAMMED Yusuf Havvaş’la birlikte idama mahkum edilmişti. İdam kararı 29 Ağustos 1966′da infaz edildi.

(vahdet.com.tr – Ahmed Varol)

Aziz Şehid Prof.Dr.Seyyid Kutub’un Şehadeti’nin 40. yıldönümünde kutlu imamı vefa ve sonsuz minnetle anıyor,O’na ve İslam’ın tüm şehidleriyle olan ahdimizi, misakımızı bir kez daha tazeliyoruz.

Çağdaş Firavun Nasır’ın mahkeme heyeti onu idama mahkum ettiğinde Üstad’ın ağzından şu sözler dökülmüştü: “Eğer ALLAH kanunu ile mahkum edilmişsem ben Hakk’ın hükmüne razıyım. Eğer batıl kanunlarla mahkum olmuşsam ondan çok daha üstün bir düşünceye sahip olduğum için batıldan ve münafıklardan merhamet dilemem. ALLAH’a şükürler olsun ki on beş sene cihad ettikten sonra bu mertebeye ulaştım.Ben ALLAH yolunda yaptığım iş için asla özür dilemem.Namazda ALLAH’ın birliğine şehadet eden parmağım asla bir tağutun hükmünü onaylayan tek bir harf bile yazmayacaktır”

ŞEHADETİN KUTLU OLSUN EY ŞEHİD!

Şehid Abdülkerim Yılmaz’ın Hayatı (Biyografisi)

sehid-abdulkerim-yilmazin-hayati-biyografisiAbdülkerim Yılmaz 20 Ağustos 1993 Hakkari

Yüksekova Ericik Köyü Şehidleri    20 Ağustos 1993 Hakkari

Zahir Yılmaz

Mehmet Reşid Yılmaz

Mehmet Yılmaz

Yıl 1993…

19 Ağustos’u 20 Ağustos’a bağlayan gece saat 11’de Yüksekova’nın 10 Km. kuzeybatısında bulunan Ericik (Silord) Mezrası’na, sayıları 20 ile 30 arasında olduğu tahmin edilen bir gurup PKK’lı tarafından, baskın düzenlendi.

Güzel, sakin bir yaz gecesinde; insan avcıları, hain-satılmış emperyalizm uşakları, PKK katilleri yine can aldı götürdü.

Silord, İslami değerlere bağlı ve İslam’ı hayata hâkim  kılma mücadelesi veren insanları barındırdığı için, PKK’nın hedef listesindeydi. Eskiden beri, Müslüman köy ve köylülere alerji duyuyorlardı. Bu hususta da son derece şiddetli ve şirretçe bir hazımsızlık içindeydiler. Çünkü, kendileri açıkça söylüyorlardı: “Bizim için en büyük tehlikeyi, Müslümanlar oluşturuyor.”

Zahir Yılmaz Amca’ya ait evin etrafını saranlar; bir ellerinde bombalar, öbür ellerinde Kalaşnikof, aç kurtlar gibi kan kusuyorlardı. Kadınlar, önlerine Kur’an-ı Kerim’i getirdiler.  Kur’an’ı tekmelediler. “Budur en büyük düşmanımız, bizi gerileten de zaten bu kitabtır.” dediler.

Kur’an-ı Kerim’e ve İslami değerlere dil uzatılırken; kadınlar çocukları yavaş yavaş mezra dışına çıkardılar. PKK canilerinin gayeleri, mezranın sakinlerini çoluk çocuk, ihtiyar demeden; hunharca, fir’avnvâri bir şekilde katletmekti. Ondan sonra Kur’an-ı Kerin’in içinde bulunduğu odayı, ateşe verdiler.

65-70 yaşlarındaki Zahir Yılmaz Amca, sonra Zahir Amca’nın oğlu Mehmet Reşid, yeğeni Abdülkerim ve Kardeşi Mehmet’i enselerine silah dayamak suretiyle; Zahir Amca’ya ait Toros marka arabasına zorla bidirdiler. Mezranın biraz ilerisine götürüp, arabanın içinde; her birine yüzlerce kurşun sıkarak, Nemrûdi yöntemlerle, kahpece şehid ettiler. Şehid edildiklerinde, yüksek tekbir sesleriyle, ruhlarını Allah (c.c)’a teslim ettiler.

Bu din ve Kürdistan halkının düşmanları, bununla yetinmeyerek cenazeleri, arabayla birlikte, tepeden yuvarladılar. Artık, şehidlerin cenazeleri tanınmaz hâle gelmişti.

Geçtiğimiz günlerde, kaçıncısı olduğu bilinmeyen bir katli’âmla yine yüz yüze gelen Yüksekova ve Çukurcalı halk; evlerini terk edip, sınıra doğru, göç etmeye başladılar. Bir tarafta PKK’nın cinayetleri, diğer taraftan TC güvenlik (!) güçleri… Özgürlük (!) hareketiyle, ana şefkati yan yana gelince, gûlistan harab olur. Yüksekova ve Hakkari’nin diğer ilçeleri, çok defadır, bu tip kalleşçe saldırılara maruz kalıyor. Her seferinde aynı taktik: PKK ilçeye girip, bir-iki yere ateş ediyor ve ardından güvenlik (!) güçleri de bunu fırsat bilip, hemen bombardıman ve taramaya başlıyorlar.

Aralarında çok ciddi bir işbirliğinin olduğu, göze çarpıyor. Geriye kalan her şey, tamamen aldatmaca, yalan… Müslüman halkın namusunu pây-i mal etmeyi, İslami değerlere alçakça ve Nesince saldırmayı adet hâline getirip; mücadele(!)lerinin ekseni durumuna sokmuşlar. Örnek mi istersiniz, ‘Kur’an-ı Kerim’i tekmelemeler, yere atmalar; hep Milli Şef iktidârının kalıntıları değil mi?’

Bu gün Kürdistan’da mazlum ve savunmasız halk TC’nin de PKK’nın da aldatmacalarına doymuştur. Kepenk kapatmalarından, gösteri yürüyüşlerine kadar, PKK’nın yaptığı her eylemde; silah zoruyla, insanlara kendini dayatması; bunun yanı sıra güvenlik (!) güçlerinin de, acıma duygusundan yoksun saldırıları, bunun üzerine tuz biber ekiyor. Ve, mazlum savunmasız halktan insanlar, seslerini yükseltmeye başladılar: “ Her iki taraf da, dinimize hakaret ediyor ve her iki taraf da bize zulmediyor. Öyleyse, hiç birine uymuyoruz. Şeri’ât  için olsa, canımız fedâ olsun; ama bu, şeri’âta karşı olan güçler için, niçin canımızı verelim ki?” diyorlar. Bölgede yaşanan zulümden ötürü, itiraz potansiyeli her geçen gün artıyor.

Ama bakalım, mazlum ve Müslüman Kürt halkını, hangisi önce bitirecek. Katli’âmda yarışa girercesine, bir eylemlilik içerisine giriyorlar. Mazlum Kürt halkı, bu amansız saldırılara karşı; Kur’an, Tekbir ve dua silahına sarılmaktan başka bir alternatife sahip değil… ve bu alternatif, gün geçtikçe gönüllerde kendine yer buluyor. Mazlum ve Mustaz’af Kürt halkı; Allah’tan, Rasülü’nden ve şanlı inqılapçılardan başka yâr ve yardımcı olmadığını çok iyi biliyor artık! ‘Be’de Xerabi’l Kürdistan’

Ey Allah yolunun şehidleri!

Şehadetiniz kutlu olsun!

Şehadetiniz, yolumuza ışık tutacaktır!

Onurlu yolunuzu, kanımızın son damlasına kadar sürdüreceğiz.

Şehadet iftiharımızdır.

 

ŞEHADET XELASÎYE Dİ RE’YA İSLAMEDE ŞEHİD BÛN ARMANCE MEYE

BİJÎ İSLAM!

BijÎ TEKOŞINA MUCAHİDE İSLAME Lİ HEMBERETAĞUT Û ZOR.

DESTAN Û KEDXWARE RENPEREST Û XWİNMİJE İSLAME !

BİMRİN ZORDEST Û ZORKÂR EDİ NEMA Jİ WERJİYAN

BİJİ ŞİYARBÛNE GELAN BOY AZADİYA QUR’AN !

 

Yüksekova’lı (Müslümanlar adına) / Dilbixwin

YÜKSEKOVA (GEVER)

Kaynak: Hira Dergisi Sayı: 6 / 1993 Sayfa: 26

Şehid Abbas Turan’ın Hayatı (Biyografisi)

sehid-abbas-turanin-hayati-biyografisi

Abbas Turan
03 Aralık 1993 Diyarbakır
1975 yılında Diyarbakır’ın Ergani İlçesi’nde dünyaya geldi.
İlk ve ortaokulu Ergani’de okudu. Bu sırada, Kur’an eğitimini de tamamladı.
1989 yılında Diyarbakır’a gelerek, Burhanettin Yıldız Endüstri Meslek Lisesi’nin Elektronik ve Bilgisayar bölümüne başladı.
İslami mücadele saflarına, lise yıllarında katıldı. 1992 yılında, Dicla Üniversitesi Bilgisayar Programcılığı Bölümü’nü kazarak, yükseköğrenime başladı.
Mütevazi ve muttaki olmakla tanınıyor, kendisine gıbta ile bakılıyordu. O’nunla teşriki mesai yapanlar, konuştuğuna çok az şahid olurlardı. Konuşmaktansa, düşünmeyi tercih ediyordu.
1993 ortalarında, cami çıkışında yiğitliğini sindiremeyen zalimlerin satırlı saldırısına uğradı. Bu saldırıyı, hafif bir yarayla atlattı. Bundan sonra, zalimler tarafından, sürekli rahatsız ediliyordu. Takip, tehdit ve tahkirlere uğrayan Şehid Abbas; tüm bunlara karşılık, ağırbaşlılığını muhafaza ediyor ve İslami mücadelesinden, hiçbir taviz vermiyordu.
03.12.1993 Cuma günü saat 14.00 sularında, Ergani’deki evinden çıkarken; zalimlerin kalleşçe silahlı saldırısı sonucu şehadete kavuştu. O’nun en büyük arzusu buydu. İslami şuur sahibi olduktan sonra, namazlarını huşû içinde kılmaya azami dikkat gösteren Şehid Abbas; sanki şehadete hazırlanırcasına, üç aylarda nafile orucu tutuyor; İslam’ın takva boyutuna sıkı sıkı sarılıyordu. ‘Yiğitlik, cesaret ve fedakârlık’açısından da, örnek bir kişiliği vardı.
Şehadete ‘koşan’ uzun soluklu bir koşucuydu. Miras olarak, sadece ve sadece davasını bıraktı. Zalimlere karşı, nasıl direnileceğini bıraktı.
O’nu şehid edenler bilsinler ki, O’nun yolu tüm mazlum Müslümanlar tarafından, sürdürülecek ve şerefle taşıdığı aziz İslam sancağını, kanlarının son damlasına kadar, yere düşürmeyeceklerdir.
Zalimler, zulümlerini sürdükleri müddetçe, mazlumlarla zalimler arasında akan ‘Kan Nehri’ coşacak ve zalimler, bu kanda boğuluncaya dek, mücadele devam edecektir!.

Kaynak: Hira Dergisi Sayı: 10 / Ocak 1994 Sayfa: 13

Şehid Doktor Abdulaziz Rantisi Kimdir ?

sehid-doktor-abdulaziz-rantisi-kimdirAbdulaziz Rantisi, hayatını çile ile dolduran, kendisini Filistin’e adayan, beklediği gibi hayata gözlerini yuman bir Filistin lideriydi.

Abdulaziz Rantisi… Rantisi, Filistin halkı için hapis yatan, işkenceye maruz kalan, sürgün edilen, hayatını arzuladığı şekilde Apaçhilerden fırlatılan füzelerle noktalayan, asra damgasını vuran bir Filistin lideridir.

Abdulaziz Ali Abdulhafız, 23.10.1947 tarihinde Askalan ve Yafa arasındaki Yebna adlı dünyaya geldi. Rantisi’nin ailesi, işgalden önce zengindi. 1948’deki işgalle birlikte Gazze’ye sığınmak zorunda kaldılar. Gazze’nin güneyindeki Han Yunus’a yerleşti. Çünkü İsrailli çeteler, Rantisi ailesinin tüm mal varlığına el koyduğu için fakir kaldılar. 9 erkek kardeş ve 3 kız kardeşi olan Rantisi, 0 zamanlar henüz 6 aylık bir bebekti.

Rantisi, ailesini şöyle hikaye eder: “Bizler kendi vatanımızda onurlu ve varlıklı bir hayat yaşıyorduk Yebna’da bugüne kadar hâlâ duran doğduğum evimiz her tarafından sarılı geniş bir bahçenin içindeydi Ancak yurdumu işgal edip sahiplerini dağıtan Yahudiler bizi fakirlik kıskacı arasında ezdikçe ezdiler…”

6 yaşındayken İlk okula başlar. Fakat ailesinin maddi durumunun çok kötü olmasından ötürü, okuldan arta kalan zamanlarında çalışmak zorunda kalır.

Ortaokulun sonlarındayken (1962) babasını kaybeden Rantisi’nin erkek kardeşi, ailesinin geçimi temin etmek için Suudi Arabistan’a çalışmaya gider.

Rantisi, liseye girmek için hazırlandığı dönemde yalın ayak yürümektedir. Fakir olduğu için ayakkabı alacak parası yoktur. Bir gün bir yerden para bulur ve ayakkabısını alır. Annesi, ayakkabısını Suudi Arabistan’a giden kardeşine vermesini ister. Rantisi de buna hayır demez ve evine yalın ayak döner.

1965 yılında lise eğitimini tamamlayan Rantisi, eğitim bursunu kazanarak Mısır’ın İskenderiye şehrine gider. Orada üniversite eğitimine başlar. 1972 yılında üstün dereceyle tıp eğitimini tamamlar. Sonra, halkına hizmet etmek için Filistin’e döner. Han Yunus’un Nasır hastanesinde çalışır. Artık Rantisi, Filistinli çocukların yarasını saran bir çocuk doktorudur.

Rantisi, 1973 yılında evlenir. Düğününü yapmak isteyen Rantisi’nin mahallesinde elektrikler yoktur. Bunun için de ilk defa mahalleye elektrik hattı çektirir. Fakat, mahalleye gelen elektrik lambaları bile aydınlatmaz. Bunun için de belediyeden hattı biraz daha güçlendirmelerini ister. Belediye, Rantisi’nin ricasını kabul eder ve üç günlüğüne elektrik hattını güçlendirir.

Evlendikten kısa bir süre sonra, master eğitimi için İskenderiye’ye gitmek ister. Fakat hastane, önlerine engeller koyar. Rantisi de arkadaşlarıyla birlikte greve başlar. Kazançlı çıkan taraf Rantisi ve arkadaşları olur. Mısır’a gider ve eğitime başlar. İskenderiye’de yine çocuk sağlığı üzerine master eğitimini tamamlar ve 1976 yılında Gazze’ye döner.

Bu zaman zarfında İslami Külliye Yönetim Kurulu üyeliği, Gazze Arap Tıp Cemiyeti üyeliği, Filistin Kızılayı üyeliği yapar. 1978′de Gazze İslam Üniversitesi’nin açılmasından sonra bu üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışmaya başlar.

Rantisi’yi, Rantisi yapan isimlerden birisi, Mısır’daki Mahmud Iyd adlı bir hocasıdır. Hocası, Filistin davasını destekler, Enver Sedat’a şiddetli bir şekilde karşı çıkar. “Rantisi, Mahmud Iyd’in benim üzerimde büyük tesiri olmuştur” demektedir.

İşgalcilerle ilk mücadelesi 1981 yılında olur. Rantisi, ev hapsiyle cezalandırılır. Rantisi, işgalcilere vergi vermeye da karşı çıkınca tutuklanır. Kısa bir süre sonra serbest bırakılır. Rantisi, bugünlerini şöyle anlatır: “İşgal Siyonist düşman 1981′de Filistinli doktorları da -ekonomik açıdan zayıflatmak için- ek vergiler uygulamasına kattı

Doktorlar ek vergiyi boykot sadedinde, imza toplamayı sürdürdüler Boykot esnasında Siyonistler bana zorunlu ikamet kararı çıkardılar Bunun sonucunda ben, birkaç gün Gazze Doktorlar Cemiyetine gidememiştim Çünkü Han Yunus’ta ikamet ediyordum Daha sonra bir de baktım ek vergi ödemekten kaçınmam sebebiyle askeri mahkemeye çağırılıyorum… Tutuklanmamam için sembolik bir ödeme yapmamı istediler Ancak ben bunu da reddetti.”

Hemen hemen her gün, beraberindeki gençlerle birlikte işgal askerlerine karşı çatışmaya girer. İsrail askerlerine karşı sapan taşlarıyla mücadeleyi sürdürür.

7 Aralık 1987′de bir İsrailli, kamyonetiyle Filistinli işçileri taşıyan araca kasıtlı olarak çarpar. 4 Filistinli şehid olur. Filistin’de sular durulmaz. İhvan-ı Müslimin’in Filistin’deki 7 lideri 9 Aralık akşamı toplanır. Bu liderlerden birisi de Rantisi’dir. Liderler karar verirler: İntifada Başlayacak!

Rantisi, intifadaya karar verme süreci hakkında “1. İntifada olayı meydana geldiğinde ben Gazze şeridindeki İhvan-ı Müslimin Hareketinin 7 yöneticisinden biriydim Siyonistlerin bir aracı Filistinli işçileri taşıyan bir arabaya çarpmış, içindekilerin hepsi ölmüştü… Filistinliler sokağa döküldü… Meydana gelen olaylarda bir şehid, birkaç tane de yaralı vardı” demişti.

Rantisi, İntifada kararının verilmesinden sonra halkı örgütleme faaliyetlerine öğretim görevlisi olarak çalıştığı Gazze İslâm Üniversitesi’nden başlar.

İntifada’nın başlamasından kısa bir süre sonra 15.01.1998 tarihinde, İntifada’dan tam 37 gün sonra işgal askerleri evini basar ve lider kadrosundan ilk tutuklanan isim olarak kayda geçer.

Rantisi, tutuklanış anı hakkında “Bir cuma gecesi bir de baktım ki, işgal askerlerinden çok büyük bir güç evimi kuşatmış Bazı askerler bahçe duvarından içeri atlamak için tırmanıyordu. Bu arada kalabalık bir asker grubu da dış kapıyı şiddetle vuruyor ve korkunç sesler çıkarıyorlardı. Bu seslerden dolayı yattığım odanın bitişiğinde kalmakta olan küçük çocuklar korktu. Ben, hemen yataktan fırladım ve yattığım odanın kapısına dayandım. Niyetim askerleri içeri sokmamaktı. Askerlerden üç tanesi içeriye zorla girmeye çalışınca onlara yumruklarla mukavemet ettim. Bunun sonucunda askerlerden biri yaralandı Tam bu esnada bir subay sesi duyuldu. Askerlere oradan uzaklaşmalarını ve çatışmayı kesmelerini emrediyordu. Daha sonra subay benden elbiselerimi giymemi istedi. Ben de elbiselerimi giydim ve onlarla dışarı çıktım. Gözlerimi bağladılar. Arkadan zincirlenen ellerim hemen şişti Uzun süre ellerim tutmaz durumda kaldı” demişti. 21 gün hapis yatan Rantisi, sonrasında serbest bırakılır.

İkinci kez tutuklanışı, 4.03.1998 tarihinde gerçekleşir. Bu defa 2.5 sene hapis yatar. Hamas’ın kuruluşuna katılmakla suçlanır. 04.09.1990 tarihinde serbest bırakılır. Üçüncü defa, 14.12.1990 tarihinde daha tutuklanır ve bir yıl hapis yatar.

Tarih yaprakları 17.12.1992’yi gösterdiğinde, Rantisi’ye Güney Lübnan’ın Mercu’z-Zuhr bölgesine sürgün kararı çıkar. 416 arkadaşıyla beraber kaldığı Mercu’z-Zuhr’da arkadaşlarının sözcülüğünü yapar.

Rantisi, Mercu’z-Zuhr’a gidişini şöyle anlaymaktaydı: “1992′nin Aralık ayının on dördüncü gecesiydi Gecenin geç saatlerinde işgal gücü askerleri Han Yunus’taki evimi kuşattılar Kendileriyle beraber çıkmamı istediler Evden çıktım Askeri bir araç bizi Han Yunus’taki istihbarat bürolarının bulunduğu idare merkezine götürdü “Az bir süre bekleyip sonra Gazze’ye gideceğiz” dedi Ben ona; “ (İzak) Rabin bu yaptığına pişman olacak!” diye öfkeyle bağırdım ”

İzak Rabin’in döneminde 416 Filistinli, toplu bir şekilde ve gözleri ve elleri bağlı halde Güney Lübnan’ın Mercu’z-Zuhr bölgesine bırakıldılar. BM 799 sayılı kararıyla, sürgüne gönderilenlerin, ülkelerine dönmelerini talep eder. Fakat İsrail, bu kararı uygulamaz. Sürgün, 17 Aralık 1993 tarihine kadar devam eder. Bu direniş, toplu sürgün kararlarının kapısını günümüze kadar kapatmıştır.

Sürgünden döner dönmez yine tutuklanır ve 3.5 sene hüküm giyer. Hapisten 21.04.1997 tarihinde çıkar. Uzun bir süre mahkemeye çıkarılmayan Rantisi, Bi’ru’s-Sebu hapishanesinde tek kişilik bir hücrede elleri ve ayakları bağlı bir şekilde bırakılır. Günün sadece birkaç saatinde ayakları ve kolları çözülür.

1997 yılında Gazze’ye dönmesinden sonra Şeyh Ahmed Yasin ile omuz omuza, Hamas’ı yeniden yapılandırmak için çalışmaya başlar. Hamas’ın sözcüsü ve siyasi lideri olarak görev yapar.

Gazze’ye dönmesinden kısa bir süre sonra bu defa, Filistin Yönetimi tarafından 10.04. 1998 tarihinde tutuklanır. 15 ay, Filistin Yönetimi’nin hapishanelerinde tutuklu kalır.

Rantisi, Filistin Yönetimi tarafından toplam 4 defa tutuklanır ve 27 ay hapis yatar. Her birisinde de hücre hapsiyle cezalandırılır. Filistin Yönetimi bunun dışında 2 defa daha Rantisi’yi tutuklamak ister. Fakat, halk Rantisi’nin evini çevreleyince, tutuklamaktan vazgeçerler. Son olarak 2002′de Filistin halkını yönlendirecek bir açıklama yapmaması şartıyla serbest bırakılır.

İsrail ordusu, 10.06. 2003 tarihinde Rantisi’ye suikast düzenler. Fakat, Rantisi bu saldırıdan sağ olarak kurtulur. Şehadetinden 3 hafta önce de yine bir suikast düzenlenir. Fakat bundan da sağ olarak kurtulur.

Rantisi, 17.04.2004 tarihinde Gifari mahallesinde bulunan Cela caddesinde gece saat 03:00 sularında İsrail savaş helikopterleri tarafından düzenlenen füze saldırısında şehid olur. Rantisi’yle birlikte bir oğlu ve iki koruması da şehid edilir. Prof. Rantisi göğüs ve boyun kısımlarından isabet almıştı.

Kaynaklara göre Rantisi’nin bulunduğu mekan, Filistin Yönetimi’ndeki istihbaratçılar tarafından İsrail’e bildirilmişti. Rantisi, İsrail’in suikast düzenleneceklerinin başında geliyor, sürekli tehdit edilmekteydi.

Suikast, dönemin başbakanı Ariel Şaron’un ABD ziyaretinden ve Başkan Bush’un Şaron’un politikasına destek verdiğini ilan etmesinden hemen sonra gerçekleşmişti.

Rantisi, Gazze’de on binlerce Filistinlinin katıldığı bir törenle toprağa verildi. Cenazeye katılan kassamiler, intikam yeminleri ettiler.

Suikast emrini veren İsrail Başbakanı Ariel Şaron ise, hükümetinin politikasında bir değişiklik olmayacağını, “terörist” olarak nitelediği Filistin direniş önderlerine suikast düzenlemeye devam edeceklerini söylemişti.

İsrail’in Hamas lideri Şeyh Ahmet Yasin ve halefi Abdülaziz Rantisi’yi suikastla şehid edilmesine Hamas’tan beklenen misilleme aylar sonra geldi.

Berşeba kentinde iki otobüse eşzamanlı düzenlenen şehadet saldırısında 15 kişi öldü, 80 kişi yaralandı.Sorumluluğu üstlenen Hamas, Şeyh Ahmed Yasin ve Rantisi’ye düzenlenen suikastlerin intikamını aldıklarını ilan etti.

“Filistin İmanın bir parçasıdır. Hz. Ömer, bu toprakların Müslümanlara ait olduğunu söyledi. Bunun için de hiç kimse ne satmak ne de hediye etme hakkına sahip değildir.” Rantisi’nin meşhur sözleri arasında yer almaktadır.

Rantisi, 2 erkek ve 4 kız çocuk babasıydı.

Şehid Gökhan Süfürler’in (Zeyd) Hayatı (Biyografisi)

sehid-gokhan-sufurler-in-zeyd-hayati-biyografisiŞehid Gökhan Süfürler             

21 Aralık 1996 Ogaden

İlkokulu Şair Yahya Kemal ilk ve orta okulunda okur. Orta okulu, birinci olarak bitirir. İstanbul Kabataş Ticaret Meslek Lisesi’nden mezun olur. Bir müddet Kartal’da özel bir müessesede, muhasebeci olarak çalışır. Bilgisayarda teknik bir arıza olur, yazdığı bilgileri bilgisayar siler. İş yeri sahibi Gökhan’ı azarlar “Sen kasıtlı olarak siliyorsun” der. Gökhan da “Ben yalan söylemiyorumn. Gelin siz de kontrol edin.” deyince, patronu, bilgisayarın başına oturur ve bir miktar yazı yazar, aynı arıza nüksedip yazı kaybolmasına rağmen, Gökhan’la tartışmayı sürdürür. Bunun Üzerine Gökhan işten ayrılır.

Babası, Gökhan’ın başka bir işe girip, askere gidene kadar, çalışmasını ister.

Fakat Gökhan “Benim ideallerim var. Ben çalışmayacağım.” diye ısrar eder.

Şehid’in ailesine gönderdiği mektub:

                                                                           09.10.1996

Esselamu Aleykum ve Rahmetullah Rahman ve Rahim olan Allah’ın adı ile….

Baba, Anne ve kardeşim Gökşen, ben bu mektubu Güney Afrika’dan yazıyorum.  Durumumu merak ediyorsanız, sıhhatim ve sağlığım yerinde. Sizlerin de iyi olmanızı temenni ederim. Öncelikle sizlerin bana teker teker, haklarınızı helâl etmenizi isliyorum. Çünkü, yola çıkmadan önce, size haber vermedim ve sizleri çok üzdüm. Sakın, benim için üzülmeyin, hatta tam tersine sevinin. Ben biliyorum kî, yüzde yüz kârlı bir iş içerisindeyim ve zerre kadar şüphem de yok. Biliyorum. Rabbim yola çıkan mücahidini geri çevirmez, yoldu bırakmaz, ona iki güzel şeyden birini verir. Ya büyük bir ganimetle evine döndürür, ya da onun ruhunu kabzeder ve onu sevdiği şehidler safına yerleştirir.

Bu olaya neden giriştiğimi merak ediyorsanız, sizlere anlatayım. Beni bu düşünceye iten tek güzel şey, Allah ‘m dini olan, İslam’dan başka bir şey olmadı. Bu ameli işleme isteği, benden başkasından çıkmadı. Neden mi ? Çünkü hayat, benim hayatım. Ahiret te benim ahiretim olacağı için, buna benden başkası karar veremezdi ve vermedi de, Allah(cc) Kuran-ı Kerim’de söyle buyuruyor:

“Size ne oluyor ki, Allah yolundu ve “Rabbimiz, bizi şu halkı zalim olan kentten çıkar. Bize katından bir koruyucu ver, bize katından bir yardımcı ver” diyen, zayıf erkek, kadın ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz ?” (Nisa Suresi 75)

“İnananlar Allah yolunda savaşırlar, inkar edenler deTağut (azıtkan) yolunda savadırlar. O halde şeytan’ın dostlarıyla savaşın, çünkü şeytanın hilesi zayıftır.” (Nisa Suresi 76)

İşte, sebeplerden biri bu. Neden mi, çünkü buradaki Müslüman halkın durumu, ayette geçenlerden farklı değil. Buradaki insanlar zulüm allında inliyorlar. Halkın erkekleri acımadan öldürülürken, kadınlarına ve kızlarına da tecavüz ediyorlar, çocukları öldürüyorlar. Bu İnsanlara sırf Müslüman oldukları için kıyılıyor.

Bu arada bizler de evlerimizde rahat rahat yatalım, yemek yiyelim, gülelim, eğlenelim, gezelim, tozalım. O mazlum halk la orada, onlara yardım edecek birini beklesinler; bu arada da öldürülsünler ve dünya olanca genişliğine rağmen, onlara darken; bana orada oturup, bu olanlara seyirci kalmak ar geliyor ve bunun akabinde de, Allah zaten emrediyor, onlara (bu durum içerisinde olan insanlara yardım edi; onların yanında azgınlara karşı savaşın diyor. Üzerime farz olmuştu artık. Ve bunu yaptığım için de, hiç pişman değ ilim. Aksine, hayatımın, zor olmasına rağmen, en güzel günlerini yaşıyorum. Elhamdülillah,

Diyeceksiniz ki, senden başka bu işi yapacak birileri yok muydu? Ben de derim ki, var ama, ben değil de, neden onlar. Yoksa, ölürüm diye mi korkuyorsunuz? Sakın korkmayın. Çünkü ölüm, insana piyangodan çıkar gibi, tesadüfen gelmez. Neden mi; ölüm günümüz, saniyesi, dakikası, saati, günü. Ayı, yılı daha önceden belirlenmiştir. Ne bir saniye ileri gider, ne bir saniye gelir. Mademki öleceğim ve bu bir defa olacak; öyleyse ölümlerin en güzeliyle ölmek islerim. Nasıl mı? Şehid olarak .

“Dünya hayatını ahiret hayatı karşılığında satanlar. Allah Yolu’nda savaşsınlar. Kim Allah Yolu’nda savaşır da, öldürülür veya galip gelirse, biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz- (Nisa Suresi 74)

Allah (cc). sehid olanlara çok büyük ve güze, mükâfatlar veriyor. “Allah Yolu’nda öldürülenlere ölüler demeyin. Hayır onlar diridirler. Ama siz farkına varamazsınız..” Bakara Suresi 154

“Allah Yolu’nda öldürülenleri ölüler sanmayın. Hayır onlar diridirler. Rableri katında rızıklanırlar.” (Ali İmran Suresi 169)

İşte ben Allah (c.c) büyük mükâfat diye bahsettiği şeyi, yani Firdevs Cenneti’ni arzuluyorum. Ben cehennem değil, cenneti istiyorum. Bundan dolayı da cihada çıktım. Tatil yapmaya değil, savaşmaya geldim. Hâlâ daha savaşmaya gidenin ben değil de; başkaları olmasını istiyorsam, hayır buna ben katılmıyorum. Çünkü ebedi mutlu olanlardan biri de, ben olmak istiyorum. Hiç sıkılmadan, hiç zorlanmadan, hiç üzülmeden, hiç korkmadan; rasüllerle, nebilerle, velilerle, sıddıklarla, sehidlerle haşrolup, onlarla beraber cennette olmak istiyorum. Şehidlerin; şehid oldukları ilk anda akan tek kan damlasıyla, tüm günahları siliniyor. Hurilerle nikahlan kıyılıyor. Başlarına iman tacı giydiriliyor. Bu tacın üzerindeki tek bir taş, dünyadan ve içindekilerden daha değerli ve güzel. Ve onlar 70 kişiye şefaat edebiliyorlar. Kime mi ? Ailesinden, İslam’a göre yaşayan 70 kişiye, ancak müslüman olarak yaşayanları şefaat edebiliyor ve beraber cennete giriyorlar

Baba, Anne ve kardeşim Gökşen ve akrabalarım; sizler düşünün, bu dünyaya nereden geldik, ne için geldik, niçin ölüyoruz, nereye gidiyoruz? Düşünmekle bunların cevabım bulamazsınız. Allah (cc) bize Kuran ‘da söylüyor ‘İnsanları ve cinleri yalnız bana kulluk etsinler diye yarattım. (Zarıydı Süresi 56) Ne için geldiğimizi Allah (cc) bizlere söylüyor. Yalnızca O’na kul olmamızı, kula kul olmamazı; O’na eş koşmamayı, yalnız O’na ibadet elmeyi, yalnız Ondan yardım istememizi, tek rızık verenin O’nun olduğunu bilmemizi, yani LAİLAHE İLLALLAH kelimesini anlayıp, yaşamanızı istiyor. Sizden tek isteğim. İslam’a göre yaşamanızdır. Ben Gökhan (Zeyd) bana dua edin, Rabbim hakkımda hayırlısını versin.

 

Ogaden Şehidi Gökhan Süfürlerin şehadet haberi Türkiye’ye u taşlığında, ailesi ile irtibat kurarak görüşüb ve günlük olarak yayınlanan Selam Gazetesi’nde muhterem babasıyla yapılan şu söyleşiyi yayınladık (54):

Muhterem Nureddin Bey bize kendinizi kısaca tanıtır mısınız ?

—Ben İstanbul doğumluyum. Fakat aslım Selanik göçmenidir. Atalarımın ne zaman göçtüğünü ögrenemedim. Çünkü Annemin babası da, babamın babası da, istiklal Harbi sırasında, şehid düşmüşler Hatta, hiç unutmuyorum, babama şehıd maaşı bağlanmıştı. Ben bunu alamam deyip, bağlanan maaşı kabul etmedi.

Açık konuşmak gerekirse, ben de laik kesim diye adlandırılan kesimden birisiydim. Fakat toplumdaki kastedildiği manasındaki laikliği, kabul etmiyorum. Ben laikliği böyle anlıyorum. Ben kimsenin ibadetine karışmayayım, kimsede benim ibadetime karışmasın. Yani kimse kimseye müdahale etmesin. Mesela benim ailem, kızım daha önce örtünmüyorlardı, oğlum bunları yaptıramamıştı. Ailem bazen namaz kılardı. Ama beş vakit namaz kılmazdı. Biz böyle bir düşünceye sahiptik. Fakat şimdi hepimiz baş vakti namaza bağladık.

—Ne zaman beş vakit namaz kılmaya başladınız?

—Oğlumun şehadet haberi geldiğinden bir süre sonra. Ben, ailem, kızım ve akrabalarımızdan bazıları, beş vakit namaza başladık. Bütün bacanaklarım ve aileleri namaza başladılar, hepsi şu an kapanmış durumdalar,

—Yüce Rabbimız Bakara Suresi 216. ayeti kerimesinde: “Gerçi hoşunuza gitmez ama, size savaş yazıldı {farz kılındı}. Bazen hoşunuza gitmeyen bir şey hakkınızda iyi olabilir ve hoşunuza giden bir şey de hakkınızda kötü olabilir- Allah bilir siz bilemezsiniz.” buyurmaktadır. Evladınızın *şehid olması sizin aileniz için hayırlı olmuştur. Şehid oğlunuz; size hayattayken yaptıramadığı şeyleri, sehadeiinden soıua yapmanıza vesile oluyor.   Şehidin yaşaması budur herhalde,

—Şimdi her namazımda, Allah ‘a dua ediyorum ki, böyle bir çocuğa sahip oldum. 47 yaşından sonra bana, doğru yolu nasib etti. Evladımın mektubu, şehid olmasından sonra elime geçti. Ailemizin birçok ferdine ve yakınlarımıza çok tesir etti. Birçoğu namaza başladı.

-Siz belki ters gelebilir ama, bağışlayın beni. Şu anda oğlunuz şehid olmuş. Eski hayatınız ile yeni yaşantınızı kıyaslar mısınız ?

—Şimdi bu sorunuz acı olsa dahi, bir hakikati ifade edeyim. İçim acı dolu olsa da, şu andaki hayatımdan memnunum. Ateş düştüğü yeri yakıyor, içim kan ağlıyor. Fakat ben yine de şimdiki hâlimden çok memnunum. Akrabalarımdan bazı kimseler, ilk günlerde bana “Bu gençler kandırılıyorlar. Başkalarını da kandırmasınlar. Televizyonlara açıklamalarda bulunalım. Başka aileler de yanmasın, bunların önüne geçelim hiç olmazsa.” diyerek, bazı tekliflerde bulundular. Ben ilk günlerde, bunu çok düşündüm. Beynimi çok kurcaladı. İçimde, bir savaş yaşıyordum. Şayet, televizyon kanallarına çıkıp “Bu gençleri kandırıyorlar.” falan gibi şeyler söyleseydim. Beni seyredenlerin kimisi tasvip edecek, kimisi de etmeyecekti- Gerçek bu, kimisi “Allah belasını versin, bu ne biçim baba. Bir kısmı da, böyle bir evladın böyle bir babası var hayret !..” diyeceklerdi. Toplum, iki değişik tarzda değerlendirecekti.

—Ben bu noktada size bir şeyler hatırlatayım. Bosna Hersek’ teki müslümanlara, Sırplar 1992′nin Mayıs ayı sonlarında saldırdılar. Bu saldırıların ilk günlerinde, birçok Müslüman kadınına, kızına tecavüzlerde bulundular. Kadın, çocuk, ihtiyar demeden, masum insanları katlettiler. O günlerde Türkiye’den bir Selamı Yurdan kardeşimiz, onların yardımına koştu. O’nun şehadetinden sonra; Türkiye’de insanlar ve Müslümanlar. Bosna’ya teveccüh elliler. Birçok Türkiye’li genç de, Bosnalı kardeşlerine cephede yardıma koştu. Laik. Boyalı basın, devamlı olarak Amerika ve Batı taraftarlığı yapmaktadır. Amerika ve Batı’nın isteği doğrultusunda, bu kardeşlerimizi “‘Fundamantalistler, Şeriatçılar Bosna’ya gidip, orada eğitim görüp, geri gelerek burada eylemler yapacaklar. Laik devletî yıkıcı faaliyetlerde bulunacaklar” diyerek; günlerce, haftlalarca televizyonlarında, gazetelerinde karaladılar. Aradan yıllar geçli. Batı, bilhassa Amerika Bosna’ya müdahale edeceğinde; boyalı basın, yine Amerika’nın istekleri doğrusunda, Bosna’ya büyük tantanalarla gittiler. Oradaki Müslüman kardeşlerimizin çektiği acılar, sıkıntılar üzerine destanlar yazmaya başladılar. Çünkü Amerika böyle istiyordu.

—Şehidik mertebesi, peygamberlikten sonraki en yüksek mertebe olsa gerek. Bizi ziyarete gelen yakınlarımız ve dostlarımız ” Üzülmeyin ! Ne mutlu size ki, sehid olan bir evlada sahip oldunuz. Ne kadar iftihar etseniz azdır.” gibi, tesellilerde bulundular. İlk günlerdeki üzüntümüz; dostlarımızın bu tür destekleriyle, şimdi bir sevince dönüşmüş bulunmaktadır. Şimdi bizim evimizde üzüntünün yerini, ibadet aldı.

—Sizin son olarak söylemek istediğiniz şeyleri öğrenebilir miyim ?

—Bütün ailelere Allah böyle bir çocuk nasip etsin. En fazla, bir hafta üzülüyorsunuz. Sonra iftihar etmeye başlıyorsunuz.

—- Bize, konuşma fırsatını tanıdığınız için, size çok teşekkür ediyoruz.

gokhansufurlervesikalik-

Şehid Gökhan (Zeyd) Süfürierin Vasiyeti :

Rahman ve Rahim olan Allah (cr)’m adıyla

Allah’a Hamdolsun.

Savaşın vt Rahmetin Peygamberi Hz. Muhammcd (sav)’ Salat ve Selam

Selam O’nun Ashabının, Ehli Beyrinin bütün LALAHE İLLALLAH Tevhidi Müslümanları üzerine olsun.

Selam Dağlarda kafirlerle cihad eden mücahidlerin üzerine olsun.

Allah (cc) ve Rasülüne İman eden ve Hicret edenere sabr ve sebat versin.

 

ESSELAMÜ ALEYKÜM VE RAHMETULLAHi VE BEREKATÜH

Genelde tüm Müslümanların, özelde ise aileme aittir. “Size ne oluyor ki Allah Yolu’nda ve çaresizlik içinde bırakılıp ‘Ey Rabbimiz ! Bizi halkı zalim olan şu beldeden çıkar. Bize senin tarafından bir sahip gönder. Bize tarafından yardımcı gönder’ diye yalvaran erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda düşmanla savaşmıyorsunuz.” (Nisa Suresi 75)

Müslümanlar ! Burası Ogaden. Tam 4.5-5 yıldır silahlı bir mücadele veriliyor. Gayeleri ise İlayı Kelimetullahı yükseltmek. Dikkat edin kabile savaşı değil. Ve mücahidler sayısız şehid vermişler ve vermeye de devam ediyorlar.

Bizler bu dünyanın bir imtihan yeri olduğu biliyoruz. Ama imtihana kansın cansız, cihadsız devam ediyoruz. Bu da bizim zilletten kurtulmamızı engelliyor. Karaya oturmuş olan Tevhid Gemisi’ni kanlarımızla yüzdürmenin zamanı gelmedi mi, Artık? Yoksa bizler cennete gireceğimize dair gaybdan haber mi aldık? Müslüman olmakla kurtulunmuyor. Biz mü’min muttakiler olmalıyız. Dönemimizin öncüleri olalım ki arlık Tevhid Gemisi, hareket etsin, yüzmeye başlasın.

“İman edenler Allah (cc) Yolu’nda savaşıriar. Küfredenler ise Seytan (aleyhillane) yolunda. O halde siz (müslümanlar) şeytanın dostlarıylas savaşın. Şüphesiz ki şeytanın hilesi zayıftır.” (Nisa Suresi 76) O hâlde gelin kafirlerle savaşalım.

“O hâlde dünya hayatı yerine ahireti satın alanlar. Allah(cc) yolunda savaşır da öldürülür yahut düşmana galip gelirse, ona biz pek büyük bir mükâfat vereceğiz”

-Allah Yolu’nda öldürülenlere sakın ölüler demeyiniz. Onlar diridirler. Siz idrak edemezsiniz.”

Türkiye’deki Müslümanlardan ve ailemden isteğim, haklarınızı helâl etmenizdir. Benden yana herkese, varsa helâl olsun. Sizden isteğim, benden hak talep edenlere istediklerini, paraysa para, malsa mal, ne olursa olsun, vermenizi ve bunu yalnızca Allah (cc)’ın rızası için yapmanın isliyorum. Allah Sizlerden razı olsun. Ailemden istediğim ise; yalnızca müslüman olarak yaşayıp, müslüman olarak can vermeleridir. Çünkü ayette de böyle geçiyor. Ne yaparsanız yapın ama, müslümanlar olarak can verin. Faydalı olabilmem, yani sehid olursam, Allah’ın izniyle şefaat hakkımı; yalnızca müslüman olur, yaşar ve öylece can verirseniz kullanabilirim. İnşaallah, Müslümanlar olarak can verirsiniz. Buradaki bütün varlığımı mücahidlere bırakıyorum. Pasaportumu ve vasiyetimi müslümanlara ve aileme ulaştırın. İnşaallah aileme bu olay tebliğ edilsin. Ve gücü yeten herkesin, en az bir kaç mücahidi donatacak kadar, maddi yardımda bulunması ve dua etmesidir.

Şehadete kadar cihad parolasını sürdüreceğiz.

 

Akıncı Şehid Mustafa Yaşar

akinci-sehid-mustafa-yasarMustafa Yaşar,1960 yılında, Sivas’ın Zara İlçesi İlice Köyü’nde, dünyaya geldi. Çocukluğu İstanbul-Esenler Nene Hatun Mahallesinde geçti. Esenler ilkokulu’nu bitirdikten sonra, ortaokula devam ederken, MSP Esenler Gençlik Lokali’ne gidip gelmeye başlar, 1975 yılında Esenler Akıncılar Derneği’nin kurulmasıyla, bu derneğin müdavimleri arasına katılır.
O dönemlerde, müslümanların gündemini teşkil eden en Önemli konu; İslam’ın dünya görüşü ve sisteminin, sağ-sol ayrımının dışında, müstakil bir yerinin olduğu, İslami Hareketin ve müslümanların, sağcılıkla hiç bir ilgisinin bulunmadığıydı. Ayrıca Türkiye Müslümanları, İslam’ı, ibadi-siyasi bir bütün olarak, gündeme getiriyorlar; asırlar süren, İslam hakkındaki belirsizliği ve emperyalist dünyanın, tüm karalama propagandalarını gidermeye çalışıyorlardı.
İşte, o yıllarda, Esenler Lisesi’nde öğrenime başlayan Mustafa Yaşar, bu gerçekleri, okul arkadaşlarına ve ikamet ettiği Esenler Atışalanı bölgesindeki halka anlatmaya, onları; İslam’ı bir bütün olarak kabul etmeye ve yaşamaya çağırıyordu.
Esenler Lisesi, Ülkücü kesimin kontrolündeydi. Mustafa Yaşar, sınıf arkadaşları arasında, İslam’ı tartışmaya açıyor, böylelikle Ülkücü kesimden öğrencileri kazanmaya gayret ederek, okul içerisinde cemaatleşmeye çalışıyordu.
1978 ara seçimlerinde, CHP iş başına gelince, okul idaresi toptan değişti. Yeni gelen okul idaresinin gayretleriyle, Sol düşünce Esenler Lisesi’nde hâkimiyet kurdu. Sol kesim, artık okulda tam hâkimiyet kurmuştu. Ülkücü kesime mensup öğrencilerin hepsini okuldan atarlar. Mustafa Yaşar ve arkadaşları, solculara direnmeye çalışıyorlardı. Fakat bu direnişlerini uzun süre devam ettiremediler. Mustafa Yaşar dört arkadaşıyla birlikte, Esenler Lisesi’nden kayıtlarını alıp; İslamcıların hâkimiyetinde bulunan Zeytinburnu İhsan Mermerci Lisesi’ne kaydolurlar. Lise son sınıfı bu okulda okuyarak, liseyi bitirir. Okulu, Ülkücülerin hâkimiyet altına alma çalışmalarına karşı, arkadaşlarıyla mücadele ederken; mahallesinde de, sol guruplarla ideoloji ve hâkimiyet kavgası veriyordu. Okulunda ülkücü, mahallesinde de solculara karşı, yani iki ideolojiye karşı, inat ve inançla mücadelesini sürdürüyordu. Her türlü imkânsızlık ve sıkıntıya rağmen, bu mücadelesinden vazgeçmiyordu.
Liseyi bitirmesinin akabinde, bir tekstil firmasında işçi olarak, çalışmaya başladı. 1979 yılına gelindiğinde, Esenler Akıncılar Reisliğine seçildi. Dernek merkezinde, yönetim kadrosunda ve mahallelerde, İslam’a meyilli olan insanların eğitimi için guruplar oluşturdu. Bu yolla halk ile bütünleşti, Nene Hatun mahallesi halkı, kendisini bu gayretinden dolayı çok takdir ediyordu. Bölgesinde, halkın Akıncılara doğru meyletmesini sağlayan Mustafa Yaşar’ı, ideoloji ve halkın sorunlarıyla ilgilenme babında alt edemeyen solcular, işi silaha döktüler. Oysa Mustafa Yaşar “Silahla değil, fikirle mücadele esastır. Silah, korkak insanların başvurduğu araçtır. Eğer fikrinize güveniyorsanız, gelin, istediğiniz yerde tartışalım.” diyordu. Silah taşımayı hiç sevmemesine rağmen, mecbur kaldığı zamanlar yanından da eksik etmezdi. Bazen kendisine “Reis neden silah taşımıyorsun?” diye soranlara, hep şu cevabı tekrarlardı “Silaha ne gerek var. En büyük silahımız abdestimiz değil mi? Üstelik cennete gitmek istemiyor musunuz?”
Mustafa Yaşar, tebliğ ve irşad faaliyetlerinin yanı sıra; müslümanlara yönelik saldırıları bertaraf etmek için, çevresindeki müslümanlarıteşkilatlandırıyor, cemaatleştiriyordu. 12 Eylül öncesinde zirveye ulaşan Kurtarılmış Bölge stratejilerine karşı; müslüman halkı örgütlemeye, kendilerini savunma çalışmalarına yönlendiriyordu. O günler, İslam dışı güçlerin, emperyalistlerin maşalığını yapan komünistlerin ve kavmiyetçilerin; halkın mal ve can emniyetine varan tahakkümlerinin dönemiydi. Halk malından ve canından emin değildi. Halk, solcular veya sağcılar tarafından haraca bağlanmıştı. İşte böylesine bir atmosferde, silah taşımaktan hiç hoşlanmayan Mustafa Yaşar zorunlu olarak, kendini ve bölgesinde yaşayan halkı, bu tür tehditlerden korumak için silah taşımaya başladı. Bölgesinde birçok mıntıkayı haraca bağlamış olan sol kesime karşı, direnişe başladı. Müslüman halkın, can ve mal emniyetini korumak, hukuk ve haysiyetini savunmak için silahlı çatışmalara giriyordu. Bu mücadeleden bir adım bile geri durmuyordu. Olayların üzerine pervasız ve korkusuzca gidiyordu. Mustafa Yaşar’ın yaşadığı dönemde, Esenler bölgesinde, halkı fesada sürükleyen birahane, meyhane vb. pislik yuvalan barınamazdı, açılmazdı. Sol ideoloji mensupları, bölgelerine sirayet etmek için, her türlü çalışmayı sergiliyordu. Fakat Mustafa Yaşar, halkı buna karşı aydınlatıcı çalışmalar yapması, bu bölgeye sirayetlerini engelliyordu.

Arkadaşlık ilişkilerinde: cömertlik ve fedakârlık en belirgin özelliğiydi. İbadetlerine hassasiyet gösteriyordu. Sabah namazlarını mümkün olduğunca Eyüp Sultan veyahut Fatih Camii’nde kılmak, en çok hoşlandığı şeylerden birisiydi.
Solcular, kendileri İçin büyük bir engel gördükleri, Mustafa Yaşar’ı ortadan kalkındırmak için, tuzaklar kuruyorlardı. Fakat yiğit ve muttaki Mustafa, her seferinde bundan kurtulmayı başarıyordu. Sonunda bu tuzaklarından birisinde muvaffak olurlar. Mustafa akşam namazından sonra evine giderken, evinin yakınlarında kurdukları tuzakta, çapraz ateşle şehid edilir. 16 Haziran 1980 günü, Allah yoluna canını verdi. Ruhu şad olsun.
Mustafa Yaşar, Müslümanlar için bir bayrak, kalplere işlenen Tevhidi bir nakış, İslami Harekete bir şiar olmuştu. Dün olduğu gibi bu gün de, O yiğit müslüman ölümsüz mücadelesiyle anılacak ve anısı ilelebet yaşayacaktır…[1]
[1] Millî Gazete: 17 Haziran 1980 Sayfa: 1

Şehid Komutan Abdullah (Cevdet Döger)’ın Hayatı (Biyografisi)

sehid-komutan-abdullah-cevdet-dogerin-hayati-biyografisiKomutan Salahaddin(Abdullah)ın şehadet haberi mücahit kaynaklarından gelen haberler ile doğrulandı.
Bölge mücahitleri emirlerinden verilen haberlere göre olay şöyle gerçekleşti; Komutan Salahaddin inde aralarında bulunduğu 4 kişilik mücahit gurubu Vedeno bölgesinin Hattuni civarında İşgalci Rus özel birliği tarafından kuşatmaya alındı. Kuşatma sırasında Özel Rus askeri haydutları ile şiddetli çatışma yaşandı. Çatışma sırasında işgalci askerleri ağır Kayıplar verdi.(En az 3 ölü ve çok sayıda yaralı)
Çatışma sırasında Komutan Salahaddin ve beraberindeki Dağıstan Çeçenlerinden Cundullah uzun süren çatışmanın ardından şehit oldu. Beraberindeki diğer 2 mücahit almış oldukları ciddi yaralara rağmen Allah ın yardımı ile kuşatmadan çıkmayı başardılar. 2 Mayıs tarihinden bu yana bu 2 mücahit yaşamış olduğu türlü zorlukların arkasından mücahit birliğine ancak ulaşabilmiştir. Yaralı mücahitlerin tedavilerinin yapıldığı ifade edilen açıklamalarda olayla ilgili tüm ayrıntılı bilgilerin mücahit birliğine rapor edildiği aktarılmıştır.
Verilen bilgiler içerisinde Komutan Salahaddin ve Cundullah ın yaralı mücahitlerin kuşatmadan çıkması amacıyla İşgalciler ile süren çatışmayı uzatmak için büyük bir fedakârlıkla kahramanca çatıştığı ve sonrasında şehit düştüğüne vurgu yapılmış, Şehitlerin cesetlerinin Rus işgalciler tarafından alındığı belirtilmiştir.
Çeçenistan da 2Mayıs günü gerçekleşen çatışmalarda şehit olan Emir komutan Salahaddin 10 yılı aşkın süren kardeşlik ve mücadelenin en güzel örneği idi.
 İşgalin başladığı ilk günden bu yana Çeçenistan ın ve Kafkasya nın özgürlük mücadelesi içerisinde yer alan Komutan Salahaddin adeta direnişin tüm tarihine tanıklık etti.
Efsanevi şehit komutan Hattab la başlayan cihad günlerinde Komutan Salahaddin cephenin tüm lider ve komutan kadrosu ile beraber oldu çok sevildi ve büyük takdir topladı.
Şehit lider Aslan Mashodov dâhil olmak üzere, Komutan Hattab, efsanevi lider Şamil Basayev, Ebu Velid, Ebu Hafs ın yanında bulundu. Dağıstan emirlerinden şehit Komutan Rabbani ve komutan Mecid, Çeçenistan cephe ve bölge emirlerinden Komutan Ahmet Aftırhanov, Musa Hadisov, Komutan Hayrullah, Komutan Abdurrahman, Komutan Doktor Muhammed, Komutan Yasir, Komutan Savab, Komutan Mahran, Komutan Usame, Komutan Muslim, Komutan Zaurbek, Komutan Tarhan, Emir Aslambek, Emir Hüseyin, Emir Dokko, Emir Muhanned ve daha birçok komutan ve emirin yakından tanıdığı Komutan Salahaddin i Tüm direnişin mücahitleri de yakından tanır ve severlerdi.
Evet O nun mücadelesi ve kardeşleri için yapmış olduğu hizmet ve fedakarlıklar takdire şayandır. Ve Rabbimiz O na inşallah Firdevs cennetlerini verir ve bizleri de onlarla Cennetinde buluşmayı nasip eder. ÂMİN
Komutan Salahaddin direnişin tarihi ve kalbi idi. Bizler O nu, hep kardeşlerinin yanında onların sesi ve kalbi olarak hatırlamaya devam edeceğiz.
Ey Salahaddin! Cennet de Sevdiklerin ile buluşmana vesile olacak şehadetin mübarek olsun.
Ey Şehidimiz Makamın Firdevs-i ala olsun. AMİN