Çeçenistan Şehidi Bülent Tuna

bulent-1

BÜLENT TUNA (Abdullah Hoca) 

Temmuz 2001

Bülent Kardeşimizi, Eskişehir Cezaevi’ne girdiğim 2000 yılının Mayıs ayından sonra, gıyaben tanıdım. Çilekeş eşlerimizi, sabahın erken saatlerinde otogardan alıp, 15 km. uzaklıktaki Seyitgazi yolundaki cezaevine getirip; 16.00’da ziyaret bittikten sonra, tekrar alıp otogara götürürdü. Cezaevinde iken bastırdığım Çeçen Direnişi kitabından, hanımımdan alıp satarak, bana yardımcı olma gayretindeki kardeşim Bülent…

Bülent Tuna, Bosna’lı ve Çeçen Mücahidler O’nu Abdullah Hoca olarak bilirler. 1970 Eskişehir doğumlu olan bu kardeş, Bosna cihadına 1993 yıllarında katıldı. Daha sonra Türkiye’ye döndü. Dağıstan cihadında şehid olan Cüheyman ile, yakın bir arkadaşlığı vardı. O’nunla birlikte, 1999 cihadından önce, Çeçenistan’ı ziyaret etti. Daha sonra bu cihada, Türkiye’den maddi destek sağlamak için çalıştı. Bu konuda hayli faydalı oldu.

Arkadaşı Cüheyman 8 Ağustos 1999 da şehid olunca, imamlıktan istifa etti. İki oğlunu ve eşini Allah’a emanet ederek, 2000 Nisan ayında Gürcistan’a girdi. İki üç ay, sınırda bekledi. Çeçenistan’a giremeyince, Türkiye’ye geri döndü ve 2001 başlarında tekrar Gürcistan’ın Çeçenistan sınırına geldi.

Buradaki zamanını, çok iyi kullanıyordu. Devamlı Kur’an okuyor ve zayıflamış olan hafızlığını güçlendiriyordu. Beraber bulunduğu mücahidler tarafından, çokça sevilen bir kardeşti. Son derece takvalı, gece namazlarına devamlı, pazartesi ve perşembe oruçlarının müdavimiydi.

Sinizüt hastası olmasına rağmen, bu bölgenin soğuk kış şartlarına karşı sabretti. Sesi çok güzel olduğu için, Türk olsun yabancı olsun, tüm mücahidler tarafından, sık sık marş söylemesi istenirdi. Bulunduğu köyden 2001 Temmuz başında, Çeçenistan’a girmek için yola çıkmışlardı. Çeçenistan’ın sınırından 30 km. içeriye girmişlerdi ki, binlerce Rus askerinin hazırladığı bir pusuya düştüler. Toplam 70 kişi olan bu mücahid birliği, o anda dinlenmekteydi. Abdullah da, bu dinlenen mücahidlerin, nöbetini tutuyordu. Burada başlayan çatışma sırasında, Enes ismindeki başka bir Türk mücahid ve iki Çeçen mücahidle birlikte, bu dört yiğit rablerine kavuştular.

Bülent Tuna (Solda)

bulent-2

Bülent Kardeşimizin çok severek söylediği bir marşın metnini buraya alıyoruz:

Minarelerden yeni bir sâdâ
Ufukta güneş doğmadı hâlâ
Minarelerden yeni bir sâdâ
Ufukta güneş doğmadı hâlâ

Her gün aşûra her yer Kerbelâ
Ey Hüseynî cân ey Hüseynî cân
Hasret kafesindeki düşüncelerim
Yürüyün kardeşin diyarına

Bir Bülend’imiz Vardı; O da Gitti (1970-….)
Ahmet Hafız Arık

El mer’ü mea men ehabbe
92 yılının bir milât olduğunu söyleyerek başlamalıyım yazıma.
Evet bu yılın. Bülent’e cihad yollarının öğretilmesi, yeni bir hayata adım atmış bir yolcunun, yeniden doğmuşçasına şehid gibi yaşayarak, şehadete ulaşılabileceğinin ilk adımlarını atması bakımından, 92’nin milât olduğunu yinelemeliyim.

Özelde kalmış olsaydı, belki bu tarihten 9 yıl öncesine gider, birbirini Allah için seven insanların paylaştıkları o altın vakitleri yazmak isterdim; zira Bülent’se benim için anlatılması gereken; tarihe tertemiz sayfalar olarak geçen, Kuran Kursu ile başlayan, hafızlık ile bereketlenen yılları anmadan geçmek olmaz diye düşünür, hafızlar grubundaki Bülend’i tanıtmak isterdim.

İmam-Hatip süreciyle büyüyen, üniversiteye kadar kalplere kök salan kardeşliğin, dostluğun, hüzünlerin, hayallerin dolu dolu nasıl paylaşıldığını ve ahirete dek sürecek bir sevdanın, ashaba kadar uzanan bağlantılarıyla, nasıl büyütüldüğünü yazmak isterdim.

Kimilerini kıskandıran, kimilerini de imrendiren bir bağlılığını, en güzel örnekleriyle yazımı süslerdim. Ancak sonucu şehadetle mükemmelleşen Bülent’in, 31 yıllık dünya hayatındaki son atağının, bütün hatıraları gölgede bırakacak nispette, Rabbimizin dostluğuna mülâki olması ve O’ndan hoşnut olması ile noktalanması, yazımın rengini şehadetin belirlemesine ve Şehid Bülent Tuna’nın ümmete mal olması gereken hasılâtına değinme sorumluluğuna beni taşıdı.

İsmiyle müsemma bir hayatı yaşayan, nice insan gibi şehidimiz de, Bülent Talha Ebu Abdullah, sacayaklarında yükselen bir hayatın mahsulünü devşirdi. O’nun tesadüfi olmayan, bu isim değişiklikleriyle geçirdiği evrimin kareleri, şehidin hayatını doğru okumamızı kolaylaştıracak diye düşünüyorum.

Bülent Tuna (Sağda)

bulent-3

Asîl Bir İnsandı Bülent
O’nun asaleti, ne boyunun uzunluğundan, ne de isminin yüceliğindendi. Evet, O asalet sahibiydi; yaratılışındaki güzellik, niyet ve amelindeki mükemmellikle anlam kazanmıştı. Boyu posu, karakaşı, karagözü, zarafeti; eğer tercihi dünya olan bir insanda olsaydı, çok canlar yakacak bir nitelik olabilirdi.

İmanıyla ve salih ameliyle, bu asalete sahip olan Bülent’in, 92 yılında tutulduğu sevda ile başladığı yolculuk; O’nun için kendisini dünyada, artık kendisini mutlu edebilecek hiçbir gölgenin kalmadığının da, bir işareti oldu. Annesinin (O’nu hiç mutlu edemedim) demesinin sırrı d,a buradaydı.
Bizim neslimiz, Afgan cihadının kitabî heyecanı ile, Bosna ve Çeçenistan savaşlarının hayatî mahrûmiyetiyle büyüdü. Ve Çeçenistan savaşlarının, hayati mahcubiyeti ile büyüdü.

Ümmet bilincini kazanma ve ümmetin derdini yüklenmeye, bu savaşlar beşiklik etti. Ve işte bu nesilden, mazlumun duasını hissedip, zalimlere karşı öfkeyi somutlaştırarak, sınır ötesi cesarete soyunanlar çıktı. Vakitlerini savaşa ayarlayan, bu duyarlı müminlerden biri de Bülent oldu. O’nun kalbine, bu tohumların ekilmesinde iki önemli tahrik edici noktayı, burada anmak isterim.

Bunlardan birincisi hiç şüphesiz Kur’an- Kerim’di. Bülent’in Bosna arifesinde çokça üzerinde durduğu ayet-i kerime Nisa suresi 75. ayetti.
“Nasıl olur da Allah yolunda savaşmayı ve “Ey Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu topraklardan kurtarıp özgürlüğe kavuştur ve rahmetinle bizim için bir koruyucu ve destek olacak bir yardımcı gönder!” diye yalvaran; çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar için savaşmayı reddedersiniz.”

İkinci muharrik güç de, şehid Abdullah Azzam’ın vasiyetinde geçen şu cümlesiydi: “Madem ölüm tek bir defa gelecek; o da, neden Allah için olmasın!”

bulent-4

Kendisinin çokça söylediği marşlarda ifadesini bulan şehadet özlemi, hislerini bilgiye dönüştüren bu vurgularla; O’nun için yakınlaşmış bir gelecek, gerçekleştirilebilecek bir ideal olmuştu. İşte şehadet yolculuğu, bu bilgiler ve geçmişteki örneklerin, gıyabi yönlendirmeleriyle başladı. Ve 92’nin son aylarında, Bosna’ya gitti.

Bülent orada, Talha diye tanınıyordu. Bu isim O’nun ashab ile aynîleşme çabasının bir sonucuydu. Talha bin Ubeydullah’ı bize tanıtan O’ydu.
Bu dönemdeki gidiş, dönmemek üzere ve sadece şehadeti amaç edinen bir gidişti. Duaları da, hep bu istikametteydi. Fakat rabbim, bu dualarını ertelemiş olmalıydı ki, yaklaşık 10 aylık bir birikimle Talha Türkiye’ye geri döndü.

Planında geri dönmek olmadığı hâlde, kaderin bu yöndeki programı, O’nu Türkiye ortamında yaşamaya, ama o ateşi küllendirmeden yaşamaya mecbur etti. Gönlü cepheye asılı kalan Bülent’i, dünya hayatının sıradan imtihanları ve Müslüman’ca yaşamanın çileleri bekliyordu. Önce, iş ile sınandı ve bu iş sınavım imamlık tercihiyle aştı. Ve Eskişehir’in Bolu sınırına yakın, bir dağ köyüne tayin edildi.

Dışarıdan bakanlar, Bülent’in yerleşik olacağına hükmetmişti. O, bunu hiç içine sindirememiş olsa da, şehirden uzak kalış ve köy hayatı, O’nun için uzlet olmuştu. Bu uzlet süreci, Bülent’in iç dünyasının daha da zenginleşmesine vesile oldu. İbadetlerindeki kıvamın artması ve ayrıntılara verdiği değer, O’nu Allah’a daha da yakınlaştırdı.

Sanki. O’na sunulan bütün dünyevî imkânlar yönelişini ve isteğini sarsılmaz hâle getiriyordu. Aynı dönemde evlenen imam, ailesiyle yaşadığı bu köy hayatında, ashabı kendisine yakınlaştırdı. Köyün imamı, evinin de imamıydı. Eşine, hem kocalık hem de hocalık yapmış; hepsinden de önemlisi, asıl hocalığı kendi nefsine yapmış ve bunda da çok mesafe kat etmişti.

Köyü ziyarete gidenler, bir horoz ötüşünde okunacak duayı O’ndan öğreniyorlardı. Küçük detaylarda kulluğun tadına, bu köyde varan Bülent, köylüler tarafından “Körüklü Hoca”diye anılırdı. Bu hitap kendisini hedefine ulaştıracak sembolü yanından ayırmaması sebebiyleydi. Nefis terbiyesinde, bir şeyhi aratmayacak derecede, bir olgunluğa yükselen Körüklü Hoca’nın. İnanıyorum ki, bu köyde kazandığı birikim; şehidler katında derecesinin yükselmesi için, İlâhî bir fırsat olmuştur.

Evet Körüklü Hoca’nın Güney köy tecrübesi, Rasulüllah’ı ve ashabı daha iyi tanımasına ve onlar gibi olma gayretiyle, sünnetlere daha titiz yaklaşmasına vesile oldu.
Sonra, şehir merkezine biraz daha yaklaştığı İmişehir köyü…
Bu köy, Bülent Hoca’nın Güney köy birikimini, şehre taşıdığı bir basamak oldu.

İmişehir, Bülent’in cihad düşüncesini Kur’an’la kurduğu muazzam irtibat sayesinde, daha bilinçli hâle yükselten bir makamdı. Takip ettiği M. Esed’in meali, ufkunu açan, imanını mutmainleştiren, en önemli kaynaktı. Belki de 92’lerde yanan ateş, bu diyalog sebebiyle, daha köklü hâle gelmişti.

Bülent, bir sekînet adamıydı. İmanı sebebiyle kazandığı bu sekînet hâli; sadece kendi iç huzuru açısından değil, çevresindekileri ve köyü ziyarete gidenleri de, teskin eden, bir manevî hâldi. Şehrin sarsıntılı ortamından uzaklaşmak isteyenler, yere sağlam çakılmış bir dağa sığınır gibi. Bülent’in yanına giderlerdi. Olgunluğun bu zirve hâli sekînet, O’nun karakteri olmuştu.

Bundan mülhemdi ki, son yolculuğuna çıkmazdan önce, Kur’an’daki sekînet ayetlerini eşine yazmış ve daraldığında, bir genişleme olsun için, bu ayetleri okuyup teselli bulmasını öğütlemişti. Sırtını Kur’an’a yaslanmış olan Bülent, eşine ve geride kalanlara asıl bağlanılması gerekenin, sadece ve sadece Allah-ü Teâlâ olduğunu aşıladı. Hafızlığını da bu köyde tazeleyen Körüklü Hoca’nın, Kur’an insanı olduğunu gösteren örnek bir hareketi, bir mecliste bulunan insanlar için, kayda değer bir vaaz niteliğindeydi.
“Kardeşi Osman’ın düğünündeydik. Günün anlam ve önemine binaen bir konuşma yapması için, mikrofon O’na verildi. O, çokça kelâm-ı kibar etmeden, hafızalardan silinmeyecek bir davranış ile, “Ben size Kur’an-ı Kerim hediye edeyim.” dedi ve bir aşır okudu. Kur’an’ı sesiyle güzelleştiren bu güzel insanın, belki sonrakiler için bir geleneğe dönüşecek bu üslubu, birçok vaizin nasihatinden çok ama çok etkili olmuştu.

bulent-5

İmişehir’deki dönemlerinde Bülent’in, isminiAbdullah koyduğu “Küçük Bülent” dünyaya geldi. Aradan çok zaman geçmemişti ki, Bülent, hayat ikizi olan – Çeçenistan’da şehid olan- Murat Konukçu’yla birlikte, bir yurt dışı seyahatine çıktı. Su ve toprak O’nu yine dağlara çekmişti. 20 günlük bir süre sonunda, Türkiye’ye döndü. Ve yaklaşık iki ay sonra, Murat’ın vuslat haberi geldi. Hem Murat, hem de daha önce Keşmir’de şehid olan Haris’in şehadeti, Bülent’i daha bir harekete geçirdi. Zira bu genç adam, O’nun tabii olarak etkilediği ve yetiştirdiği şehidlerdendi.

Tohum meyvesini vermişti. Ve Bülent tercihini tazeledi, imamlıktan istifa ederek, yollara düştü. 3-4 aylık bir beklemeden, sonuç alamadan geri döndü. Bu arada kendisinden sonra, çocuklarına geçimlik olsun için, kısa bir ticaret tecrübesi yaşamıştı. Gerçi O bir sebebe sarılmak için, böylesi bir girişimde bulunduysa da, asıl itimadı Allah’aydı. Olumsuz sonuçlanan bu tecrübe, O’nu yeni imkân arayışlarına sürüklemedi. “Geride ne bırakıyorsun?” sorusunun cevabı, Hz. Ebubekir’e verdiriyordu: “Allah ve Rasülünü” Sonuç alamadığı gidişler, bir müddet sürdü.

İkinci oğlunun adını Ubeydullah koymuştu. Abdullah ve Ubeydullah’ın babası, bu isim tercihinde de ashaba yaslanmıştı. Hz. Ömer’in de iki oğluna aynı isimleri verdiğini okuduğunda, çok mutlu olmuş ve Ömer’le kendisinde bir yakınlık bulmuştu.

Gidişi daha zorlanır gibi gözüktüyse de, bu çok zor karan vermesini engelleyen, içindeki ateşi üflemekle söndürebilecek hiçbir şey kalmamıştı. Ama O, yine de yaptığının doğruluğunu sürekli test ediyordu. Değer verdiği her insana, konuyu açtı. Bazısından onay aldıysa da, çoğundan olumsuz tepkiler gördü.

92’de gizli kalan niyet, artık aleni ifade ediliyordu. Çoğu insanla tartıştı ve bu tartışmalara uygun bir üslup çerçevesinde, Kur’an’dan ve Hadis’ten deliller bularak, karşılık verdi. Ve Bülent karşıt düşünce sahiplerine şunu söyletebildi: ” Demek ki bu gidiş; hissî, heyecana dayalı bir gidiş değil; bizatihî temelli ve bilinçli bir tercih.” Ve artık söylenecek hiçbir şey bırakmadan, takdir ve hüsn-ü şehadet alarak yoluna devam etti.

Hani hep şehidler için “Bu insanlar, zaten dünyalı değil.” denir ya; aynı değerlendirmeye Bülent de muhataptı. Bir defasında gittiğimiz kitabevindeki bir delikanlı Bülent’e “Abi ya, sen dağdan mı indin?” deyiverince, tepkisi, gayet olgundu. Eskiden olsaydı, gazap haliyle o delikanlının vay hâlineydi belki ama, o an“Alıştığın bir tip değilim di mi…” diyerek, toy delikanlıya cevap verdi. O, hiçbir zaman alışılmış tiplerden olmayı istemedi.

Hakikaten de Bülent, giyinişi ile de, bir hazırlığı hep korudu. O’ndaki korku, bedenen değişimin, kalbini de etkileyebileceği korkusuydu. O, tercihini ahiretten yana yaptı ve doğaldı ki; her tercih, terki de beraberinde getirecekti.

Bülent, hep bir endişe yüküyle yaşadı. Bu endişelerin temelinde, 92’de verdiği söze sadık kalamama da vardı. Bu meyanda Ahzab 23’ü yaşıyordu, sırasını bekliyordu. Ama değişiminden de, çok korkuyordu.

“Mü’minler arasında öyleleri var ki Allah’ın huzurunda verdiği sözü, her zaman yerine getirir. Kimi ölüme girmek suretiyle, ahidlerini yerine getirmiştir; kimi de kararlarından vaz geçmeden, ahidlerini yerine getirmeyi beklemektedir.”

Ve bu bekleyişi, artık sona erdirmek istiyordu. Fakat bu seferki düşüncesi, Bosna’ya gitmezden evvelkinden farklıydı. Öncekinde, yazınım bir bölümünde belirttiğim gibi, asıl amaç şehadet iken; bu gidişle asıl olan cihad ve mücadele ama, bu yönde şiddetli bir arzunun enerjiye dönüştürdüğü, şehadet özlemi vardı.

Bu düşünceyle Bülent, İslam dünyasının hâlen tartıştığı “imha mı, ihyâ mı?” sorgulamasının, ya da “Fitnenin kaldırılması için, savaş mı önceliklidir, yoksa dinin Allah’a has kılınması için yapılacak davet çalışmaları mı?” tartışmalarım da, kendi içinde netleştirdi. Bu netlik ya da denge, O’nu kibirden de muhafaza etmişti.

Evet, kibirli değildi, Bülent mütevaziydi. Tevazusu başka çalışmaları da takdir etmesini kolaylaştırdı. Bu yönde bir değerlendirme olsa gerekti ki şu cümleler dökülüyordu ağzından: “Mü’minler içinde nice sadık ve salih insanlar var; kendisini İslam’a adamış insanlar ve belki bunların ahiretteki dereceleri, bazı şehidlerin bile üstünde olabilir. Ben öyle inanıyorum.” diyordu. Ama O, kendi kulluk durumunda bir tasdik beklentisiyle ve ahde vefa duygusuyla, şehadete giden yolu seçti.

Ruhaniyetleri çok güçlüdür şehidlerin. Nefsin öncülüğünden soyutlanmış ruhaniler, hep kendilerine bir işaret bulurlar. Özellikle de ne hikmetse de, rüyalarıyla beslenirler ve hareket kabiliyetlerini hızlandırırlar. Çünkü rüyaları hep ruhîdir; nefsî, bedenî ya da psikolojik değil. Bülent, rüyalarından haber alırdı sanki; çağrılırdı ve bu çağrıya cevap verme arzusu artardı. Son zamanlardaki rüya yorumlan da, hep şehidlik istikametindeydi.

Ve Allah’a itimatları sağlamdır onların, şüphe yoktur artık, hele vesvese hiç. Niyet korunduğu müddetçe, ahiretteki konumlarını özlerler. Bir gün annesi, şehid Murat’ın inşallah kendisine de şefaat edebileceğini ve kabir azabından belki bu tanışıklık vesilesiyle kurtulabileceğini ifade ederken Bülent, annesine “Şefaat etmede, oğlun ne güne duruyor?” diyerek, bu güveni hissettirdi.

Bülent’i çözebilecek anahtar kelime, aşk olsa gerektir. Tevbe suresi 24. ayetin yönlendirdiği öncelenmesi gerekenler listesinde başı çeken Allah sevgisi, onu takip eden peygamber sevgisi ve bu sevgilerin tabii sonucu olarak da, tercih-terk-mücadele merhaleleriyle olgunlaşan cehd-cihad bilinci. Dünyadaki bütün sevgilerin alması gereken değer miktarınca bir kenara yığılıp, ebedî ve yüce olan sevgi için, bir ömrü feda etmek, ancak adı aşk olan sihirli kelimeyle mümkün olabilirdi. Şairin deyişiyle:

“Cihanı hiçe satmaktır adı aşk
Dökülüp varlığı bitmektir adı aşk”

Bedenî varlığını bu aşka feda eden, hem de hayatın ölüme baskın olduğu bir mevsimde Bülent, nice şehidimiz gibi, varlığını ölümle yok olmaktan kurtardı. Ölüm gelmeden önce, ölmeyi bildiğinden; öldürüldükten sonra, yaşamayı hak etti. Ve çağlar öncesinden sürüp gelen bir mesajı, ismiyle birlikte yeniden ölümsüzleştirdi. Dünyevî anlamda canlı, diri olan insanlardan çok daha etkileyici ve imrendirici bir başlangıç ile nasihatini ölümsüz kıldı.

Bülent, bulunduğu ortamlarda bir bağlılık anıtı gibi dururdu. Çoğumuzun hayata dair düşüncelerini, test ettiği bir istişare merciiydi. O’nun onayında, sanki ilâhî bir tasdikin bir tecellisi, reddine de aynı kaynağın bir uyarısı hissedilirdi. Çünkü O’nda baskın olan, ahiret merkezli bir hayat tarzıydı. Kendisini insanların değerlendirme ölçülerinden arındırıp, sadece ilâhî ölçülere göre yaşamasından kaynaklanan bir bağlılıktı O’nunkisi.

Allah Rasülü’nün bir sahabî için söylediği ve bir anlamda, niyet ve amel testi olan şu cümlesi, meğer O’nun için de söylenmişti: “Eğer sen doğruysan, Allah seni doğrulayacak.”Böylesine, niyetini sadık kılabilmiş ve koruyabilmiş kaç insan vardır acaba!
O’nun hayatının her karesinde, bir adanmışlık okunurdu. Bu adanmışlık, bitiş mesaisi olmayan, sürekli yaşatılan bir bilinçti. Bu, her ortamda canlı tutulan ve dünyayla alakanın kesildiği bir ruhbanlıktı aynı zamanda. Peygamberimizin (s.a)“Ümmetimin ruhbanlığı cihadtır.” Hadisinde anlamını bulmuş bir ahret-cihad adamı olmaktır.
Kolay değil, Bülent’in Türkiye’nin gailelerinden, sıkıntılarından soyutlanması, ya da taptaze çocuklarına daha doyamadan, onlardan ve sevdiklerinden ayrılması.
İşte O, böylesi bir adanmışlık ruhu ile hareket etmiş ve bütün duygu-düşünce-amel mesaisini, Allah’ın sözünün yüceltilmesine adamıştı.
Türkiye’de kaldığı zamanlarda dahi, bu gayretini sürdürmüştü. Cezaevindeki Müslümanlara yardım edişinde, deprem mağdurlarının derdinin yüklenmesinde, küçük çocuklara Kur’an-ı Kerim öğretmesinde ve nihayet cihad mekteplerinin değerlendirilmesinde, hep bu adanmışlık vardı.

Son gidişinde orada Ebu Abdullah ismiyle tanınan Bülent, bütün tanıdıklarının hüsnü şehadetine  mazhar bir şekilde bizden ayrıldı. Herkese nasip olmayacak, bir sevgi potansiyeline ulaşmıştı. O’nu herkes çok, ama çok severdi. Herkes O’ndan etkilendi ve Körüklü Hoca ölümden daha kuvvetli bir yücelikle vaazını yaptı.
Belki, daha paylaşılacak çok şey var ama, sözlerimin yavaş yavaş sonuna yaklaşırken, ez cümle şunları söylemeliyim: “Şehadet, şehid gibi yaşayanlarındır.”


Ebu Abdullah, şehidliğin bir başlangıç değil, bir sonuç olduğunu bize öğreten, bir Allah dostu idi.
Hayatının, şehidliğe yakın dönemleri Allah’a güvenmenin ve O’nun ayetlerine bakıştaki sağlamlığın, en somut göstergesi, hayat imtihanını şehid olarak sonuçlandırmasındadır. Kimi yönelişi ve çabası Allah için ve Allah yolunda olursa; Allah-ü Teala ona kapılarını açıyor ve yollarını öğretiyor.
Körüklü Hocamız, dünyaya değil ahrete yatırım yapmanın, geçici olanlara değil, kalıcı ve ebedi oyana bağlanmanın dersini verdi. Kim ki, Salih amelleri hedef seçiyorsa, o hedefe ulaşmada gerekli iç ve dış hazırlıkları yapmalı, cesaret ve kararlılıkla, o hedefin üzerine gitmelidir.
Son olarak, şehidimizin ailesine gönderdiği, az ama öz pusulasından hareketle, yaşadığı hayatın -bunca anlatılanlara rağmen- kısa özetini; O’nun bakış açısı ve cümleleriyle aktararak yazımı noktalamak istiyorum.
Mektubun tarihi “30 Ağustos 20..” şeklindeydi. Hayattaki duruşu ve kararlılığı gösteren bir yaklaşım. Bu Bir.
İkincisi 
oğulları Abdullah ve Ubeydullah için, eşine yapmış olduğu nasihat “Onları İslam ahlakı üzere yetiştir ve sakın onlara merhametin, Allah’a karşı kulluk sorumluluklarının önüne geçmesin.”
Belki, en önemli cümlesi, özelde eşi için de olsa (O’nun izniyle) hepimize teşmil edeceğimiz o nefis cümlesi: “Dünyadaki birlikteliğimiz belki kısa sürdü ama, inşallah ahrette sonsuz ve ebedî mutlulukları beraber yaşayacağız…”
Ne mutlu yüz akını ve mesajını geride kalanlara miras bırakabilenlere!

Kaynak: ŞEHİDLERİMİZ -2007 / 2. Cild Sayfa: 75

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir