Şehid Şeyh Said’in Hayatı (Biyografisi)

Şeyh Said’in Yargılanması ve Mehkeme

İfadesi

Şeyh Said ve arkadaşlarının, 26 Mayıs 1925 Salı günü sinema salonunda ki yargılanması ve mahkeme ifadesi.

ŞEYH SAİD’İN YARGILANMASI VE MAHKEME İFADESİ

Şeyh Said ve arkadaşlarının davası, 26 Mayıs 1925 Salı günü Seyid Abdulkadir’in yargılandığı sinema salonunda başladı. Dekor aynıydı. Yukarıda kalan sahne, Türk Bayraklarıyla süslenmişti. Mahkeme heyetinin sıralanıp oturması için, yarım ay biçiminde yüksekçe bir kürsü inşa edilmişti, sahnenin ortasına. Salondaki tek fark, sinema kamerasıydı. Bir alıcı makine, duruşmayı başından sonuna kadar filme alıyordu.

Dışarıda, Seyid Abdulkadir’in duruşması sırasında alınan önlemler, birkaç kat arttırılmış, sıradan insanlar için ürküntü verecek boyuttaydı. Şehir, birkaç kat kuşatılmış, yollar, kavşaklar silahlı askerlerce tutulmuş, yargılamanın olduğu sinema salonu ise etten ve silahların çeliğinden oluşan bir duvarın ardına alınmıştı. “Durumu şüpheli” görülen insanlar, semte yaklaştırılmıyor, köylüler arka sokaklara sürülüyorlardı.

Ama mahkemenin “adil ve usulüne uygun” işlediğine ilişkin görüntü unutulmamıştı. Yargılamanın halka açık olduğunun göstergesi olarak, arka sıralara, Diyarbakır’daki devlet görevlileri ile yakınları arasından özel olarak seçilmiş sivil giyimli “ izleyiciler” yerleştirilmişti.

Kimliklerin bir kez daha saptanmasından sonra iddianame okunmaya başlandı. Kalabalık isyancı grubuna ilişkin iddianame kısaydı. Siyasi içerikten uzak, “kriminal bir suçlama” niteliğindeydi. İddianamede, bütün dünyanın bildiği bir isyanın çıktığı anlatılıyor, ama nedeni açıklanmıyordu. İsyanın iç ve dış kışkırtmalar sonucu meydana geldiği de anlatılıyordu. İddianamenin sonunda isyanın amacı “din siperi altında irticai bir bölücülük hareketi” olarak tanımlanıyordu.

İddianamenin okunmasından sonra sorgu başladı. Şeyh Said, sorguda ilk sıradaydı. Yargıç, soru sorarken olağanüstü kibardı. “Siz” ya da “Şeyh Efendi” diye hitap ediyor, onu saygın yere oturtan deyimlerle konuşuyordu. Öyle ki, bu manzaraya tanık olanlar, rahatlıkla “Şeyh biraz sonra buradan çıkıp köyüne dönecektir” diye düşünebilirdi.

Yargıç nerede, ne zaman ve kimin yanında öğrenim gördüğünü sorarak işe başladı. Bunu isyana ilişkin sorular izledi. Yargıçla Şeyh Said arasında geçen diyalogu, tutanakların açıklanan kısmından bir özeti:

“- İsyan hareketini nasıl düşündünüz? Size ilham mı geldi?

—Hâşâ, ilham gelmedi. Kitaplarda gördüm ki, imam şeriattan saparsa isyan vaciptir. Hükümete şeriat sorununu anlatmak istedik. Hiç olmazsa bir kısmının uygulanmasını isteyecektik. Allahu Teala’nın kaderi beni bu işe düşürdü. İçine bir düştüm, bir daha çıkamadım.

—Buyurdunuz ki, imam şeriattan saparsa isyan vaciptir. Bunun şartı yok mu?

—Şartını bilmiyorum. Şer’an vaciptir deniliyor.

—Bu halin imamdan kaynaklanmasına bir Müslüman isyan eder mi?

—Benim niyetim böyle değildi. Şeriye şartlarını uygulamazsa dedim.

—Demek ki siz, şeriattan sapma olduğu için kıyam ettiniz. Amacınız ne idi?

—Kitap, kıyam vaciptir diyor. Kitap, cinayet, zina, müskirat gibi durumları yasaklıyor. Hepimiz Müslümanız. Türk, Kürt ayrımı yoktu.

—Şeyh Efendi, onları bırakın. Özellikle kıyamın nedenini söyleyiniz.

—Piran’ da bir olay oldu. Çatışma çıktı. Bu da bana mal edildi. Hâlbuki ben teğmene üç defa rica ettim. Adamlar nikâhları üzerine yemin etmişler, ısrar etmeyin dedim. Sonra sekiz tanesini bırakmış, ikisini tutuklamışlar. Olay patlak verince ben köyden çıktım. Sonra işin içine köylüler karıştı; ayaklanma başladı. Bir daha içinden çıkamadım.

—Şeyh Efendi, Piran’a gelmeden önce din meselesinden dolayı kıyamı düşünüyor muydunuz?

—Kalbimde düşünüyordum. Fakat savaşla değil, broşürler yazıp meclise göndererek, yasaların şeriata uygun düzenlenmesini istemeyi düşünüyordum.

—Niçin yapmadınız?

—Bu konuda önce bilimsel araştırmalar yapayım dedim. Fakat kader beni Piran’a sürükledi. Piran olayı çıktı; önünü alamadık.

—Şeriat uygulanmadığı için isyanı çıkardınız, öyle mi?

—İmam eğer şeriatı uygulamazsa dedim, bu, şeriata göre isyanın gerekçesidir. İsyan meydana geldikten sonra, hiç olmazsa günahkâr olmayız dedim.

—Müslümanların kardeş olduğunu söylediniz. Müslümanın Müslüman üzerine “kıtal” göndermesi caiz mi?

—Evet, birbirinin kardeşidir. İmama kıyam etmek, muharebeyi itna etmez mi? Kitap öyle diyor.

—Müslümanlar kardeş olduklarına göre, nasıl birbirinin üstüne sevk ettiniz?

—Hz. Ali’nin savaştıkları da Müslüman değil miydi? Yine kardeş kalırlar.

—Kıyam vaciptir buyurdunuz. Küffar Kur’anı çiğnerken cihat nedir?

—O da cihattır. Beli, farzdır.

—Yunanlılar memleketimizi işgal ederken, topladığınız o 4 bin kişi ile üstlerine yürümediniz.

—O zaman çok perişandık. Zamanımız olsaydı durmazdık. Balkan savaşına katılmak istedik, istemediler. Bu savaşta muhacir, fakirdik.

—İsyanı kimlerle nerede hazırladınız?

—Önceden hazırlık yoktu. Piran olayı ile alevlendi. Biz de içine düştük ve işe başladık. Ben Lice’ye geldim. Kimseye bir şey söylememiştim.

—Oğlunuz Ali Rıza İstanbul’dan geldikten kaç gün sonra isyan oldu?

—Yaklaşık bir ay sonra.

—Oğlunuz İstanbul’da isyan olayını kimlerle konuştu ve size ne haberler getirdi?

—İsyan meselesini İstanbul’da işitmemiş. Hatta Halit Bey’in tutuklandığını Erzurum’da oğlundan duymuş.

—Oğlumuz İstanbul’dan geldikten sonra, herhalde şeriat şöyle böyle olmuş diye bir şeyler söylemiştir.

—İstanbul’da Hınıs Kürtlerinden birine misafir olmuş ve Seid Abdülkadir Efendi’yi ziyaret etmiş.

—İstanbul’a ne amaçla gitmişti?

—Halep tüccarlarına mal satmıştı.

—Oğlunuz İstanbul’dan döndükten sonra nerede buluştunuz?

—Şuşar’da.

—Jandarma geldi, adam vuruldu, bu isyan çıktı dediniz.

—Jandarma vurulmasaydı, kitapla görevimi yapacaktım.

—Jandarma görevini yapıyor diye bütün halkı ayağa kaldırıyorsunuz.

—Hayır, bence bir şey yoktu. Jandarmaya, bunlar teslim olmamak için yemin etmiş, siz ısrar ediyorsunuz, yapmayın dedim.

—Nasihatinizden sonra bir şey oldu mu?

—Vuruştular.

—Vurdular diye, size ne oldu da halkı ayaklandırdınız?

—Ben köyden çıktım, gittim. Ayaklanma koptu; olunca da ben başına geçtim.

—Ayaklanma oldu da, ondan sonra mı başına geçtiniz?

—Ben Darahini’ye gelmeden önce muhasara başlamıştı.

—Şeyh Efendi, isyanın nedeni jandarma değildir. Propagandalar, açıklamalar yapılıyormuş.

—Jandarmalar olmasaydı, kitapla belki bir sene sonra olurdu, belki altı ay sonra olurdu. Yahut olmazdı.

—Jandarma meseli düşüncelerinizi eyleme dönüştürdü. Olmasaydı, altı ay sonra olurdu değil mi?

—Hayır, jandarma olmasaydı, belki olmazdı. Allan kader saydıysa olurdu.

—Her şeyi kaza ve kadere mal ediyorsunuz. Sizin iradeniz yok muydu?

—Hayır, irade de var. Ben boş değilim. Benim de dahlim var. İnkâr edemem.

—İsyanı tek başınıza başlattığınıza inanmıyorum. Herhalde sizi teşvik edenler vardır.

—Ne içerden, ne de dışardan teşvik eden yoktur. Hariçten dediğim ecnebilerdir.

—Demek ki ayaklanma ve isyanı yalnız zat-ı âliniz düşündü.

—Evet, benim fikrimde vardı. Bilim adamlarını, düşünce sahiplerini göreyim dedim. Din kalkmış, maneviyat unutulmuştu. Bunları isteyelim dedim. Öyle ümit ediyorduk.

—Bunlarla görüştünüz mü?

—Görüşmedim. Zaman kalmadı. Bu olay meydana geldi.

—Mektuplarınızda , ‘Emirülmücahidin’ kullanıyorsunuz. İnsan kendi kendine Emirülmücahidin adını alır mı?

—Emirlere, ‘Emirülmücahidin’ yazıyordum. Büyüklüğü kendime layık görmedim. Sonra Hadimülmücahidin’i kullandım.

—Alacağınıza inanarak mı Diyarbakır’a hücum ettiniz?

—Diyarbakır’a hücum taraftarı değildim. Fakat bazı kimseler istedi.

—Kimler?

—Hanili Halit Bey taraftardı.

—Alamayacağınızı bildiğiniz halde neden hücum ettiniz?

—Birkaç savaş olmuştu. Başarı Kürtlerde idi. Yine öyle olur sandık. Fakat olmadı.

—İçerden bilgi alıyor muydunuz?

—Diyarbakır içi ile alışverişimiz yoktu. Yalnız halkın çoğunun dine eğilimli olduğunu biliyorduk.

—Yani ümitvardınız?

—Ümitvardık. Halktan ümitvardık.

—Cemil Paşazedeler ve Necip Bey neye eğilimliydi?

—Ben kimseyi tanımam. İşittiğime göre, Nakip Cemil Paşalar şeriata meyyaldardır diyorlar. Seninle birlikte olur diyorlar. Ama kendisini hiç tanımam.

—Böyle önemli bir istihbarat araştırılmaz mı?

—Haddi hesabı olmayan yalanlarda söyleniyordu. Muş, Bitlis işgal olmuş diye haberler geliyordu. Sonra yalan olduğu ortaya çıkıyordu. Ne postamız, ne de irtibatımız vardı.

—Hiçbir şey yokken, bu kadar ümmet-i Muhammed’in kanını dökmek caiz mi?

—Zaten olmuştu. Darahini’ye hücum etmişlerdi.

—Elazığ’a saldıran kuvvetlerin komutanı kimdi?

—Şeyh Şerif’i tayin etmişti. Odur.

—Başka kimdi kumandanların?

—Gazik cephesini de Şeyh Şerif’e vermiştim. Palu’ya kadar gidebilirsin dedim. Melekanlı Şeyh Abdullah’ı Gırvas ve Muş ceplerine tayin ettim. Şeyh Hasan’ı da Kiğı cephesine verdim. Şeyh Hasan burada yoktur. Kumandanlar; ağalar, muhtarlar, aşiret mensuplarıydı. Benim düzenli ordum yoktu.

—Diyarbakır’ı alma amacınız ne idi?

—Rızkımız, nasibimiz, o tarafa gelmişti. Diyarbakır’ı aldıktan sonra ileri gelenlerle toplanıp, hükümetle müzakere yapacaktık.

—İsyandan önce hükümete başvursaydınız ya!

—Vaktimiz olmadı.

—Hükümet taleplerinizi kabul etseydi ne olurdu?

—Günahtan kurtulurduk. Evimizde otururduk. Hükümet isteklerimizi kabul etseydi, hicret isterdik. Hicret izni vermeseydi, günah bizden gider. Otururduk.

—Bir mektubunuzda ‘fetih’ kelimesini kullanıyorsunuz. Anlamı ne bunun?

—Her neresi alınırsa, fetih deriz…

—Fetihten sonra bağımsız bir Kürdistan krallığı ilan edecektiniz, öyle mi?

—Krallık bizim niyetimizde yoktu. Şeriat kurallarını uygulama idi. Ben ne başkanlık kabul ederdim, ne de elimden gelirdi.

—Buradaki bildiriyi biliyor musunuz?

—Ondan haberim yok. Kim yazmış bilmiyorum.

—Diyarbakır’dan sonra hükümet tekliflerinizi kabul etmeseydi, çekip gidecektiniz, öyle mi?

—Sonucun nasıl olacağını düşünmedim. Milletvekillerinin büyük kısmı dindardır. İsteklerimizi kabul eder, medreseleri açarlar dedik.

—Türkiye Cumhuriyeti askerleri, Müslüman askerleri bizi mahvederler diye düşünmediniz mi? Bu kuvveti size veren nedir?

—Kanıtımız yoktu. Bu kadar askerin hızla gönderilebileceğini sanmıyorduk.

—Sonra anladınız, öyle mi?

—Beli, şimdi anladım.

—Bu isyanın esası nedir?

—Esasını kime atfedeyim?

—Lice’ye yazdığınız mektuba göre önceden düşünmüşsünüz.

—O yazı benim değildir. İmza da benim değildir. O ifade zaten benim değildir.

—İsyana ben karar verdim, dediniz. Bu havalide sizi tanıyan kimse olmadığına göre, nasıl Diyarbakır’a hücum ettiniz? Herhalde bunlar önceden düşünülmüş, karar verilmiş şeyler…

—O olay oldu. Ben önce vardım. Allahuteala’nın kaderi oldu. Ben içinde idim. Eğer düşünülmüş, planlanmış bir şey varsa zaten biliniyor.

—İsyan ettiğin zaman, Türk askerlerini Müslüman askeri olarak mı gördün, yoksa kâfir askeri mi?

—Müslüman askeri olarak telakki ettim.

—İslam içinde sizden bilgin yok mu? Varsa neden sadece siz düşünüyorsunuz?

—Âlim elbette çoktur.

—Bunlar yapılmıyorsa, onlar neden talep etmiyorlar?

—Ne kadar ehli şeriat varsa hepsi talep ediyor. Fakat canından, malından korkuyorlar.

—Bunların içinde âlimi ve cesuru sen misin?

—En âlimi ben değilim, fakat tehlikeye atılan benim.

—Memleketinizden hangi ayda çıktınız?

—Kanuni Evvel’de (Aralık) çıktım.

—Sizin durumunuzda olan (yaşlı) biri, kışın en şiddetli zamanında çıkar mı?

—Günde üç saatten fazla gitmiyorduk. Yerler müsaitti. Odun, ateş çoktu.

—İlkbahar, yazın ya da sonbaharda çıksaydınız, sizin için daha iyi olmaz mıydı?

—Yazın, ziraat ve ticaretle meşgulüz. Kışın iş yok.

—İsyana kadar ne kadar zaman geçti?

—İki aydan fazla zaman geçti.

—İsyandan iki ay önce çıkıyor, sonra isyan ediyorsunuz?

—Evet, fikrimde vardı. Patlatmak niyetimizde yoktu. Fakat patladı.

—Oğlunuz Halep’ten geçiyor…

—Ticaret için Halep’e gitmişti. Parasını İstanbul’a poliçe vermişlerdi. İstanbul’a gitti, parasını aldı.

—Halep ve İstanbul’a ticaret için gitti. Oralarda bazı kimselerle görüştü. Size söyledi. Sizde ayaklandınız…

—O geldiğinde ben çıkmıştım. Şuşar’da buluştuk. İsyandan kırk gün önceydi.

—Diyarbakır’a neden hücum edildi, cephane çok olduğu için, bilhassa cephane almak için buraya gitmek istedik.

—Diyarbakır’a girmeyi başaramadınız. Ondan sonra ne gibi harekâtlarda bulundunuz?

—Çapakçur’a Darahini’ye geldik. Licelilerin karşılamaya geldiklerini gördüm. Lice’ye gitmeye niyetim yoktu. Ondan sonra Kürtlere izin verdim. Evlerine gönderdim. Eğil’e gittim. Maden ve Ergani’nin işgalini orada duydum.

—Türklerle neden ilişki kurmuyordunuz?

—Eğil, Ergani taraflarında Türkleri de davet ettim. Dinimize çalışalım dedim.

—Sizinle beraber isyan ettiler mi?

—Tutan tutuyor, tutmayan tutmuyordu.

—Ergani’de kimler vardı?

—Şevket Efendi, Hamit Ağa, Hacı Hüsnü Efendi vardı.

—Bunlar Türk mü, Kürt mü?

—Türktürler, onlar da katıldılar.

—Kürt Teali Cemiyeti’nden haberiniz olmadığını söylediniz. Bitlisli Yusuf Ziya Bey geldiği zaman ne görüştünüz?

—Yusuf Ziya’yı tanırım. Bana gelmişti. Ramazanda idi. Bitlisli Haydar Efendi, Yusuf Ziya Bey’in Muşlu Reşit Bey’le ziyarete geldiğini söyledi. Kendisinden ders okumuştum. Birkaç saat kaldılar. Çay içip gittiler. Baharda Hınıs’a gelmişti. Benim köyüme geldi. Orada meseleyi açtı. ‘Bir Kürdistan kurmak üzereyiz’ dedi. Muhaldir dedim. Fikrim bunu kabul edemiyordu.”

ŞEYH SAİD KİMDİR ?

Şeyh Said’in kökleri üç kuşak ötede, dedesi Şeyh Ali ile bölgede din sahnesine çıkıyordu.
Şeyh Ali, Mevlana Halid’in öğrencilerindendi. Bağdatlı lakabıyla da tanınan Mevlana Halid, 1776-1827 yılları arasında yaşadı. Nakşibendî şeyhi ve Nakşibendî tarikatını Kürtlere aşılayan kişiydi. Şam’da oturuyordu. Ama Kürtler arasında ve İstanbul’da etkin bir taraftarı vardı. Mevlana Halid şairdi. Şiirlerinden derlenen Divanı, ölümünden sonra 1844 yılında İstanbul’da yayınlandı. Şeyh Ali, Mevlana Halid’in Şam’daki dergâhında eğitim gören öğrenciler arasında özel olarak ilgilendiği 118 gençten biriydi. Bir öteki ise Seid Abdulkadir’in dedesi Seid Taha idi. Daha sonra mantık, felsefe, matematik ile din bilgisi konularında özel eğitime tabi tutulup, üst düzeyde bir programla yetiştirilen Nakşibendî halifesi oldular. Değişik bölgelerde görevlendiler.
Mevlana Halid, Şeyh Ali’yi Diyarbakır’ın Lice ilçesine gönderdi. Genç şeyh orada imamlığa başladı. Birkaç yıl sonra oradan ayrılıp kuzeye geçti. Palu’nun Kelhası ve Ekrak köylerinde imamlık yaptı. Şeyh Ali Kelhası’da evlendi ve aile hayatına karıştı.

Şeyh’in; Mahmut, Hasan, Hüseyin ve Mehmet adında dört oğlu dünyaya geldi. Şeyh Ali oğullarını da aile geleneğine göre dergâh ve medreselerde okuttu. Mezuniyetten sonra her biri imam olarak bir yana dağıldı.
Şeyh Mahmut Erzurum’un Hınıs ilçesine bağlı, zamanla büyüyüp kasabanın mahallesi haline gelen Kolhisar Köyüne yerleşip imamlığa başladı. Kolhisar’da evlendi ve burada yedi erkek evlat büyüttü. Şeyh Mehmet Said, Bahaddin, Gıyaeddin, Necmeddin, Tahir, Mehdi ve Abdürrahim.
Dini dergâh ve medreselerde eğitim gören yedi kardeş arasında Mehmet Said öne çıkacaktı.

Şeyh Said’in doğum tarihi
Kürtler’in, doğumları kayıtlara geçirme alışkanlıkları yoktu. Bu yüzden Şeyh Said’in doğum tarihide belirsizlik taşıyordu. Bazı kaynaklar 80 yaşındayken idam edildiğini belirtiyor. Buna Kürt yazar Musa ANTER’de katılıyor. Ve 80 yaşında idam edildiğini yazıyor. Ancak torunu Abdulmelik FIRAT bir röportajında 61 yaşında idam edildiğini yazıyor.

Şeyh Said’in şemali
Şeyh; uzun boylu, esmer tenli, narin yapılıydı. Temizlik ve şıklığa özen gösteriyor, gabardin şalvarın üstüne, önü ibrişim işlemeli “Halep işi kırk düğme” yelek ve onun üstüne de pelerin giymeyi seviyordu. Ağarmış, apak olmuş sakalını kınalıyor, kızıl parıltı veriyordu. İslamiyet’te kına ve erkeklerin gözaltına sürme çekmesi sünnetti. O da Kürt erkekleri arasında yaygın olan modaya uyarak, ağarmış sakalını kınalıyor, kirpiklerinin altına sürme çekiyordu.

Şeyh Said’in eğitimi
Şeyh Said Medreselerde eğitim görmüş, dönemin en iyi din tedrisinden geçmiş, Arap-İslam felsefesinin yanında eski Yunan felsefesi ile mantık derslerini okumuştu. Arapçayı Kürtçe kadar iyi konuşuyor, okuyor ve yazıyordu.

1925’te Diyarbakır’daki sorgusu sırasında eğitimi konusunda şöyle diyordu: Muş, Malazgirt ve Palu’da eğitim gördü. Palu’da amcam Şeyh Hasan yanında, Muş’ta Mehmet Efendi, Malazgirt’te Dev Abdülhalim ve Hınıs’ta Musa Efendi’nin yanında Medrese de okudu.
Şeyh, genç yaşta çevresinde sivrilmiş, tanınmış bir kişilik olmuş, olgunluk çağında ise bölgede tartışmasız kabul gören saygınlığına, Nakşibendîliğin “Postnişinliği” ni eklemişti.

Kürtlerde sahip olunan koyun sayısı, zenginlik ölçüsüydü. Bu açıdan bakıldığında Şeyh Said varlıklıydı. O sürüye değil sürülere sahipti. Koyun üreticiliğinin yanında “Peze ner” denilen “Kısır koyun” ticareti yapıyordu. Satın aldığı toklu koçları (hogeç), yaz ayları boyuncu Bingöl Yaylalarında otlatıyor; sonbaharda “Aşağı Memleket” diye bilinen Musul, Kerkük, Şam ve Halep pazarlarına götürüp satıyordu. Ticaret nedeniyle Güney Bölgelere yaptığı seyahatler bir bakıma kendisi için dostlukları pekiştirme vesilesi oluyordu. Sürünün ardından, Kürt önde gelenlerini ziyaret edip, konaklaya konaklaya pazar şehre gidiyordu. Dönüşte başka bir yol izleyerek; görüşmeler yapıyor, dostlarıyla buluşuyordu. İlerleyen yaşlarında ticareti büyük oğlu Şeyh Ali Rıza’ya bırakıyor, bu sayede okuma ve toplumsal olaylara daha çok zaman ayırma imkânı buluyordu.

Şeyh Sâîd Kıyâmı-1

“Ben, idâresi altındaki memlekette içkiyi yasaklayıp, kendisi sarayında içki içen adama bi’at etmem!”
Bu sözler, Amed (Diyarbakır) ilinin Bısmıl (Bismil) ilçesine bağlı Çılsıtun (Kırksütun) köyünden mümtaz ve saygın bir şâhsiyet olan Şeyh Qâsım-é Haşim’e ait… 1640 yılında, Osmanlı padişâhı IV. Murad’a söylenmiştir.
İlmi, taqwası ve dinî önderliğiyle nam salmış olan Şeyh Qâsım, bir başka âlim olan Molla Heyder’in oğludur. Molla Heyder de Seyyîd Hacı Hûseyn el- Hûseynî’nin oğludur. O’nun babası da Seyyîd Haşim’dir. Seyyîd Haşim ise, Resûl-i Ekrem (saw)’in Kerbelâ’da şehîd olan torunu İmâm Hûseyn’in soyundan gelen bir seyyîddir.
Şeyh Sâîd’in dedesinin babası olan Molla Qâsım Efendi’nin yapısında var olan direnişçi, mücâdeleci, inqlâbcı ve hizbullâhî ruh, Kerbelâ’dan başlayıp süregelen Hûseynî bir rûh olarak, bu sülâlenin umde özelliğini oluşturmuştur.
Tarihî bir şâhsiyetin, özellikle de evrenselliğini ve sürekliliğini koruyorsa bir olayın, değişim ve yapılanmanın, bir olgunun, kimi dönüm noktaları olmuş olayların nedeninin, muhtevâsının, tarih içindeki yerinin, özünün ve mesajının iyi anlaşılabilmesi için, o olayı hazırlatıcı, başlatıcı ve sürükleyici bütün yönleriyle ele almalı, içinde bulunulan dem ile beraber geçmiş – ister görsel, ister işitsel olsun – etmeni de gözönünde bulundurulmalı ve ele alınmalıdır ki, dün ve bugün ikilemi, yarına katıksız ve doğru bir şekilde yansıma gösterebilsin. Tarihî ve güncel olaylara kuşbakışı bakmak, bizi sonuca – eğer amaçlıyorsak – götüremeyecektir. Bunun için, olayların haritası çizilmeli, krokisi değil.
Bilindiği üzere Şeyh Sâîd ayaklanması, 13 Şubat 1925’te başlamıştır. Bu yazıda da, olay bütün yönleriyle anlaşılmaya çalışılacaktır. Ancak biz, biraz daha gerilere gideceğiz. Çaldıran’a kadar…
ÇALDIRAN SAVAŞI’NDAN BAĞDAD SEFERİ’NE DEĞİN KÜRDİSTAN’IN DURUMU
XV. yy’da ve XVI. asrın başlarında, Kürdistan İslâm toprakları, İran – Safewî Şâhlık devletinin egemenliği altındaydı.
Yavuz Sultan Selim’in 1512 yılında tahta geçmesiyle beaber Osmanlılar, tamamen bir “siyaset-i şarqîyye” (doğu siyaseti) izlemeye başlamış ve bütün uğraşılarını Doğu üzerinde yoğunlaştırmışlardır.
Tahta çıktıktan hemen iki yıl sonra Yavuz Sultan Selim, ilk seferini, mezhebî gerekçelerle İran üzerine yapar. Osmanlı İmparatorluğu ile İran Safewî Şâhlığı arasında Tuşpa (Van)’ın Ebex (Çaldıran) ilçesinde yapılan ve tarihe Çaldıran Savaşı (1514) olarak geçen bu harbi Şâh İsmail yönetimindeki İran Safewîleri kaybeder ve Osmanlılar Tebriz’e girer; Yavuz Sultan Selim, burada adına hutbe okutur. Tebriz Sarayı’nın çok kıymetli eşyaları ile birlikte, halkından binlerce zanaatçı, tüccar ve bilim adamını İslâmbol (İstanbul)’a gönderir.
Çaldıran Savaşı’ndan sonra Kürdistan, Osmanlılar’ın hâkimiyeti altına girer. Osmanlılar, oldukça stratejik noktalarda bulunan Amed (Diyarbakır), Mêrdîn (Mardin) ve Kemax (Kemah) kalelerini alırlar. Asimilasyon politikaları sonucu Dîluk (Gaziantep)’un Çînçîn ilçesinin adı “Yavuzeli” olarak değiştirilir. Hemen akabinde Osmanlılar, burada varlığını sürdüren Dılqadr (Dulkadir) Beyliği’ni ortadan kaldırırlar ve Memlûklular ile komşu olurlar. Böylece İran’ın ipeklilerinin ve Tebriz’den Doğu’nun diğer ürünlerinin Halep ve Bursa’ya getirilmesi olanağı, Osmanlı hâzinesine yeni gelir kaynakları sağlamış olur. Yavuz Selim, bu durumda İran’ın batıya olan zengin ipek ticâretini istediği zaman kesebilecekti.
Çaldıran Savaşı, Osmanlılar ile İran arasında uzun yıllar sürecek olan kanlı savaşların başlangıcı oluyordu. Zaten kısa bir süre sonra Şâh İsmail, Tebriz ve Azer-i Badegan (Azerbaycan)’ı geri alacaktır.
Yavuz Selim zamanında doruk noktaya ulaşan mezhepçi yönetim, 1520 yılında tahta geçen Kanunî Sultan Süleyman tarafından devam ettirildi ve Kanunî, saltanatının yedinci yılında kendisine karşı Şiî bir isyanın oluşmasına engel olamadı.
1527 yılında Kalenderoğlu, Yavuz zamanından beri sinmiş olan şiîleri etrafında topladı. Kanunî tarafından idâm edilip dirliği dağıtılan Gırgûm (Kahramanmaraş) Beylerbeyi Dulkadiroğlu Ali Bey taraftarları da Kalenderoğlu’nun etrafında toplandılar. Fakat, 30 bin kişilik katılımın olduğu bu isyan, Sadrazam İbrahim Paşa kuvvetleri tarafından bastırılır ve isyanın elebaşı ödürülür.
Birkaç yıl sonra Kanunî, Österreich ( Avusturya ) ile anlaştıktan sonra, doğudaki denetimi sağlamak amacıyla yeniden İran üzerine sefere çıkar. Tebriz’e girer ve tüm Azerbaycan’ı alarak Hamedan’a kadar ilerler. Sonra güneye yönelip Kürdistan içinde ilerler ve Çîyayên Zaxa (Zağros Dağları)’yı aşarak 1533’te Bağdad’a girer.
Bir süre sonra İran’ın, Tebriz, Naxcıvan, Erivan (Revan) ve Tuşpa (Van) kalelerini zaptetmelerinden sonra İran’a ikinci bir sefer daha yapılır. Tuşpa ve Tebriz geri alınır ve Güney Azerbaycan ile Kuzeydoğu Kürdistan’da denetim yeniden sağlanır.
Akabinde Osmanlılar ile Avusturya arasında savaşlar başgösterince, bunu fırsat bilen Şâh Tahmasb yeniden Kürdistan’a girer. Xelat (Ahlat), El- Cewaz (Adilcevaz) ve Mıj (Muş)’a kadar ilerler ve Kalikala (Erzurum)’yı kuşatır. Bunun üzerine üçüncü İran seferine çıkan Kanunî, Erivan, Naxcıvan Ve Karabağ’ı alır.
Bu savaşlar her iki taraf için de zararlı oluyordu. Bu nedenle Osmanlılar ile İranlılar ilk kez resmî bir antlaşma imzalarlar. 1555’te imzalanan Amasya Antlaşması’na göre İran – Safewî Devleti, Erivan, Tebriz ve Kürdistan’daki iddiâlarından vazgeçerek buraları Osmanlılar’a bırakır.
Daha sonra gelen Sokullu Devri (1566 – 1579)’nde siyasal bağlamda önemli bir hâdise çıkmaz; ancak bu dönemde Kürdistan’daki şeyhler, mollalar ve halk arasında sürekli bir huzursuzluk yaşanır. Kürtler, bu devirde Osmanlı Devleti’nden nefret eder duruma gelirler. Bunun sebebi, Sarı Selim’in içkiye ve III. Murat’ın da kadına olan aşırı derecedeki düşkünlüğüdür.
Duraklama döneminde, 1577–1590 Osmanlı – İran savaşları sonucu, 1590 yılında İstanbul’da Ferhad Paşa Antlaşması imzalanır. Antlaşmayla Osmanlılar, Azerbaycan, Loristan, Kuzey Kürdistan, Dağıstan ve Sakartvelo (Gürcistan) bölgelerini alarak doğuda en geniş sınırlarına ulaşırlar.
III. Mehmed zamanında kayda değer bir olaya şâhid olmayan Kürdistan, 1603 yılında I. Ahmed’in tahta geçmesiyle yeniden başlayan Osmanlı – İran savaşları dolayısıyla tekrar hâdiselere sahne olur. Amed ve Musul’a kadar ilerleyen ve Kafkasya’yı ele geçiren İran ile 1611’de Nasuh Paşa Antlaşması imzalanır ve Osmanlılar, 1590 yılındaki Ferhad Paşa Antlaşması ile aldıkları yerleri İran’a geri verirler. Ayrıca İran, ipek üzerinden yıllık vergi ödemeyi kabul eder.
1617 yılında, I. Mustafa’nın tahta geçmesi ile birlikte Osmanlı – İran savaşları yeniden başlamış ise de, bir yıl sonra (1618) yapılan Serav Antlaşması ile, Nasuh Paşa Antlaşması (1611)’nın koşulları esas alınır; yani, bir yıl boyunca boşuna savaşılır; sadece vergi maddesinden vazgeçilir.
Ancak sözkonusu antlaşmadan dört yıl sonra başlayan 1622 – 1639 Osmanlı – İran savaşları, çok uzun sürer. Antlaşmadan önce I. Mustafa, tahtını Genç Osman’a bırakır. Genç Osman’ın dört yıl süren saltanatı zamanında durum gayet sâkindir. Bu devirde önemli yenilik hareketlerine girişilir ve Genç Osman (II. Osman), Osmanlı tarihinin “ilk ciddî yenilikçisi” olarak nam alır.
Binaen aleyh, Genç Osman’ın tahttan inişiyle yeniden başlayan Osmanlı – İran savaşları “en uzun süreli” olan savaşlardır.
Osmanlı İmparatorluğu ile İran – Safewî Şâhlığı arasında süregelen bütün bu savaşlar silsilesinde başrolü hep “toprak” oynar, ki bu Hayik (Ermenistan), Azer-i Badegan (Azerbaycan) ve Kürdistan (Gülistan) üçgenidir. Nisbî de olsa zaman zaman Doğu Lazistan ve Güney Gürcistan da etkilenmedi değil.
1623 yılında, IV. Murad’ın tahta geçişiyle beraber, Kürdistan, yeni bir sosyo – politik sürecin içine girer.
IV. Murad, sert yöntemlerle ilk başta isyancıları itaat altına alır. Başta Sadrazam Topal Receb olmak üzere çok sayıda sipahî ve yeniçeriyi ortadan kaldırır. Kendisi tiryaki derecesinde içki müptelâsı olduğu halde IV. Murad, memlekette içkiyi, tütünü ve sigarayı yasaklar, gece sokağa çıkma yasağı getirir. Devrin bilginlerine raporlar hazırlattırır.
IV. Murad, Revan Seferi neticesinde Revan ve Kuzeydoğu Kürdistan’ı ele geçirdiğinin hemen akabinde meşhur Bağdad Seferi’ne çıktı. Bu sefer sonucu Bağdad’ı İran’ın elinden aldı ve Osmanlı – İran arasında 1639 yılında Qasr-ı Şêrin Antlaşması imzalandı. Bu antlaşmaya göre;
1 – Azerbaycan ve Revan İran’a bırakılacak,
2 – Güney Kürdistan ve Bağdad Osmanlılar’ın olacak,
3 – Osmanlı ile İran arasında Zağros Dağları sınır kesilecektir.
Qasr-ı Şêrin Antlaşması halen geçerliliğini koruyan bir antlaşmadır ve bugünkü Türkiye – İran sınırı burada belirlenmiştir.
Antlaşmadan sonra IV. Murad geri döner.
“DİYARBEKR’E HOŞ GELMEDİNİZ”
Bütün bunlar olurken Kuzey Kürdistan’da bazı problemler ortaya çıkar. IV. Murad, Bağdad Seferi’nden dönerken, yönetime karşı oluşan bu “ince durumları” gidermek için Amed ( Diyarbakır )’e uğrar. Etrafındakilere Kürdistan’ın durumunu, buradaki halkın yaşantısı ve kendi yönetimi konusunda ne düşündüklerini sorduğunda, bölgede kendi yönetiminden hoşnut olunmadığı ve halkın çoğunluğunun kendisine karşı olduğu söylenir. Bunun üzerine IV. Murad, bölgenin tüm ileri gelenlerinin, ağaların, şeyhlerin ve müderrislerin toplanmasını ve kendisine açıkça biatlerini bildirmelerini emreder. Bu emir üzerine, köyünde müderrislik yapmakta olan Seyyid Molla Qâsım-ê Haşimî’ye de gidilip, biat etmek için çağrılır. Fakat Seyyid Qâsım Efendi (yazının hemen başında belirttiğimiz gibi ) bu teklifi reddeder. (Bu şeyh, Şeyh Sâîd’in babasının dedesidir)
Aynı şekilde, Kürdistan’ın ileri gelen âîlelerinden biri olan Bedirhanî âîlesi ve bunlardan başka bazı şeyh ve âîleler de padişâh IV. Murad’ın çağrısını geri çevirirler. IV. Murad bu duruma çok kızar. Çünkü Kürdistan’ın şeyh ve mollaları, müderris ve âlimleri o derece büyük bir dinî statüye sahiptirler ki, IV. Murad’ın, saygınlığını ve otoritesini koruyabilmesi için Kürdistan şeyhlerinin biatlerini alması şarttır.
IV. Murad, kendisini çok rahatsız eden bu durum karşısında, kendisine muhâlefet edenlerin ortadan kaldırılmasını ve bu köyün ( Çılsıtun ) ve hatta civar köylerin yıkılmasını emreder.

TARİHİN GİZLEDİĞİ “ÇILSITUN QATLİÂMI”

Yıl 1640…

Yer Amed (Diyarbakır)’e bağlı Bismil ( Bısmıl ) ilçesinin Çılsıtun ( Kırksütun ) köyü…

Topyekûn bir halkın, şeyh ve mollaların önderliğinde başlattığı İslâmî direniş dalgasını kırmak için IV. Murad’ın verdiği emir ( ferman ) yerine getirilir ve Çılsıtun başta olmak üzere Bismil’in köyleri katliâma uğrar. Canını kurtarabilen birkaç çocuk ve kadından başka, herkesin canına kastedilir. Köyler boşaltılıp yıkılır ve köy halkından sağ kalanlar sürgün edilir. Suçları (!) saltanatı kabul etmemek, saltanata ve saraya değil, Qûr’n ve Sünnet’e dayalı bir İslâmî yönetim istemek, kendi topraklarında, kendilerine yapılan zulmü onaylamamak ve İslâm dışı kültürü özümseyememek. Bunun cezası da katliâm ve sürgün, kann ve şehâdet…

Şeyh Sâîd’in şeceresinin, Molla Heyder’in dedesi ve Seyyîd Hûseyn el- Hûseynî’nin babası Seyyîd Hâşimî’den itibaren “sır” olması, bu katliâm sebebiyledir. Çünkü bu olay sırasında her yer ateşe verildiği için, Şeyh Sâîd’in soy kütüğü ile ilgili mâlumat da yanar, kül olur. Gerçi Şeyh Sâîd’in babası Şeyh Mahmud Efendi’nin babası Şeyh Ali Septî Amedî, birçok kez konuşmalarında, “biz seyyîdiz, Resûlullâh’ın soyundanız” gibi ibâreler kullanır, ama şecere imhâ edildiği için Şeyh Sâîd soyu daha sonra seyyîdlik iddiâsında bulunmaz.

Katliâma sebep olan bu direnişin –önderi Şeyh Qasım-ê Hâşimî’nin hânımı, çocuk yaştaki oğlu Ali Septî ( Şeyh Ali Septî Amedî = Şeyh Sâîd’in dedesi – İ. S. ) ile beraber Meledî ( Malatya )’ye hîcret eder. Mümtaz bir âîlenin çocuğu olan Ali Septî, burada tedrisat görmeye devam eder. Daha sonra, Bağdad’da bulunan Mewlâna Xâlid-ê Bağdadî’nin bir yakını tarafından oraya çağrılır; hânımına, “ben Mewlâna Xâlid’in yanına gideceğim, istersen beni bekle, istersen seni boşayayım!” dediğinde, hânımı Bağdad’a gitmesine razı olmayınca, ondan boşanıp Mewlâna Xâlid’in yanına, Bağdad’a gider.

Ülkede içki içilmesini yasaklayan IV. Murad, içkiden ölür. Tahta Sultan İbrahim geçer.

Uzun bir süre Mewlâna Xâlid’in yanında kalan Şeyh Ali Septî Efendi, daha sonra Mewlâna Xâlid’in vâsiyeti üzerine O’nun bir hâlifesi olarak Kürdistan’a geri döner. Önce bir süre Amed’de kalır, daha sonra Mezrâ ( Elâzığ )’nın Palo ( Palu ) ilçesine gidip, orada tekke ve medresesini tesis eder.

Şeyh Sâîd’in dedesi Şeyh Ali Septî Amedî Efendi’nin hayatı, İslâm ilmi ve seyâhattır. Çılsıtun’dan Meledî’ye, ordan Bağdad’a, Bağdad’dan Amed’e ve ordan da Palo’ya…

VE ŞEYH SÂÎD: KÜRDİSTAN LAİKLİĞİ KABUL ETMİYOR!

1865 yılında, Mezrâ (Elâzığ) ili Palo (Palu) ilçesinde Şeyh Mahmud Efendi’nin bir oğlu olur. Adını “Mûhâmmed Sâîd” koyarlar. İşte bu çocuk, İslâmî serhıldanın rehberi Şeyh Sâîd’dir.

Mûhâmmed Sâîd, daha sonra babası Şeyh Mahmud Efendi tarafından Kalikala (Erzurum)’nın Xînûs (Hınıs) ilçesine yerleştirilip ikâmet ettirilmiş, burada medrese tâhsili görmeye ve fıqıh, tefsîr ve hâdis dersleri almaya başlamıştır.

Medrese tâhsilinin belli bir aşamasından sonra zühd ve taqwa devresi gelir. Bu noktada da donanımını derinlemesine alan Şeyh Sâîd, kendi âîlesine sevgi ve saygı duyanlara sürekli olarak İslâm’ın temel esaslarını ve tewhîdi anlatır, medreselerde ders vermeye başlar, halkını irşâd etmekten geri kalmaz.

Halkın irşâdıyla meşgul olan Şeyh Sâîd, ticâretle de uğraşıp elde ettiği geliri medresesindeki talebelerin masrafları için kullanıyordu.

I. Dünya Savaşı sonucunda Kürdistan’ın Rîha (Şanlıurfa) şehrinde başlayan ve kısa sürede bütün bölgelere yayılan Kurtuluş Savaşı’nda emperyalist güçlerin, Kürd’üyle, Türk’üyle, Laz ve Çerkes’iyle tüm halkın verdiği direniş karşısında tutunamayıp kovulmalarından sonra, yeni rejimin aynı güçler tarafından, üstelik İslâmî yönetime, Qûr’ân ahkâmına ters düşen Laisizm ve bu topraklarda yaşayan Kürt, Laz, Abaza ve hatta Arap ve Fars tüm halkların kavmî kimliklerini inkâr edip herkesin Türk olduğunu iddiâ eden Türk nasyonalizmi gibi halka taban tabana zıt iki ilke üzerine bina edilmesi, “peygamber vârisleri” olmanın sorumluluğunu üzerlerinde taşıyan Kürdistanlı âlim ve şeyhleri harekete geçirir.

1924 yılı ilkbaharında Zûlqarneyn ( Bitlis ) eski milletvekili Yusuf Ziyâ, Kalikala ( Erzurum )’ya gidip Xâlid-ê Cibrî’nin evinde bir hafta misâfir olur. Verilen bir kararla aşiretlerin de yardımıyla bu yeni çizgiye ortak bir “dur!” demenin imkânı araştırılacaktı.

Şeyh Sâîd, yeni rejimin bi anti – İslâmî yapısından hiç hoşnut değildi. O, karşı koymayı her zaman için düşünmüştü. Nitekim Şeyh Sâîd Efendi, 27 Aralık 1924 tarihinde Xînûs ( Hınıs )’tan Qırıkan ( Kırıkhan ) köyüne gelir. Mir Selim-ê Zirkanî ile bölgenin tüm ileri gelenleri, Şeyh Sâîd Efendi’yi burada ziyaret ederler. Ziyaret esnasında Şeyh Sâîd’in oğlu Ali Rıza Efendi de Halep’ten Qırıkan’a gelmiştir. Şeyh Sâîd, kararını ilk olarak burada açıklar. Bu karar, “Şeriât-i Ğarra-i Ahmedîyye” için harekete geçmektir.

Ancak Xînûs ( Hınıs ) ve Gûmgûm ( Varto ) bölgelerindeki aşiretler hükûmet safında olduklarından, onların katılımı mümkün görünmüyordu. Bunun üzerine Şeyh Sâîd, Xormek aşireti reislerine şu mektubu yazar:

“Xormek aşireti reislerinden Xelîl, Welî ve Heyder ağalara,

Es- Selâmun Aleykum we Râhmetullâhi we Bereketuhu we lehu’l- Hâmd

We’l- minne hidâyet-i Rabbanî ile Dîn-i Mûbin-i Ahmedî’yi kâfir olan Mustafa Kemal’in yed-i zûlmünden tahlîs etmek ğazası niyetiyle Suşar’a hareket edildi. Bu Ğâzâ ile Cihad’ın mezheb ve târiqat tefrîq edilmeden ( ayrım gözetilmeden – İ.S. ) LÂ İLÂHE İLLALLÂH – MÛHÂMMEDÛN RESÛLULLÂH diyen bütün İslâm muwâhhîdleri üzerine farz olduğundan, mine’l- qadîm memleketimizde büyük bir ğayret ve şecaat sahibi olan müslüman aşiretinizin de Şeriât-i Ğarra-i Ahmedîyye’ye ve bu Cihâd-ı Ekber’e ittibâ edeceğinize itimâdım berkemâldir.

Yâ eyyuhe’l- Ensâr,

Dînimizi ve namusumuzu bu mülhîdlerin elinden kurtaralım. Size istediğiniz yerleri verelim. Bu dînsiz hükûmet, bizi de kendisi gibi dînsiz yapacak. Bunlarla cihâd farzdır.

Kurulduğu günden beri Dîn-i Mûbîn-i Ahmedî’nin ( saw ) temellerini yıkmaya çalışan Türk Cumhuriyeti reisi Mustafa Kemal ve arkadaşlarına, Qûr’ân ahkâmına aykırı hareket, Allâh ve Peygamber’i inkâr ettikleri ve Hâlife-i İslâm’ı sürdükleri için ğayr-i meşru olan bu idarenin yıkılmasının bütün müslümanlar üzerine farz olduğunu, cumhuriyetin başında bulunanların ve cumhuriyete tabi olanların mal ve canlarının Şeriât-i Ğarra-i Ahmedî’ye göre helâl olduğunu bildiririm.

“Allâh yolunda cihâd edin ve öldürün!…”

4 Kanun-i Sânî 1341

Emîr’el- Mûcâhîdîn El Seyyîd Mûhâmmed Sâîd El Naqşibendî”

Şeyh Sâîd, yeni kurulan rejim hakkında fetvâsını vermiş ve qıyâm larari almıştır. Hareketi başlatmak üzere evinin yolunu tutar.

Şeyh Sâîd eve döner ve 2 Ocak 1925’te hânımına durumu izâh ederek evden ayrılacağını ve devlete karşı ayaklanacağını söyleyince hânımı karşı çıkar:

“Bey bey! Bizi bırakıp da nereye gidiyorsun? Sen gidersen bizim nâmusumuzu kim koruyacak? Bizim nâmusumuzu hiç düşünmez misin?”

Ama Şeyh Sâîd’in cevâbı nettir:

“Hânım hânım! İslâm’ın nâmusu ayaklar altındadır.”

Hânımı, engel olamayacağını anlamıştır. Şeyh Sâîd, şu sözleri söyleyerek hânımından ve evinden ayrılır:

“Hânım! Yarın ben qıyâmet gününde Allâh’ın ve Peygamberi’nin huzuruna suçlu olarak çıkmak istemiyorum. O zaman Allâh bana ‘Ey Sâîd! İslâm dîninin hükümleri ayaklar altına alındığında sen niçin sessiz kaldın, gücün ve imkânın olduğu hâlde niye başkaldırmadın?’ diye sorduğunda ben ne cevap vereceğim? Cehennem zebanîleri beni sarığımdan tutup cehenneme çektiklerinde ben ne edeceğim? Hayır! Andolsun Allâh’a ki, yalnız ben ve elimdeki âsâ bile kalsa bâtılın karşısına çıkıp qıyâm edeceğim. Şehîd olana kadar da mücâdelemden de asla dönmeyeceğim. Hem, ne ben Hz. Hûseyn’den daha makbulum ve ne de siz O’nun âîlesinden, Ehl-i Beyt’inden daha makbulsünüz. Ben üzerime düşeni yapmak zorundayım. Allâh’a emânet olun!”

Şeyh Sâîd evinden ayrılır.

Şeyh Sâîd Efendi ile Qırıkan köyünde buluşan Şeyh Ali Rıza Efendi ve Zirkan ile Cibran aşiret reislerinden bikaç kişi 6 Ocak 1925’te istişârede bulunurlar.

Qırıkan (Kırıkhan) köyünden çıkıp Çêwlîk (Bingöl)’in Kanîya Reş (Karlıova) ilçesine gelerek Xâlid-ê Cibrî’nin evinde ikinci toplantıyı yapar. 8 Ocak’ta Çêwlîk (Bingöl)’in Boğlan (Solhan) ilçesine bağlı Melıkan (Melikhan) köyüne gelen Şeyh Sâîd Efendi, datisi Şeyh Abdullâh Melıkanî ile beraber, kimin hangi bölgeleri kontrol edeceğini belirler ve bu yönde kararlar alırlar. Buna göre;

1 – Şeyh Sâîd, Dara Hênê (Genç), Hênê (Hani), Lıcê (Lice) , Farqîn (Silvan), Erğenê (Ergani), Amed (Diyarbakır) bölgelerinin ileri gelenleri ile görüşmeler yapacak ve daha sonra Çapakçur ( eski Bingöl )’a dönerek qıyâmı başlatacaktır. Daha sonra Amed’in denetimi sağlanacaktır.

2 – Şeyh Sâîd’in oğlu Ali Rıza Efendi, Melıkan (Melikhan) köyünden Şeyh Sâîd’in bir fetvâsı suretiyle Boğlan ( Solhan ), Mehsert (Ömerli) ve Zıktî aşiretlerini gezip, Mıj (Muş) ovasına ve oradaki halka durumu bildirecek ve Mılazgir (Malazgirt)’te bir güçbirliği yapılıp Mıj – Zûlqarneyn (Muş–Bitlis) kontrol altına alınacaktır.

3 – Hareket günü Şeyh Abdullâh-ê Melıkanî, Boğlan ve Mehsert gibi yörelerin aşiretleriyle Gûmgûm (Varto) merkezini denetim altına alacaktır.

4 – Qıyâmdan sonra Şeyh Şerif Efendi, Palo (Palu) ve Dep (Karakoçan) bölgesindeki aşiretlerle Mezrâ (Elâzığ) denetimini sağlayacak ve Dımılî (Zaza) aşiretleriyle Erzîngan (Erzincan)’ geçilecektir.

Şeyh Sâîd Efendi, Kanîya Reş ( Karlıova ) tarafından Çêwlîk ( Bingöl )’e geliyor. Yolda Kes ve Fahran köylerine ve ordan da dayısının bulunduğu Melıkan’a uğruyor. Ordan da 15 Ocak günü Dara Hênê (Genç)’ye geçiyor. Burada halkın kendisine gösterdiği saygı ve sevgi üzerine çok hoşnut oluyor. Dara Hênê’de bulunduğu yedi gün içinde, Boğlan (Solhan)’ın Melıkan (Melikhan) köyü ve Dep (Karakoçan)’in Çan nâhiyesi şeyhleri, Kanîya Reş (Karlıova)’teki Cibran aşireti reisi ve Dara Hênê (Genç) ağaları biraraya gelirler. Brada yapılan istişâreler, alınan önemli kararlar, hemen her tarafa bildirilir.

Şeyh Sâîd Efendi, qıyâm öncesi görüşmelerini Çêwlîk (Bingöl)’i dört taraftan kuşatan bu dört ilçede, Dep (Karakoçan), Kanîya Reş (Karlıova), Boğlan (Solhan) ve Dara Hênê (Genç) dörtgeninde sürdürürken, Şeyh Şerif Efendi’ye şu mektubu yazar:

“Hûlâfa-i Septîyye-i Xâlidîyye-i Naqşibendîyye’den Reşâdet’ul- Şeyh Mustafa Efendi’nin mâhdumu alîye’l- qaderleri reşâdetlu Şeyh Şerif Efendi’ye

Reşâdetlu Şeyh Efendi Hazretleri,

Maxsusen selâm ve dûâlar eylerem. Sıhhât ve âfiyetinizin iş’arıyla memnun ve mesruren müteşekkîr oldum. Yarın biqewlîhi ve meş’iyetîhi teâl Sibsur’a, Ab-u Nûr’a, Analu’ya ve andan Zeyneb’e geleceğim. ( bölgede bu isimlerde yerleşim yerleri yoktur; büyük bir ihtimalle bunların hepsi şifreli yer isimleridir; mektubun düşman eline geçme ihtimâline karşı yer isimleri şifreli bir şekilde dile getirilmiştir – İ. S. ) İnşaallâh Zeyneb’de zâtınızla mülâkat xasıl olur. Mehmaemken sükûnet ve itmi’nan matlubumdur. Bakalım taqdîr-i Cenâb-ı Râbb’ul- Azze we Celle Celâleh neler zuhur eyler ve biz de bêmehal Allâh Teâlâ’nın zuhurâtına tabi olacağız. Hûseyn Efendi ğayrın kısrağı olan hayvanı sâhibine teslîm eylesinler ( yine şifreli sözler; buradaki hayvandan kasıt zannedersem silâhtır – İ. S. ) ve paralarını da Xanıkê’den alsınlar ve bir miktar emânetlerin Gêğî’dedir. Seriyan celbettirmek lazımdır.

We’s- Selâmun Aleykum we âlâ men’it- tebe’al- Xwedâ

17 Kanun-i Sanîyyu’l- Mer’î 1341

Naqşibendî Mûhâmmed Sâîd Palewî”

Bu dört ilçe, hareketin stratejik noktalarını oluştururlar. Çêwlîk (Bingöl)’in Mezrâ (Elâzığ) ile bağlantısını Dep (Karakoçan), Kalikala (Erzurum) ile bağlantısını Kanîya Reş (Karlıova), Mıj (Muş) ile bağlantısını Boğlan (Solhan) ve Amed (Diyarbakır) ile bağlantısını Dara Hênê (Genç) sağlıyor.

Şeyh Sâîd Efendi, 13 Şubat günü Amed’in Erğenê ( Ergani ) ilçesine bağlı Pîran köyüne ( bugünkü Dicle ilçesi ) gelir. O’nun geldiğini duyan halk, tekbîr getirmeye başlar. Pîran halkı, Şeyh Sâîd’i “Allâh-u Ekber” feryâdlarıyla karşılar.

O anda Pîran’da bir dilan (düğün) vardır. Şeyh Sâîd ve cümle ekâbir, düğüne iştirak ederler. Şeyh Sâîd düğünde şu konuşmayı yapar:

“Medreseler kapatıldı. Dînî kurum ve kuruluşlar yasaklandı. Dîn ve Ewkâf Bakanlığı kaldırıldı. Dîn mektebleri Millî Eğitim’e bağlandı. Küfür ve şirk hâkim oldu. Topraklarımız işğal edildi. Gazetelerde birtakım dînsiz yazarlar dîne hakaret etmeye, Peygamberimiz’e (saw) dil uzatmaya cesaret ediyorlar. Ben, bugün elimden gelse bizzat dövüşmeye başlar ve dînin yükseltilmesine ğayret ederim.”

Tarih: 13 Şubat 1925 *****’â… Yer: Pîran…

İşte tam bu sıralarda devlet tarafından hazırlanmış kontrgerilla ( 12 kişilik bir müfreze ), Şeyh Sâîd Efendi, Pîran ( Dicle )’da bir *****’â ve dilan ( düğün ) gününde vaaz verdiği sırada oraya gelir. Tabiî ki, yöredeki mâhkumlar dahi, Şeyh Sâîd Efendi’yi dinlemek için herkes gibi gelmişler. O esnada askerî müfreze, “biz bu mâhkumları götüreceğiz” diye ısrarda bulunurlar. Ancak Kürtlerde bir gelenek vardır ki, saygın bir şâhsiyetin bulunduğu bir yerde, ne adam götürülür ve ne de insan öldürülür. Misâfirler ayrıldıktan ve o büyük zât gittikten sonra, mâhkumlar teslîm olunur.

Şeyh Sâîd’in kardeşi Şeyh Abdurrâhim de bu hâdiseyi yumuşak bir dille anlatır. Buna rağmen ısrar eden müfrezeye Şeyh Abdurrâhim Efendi cevâben diyor ki :

“Tamam anladık ! Siz buraya mâhkumları almaya gelmişsiniz ; bekleyin. Şeyh Sâîd Efendi zaten yarın Çêwlîk’e, Xînûs’a doğru yola çıkacak ; o gittikten sonra mâhkumları götürür müsünüz, bırakır mısınız, öldürür müsünüz, ne yaparsanız yapın ; yalnız bunu şu anda yapmayın, halkın tansiyonu yüksektir. Yaparsanız halkı ğaleyana getirirsiniz, yanlış olur.”

Ancak, bütün bu yumuşak izâhat, müfrezeyi bir türlü tatmin etmeyince, silâha teşebbüs edip “biz bunları silâhla götürürüz” diyorlar. Silâh patlatıp içeri girmeye çalışıyorlar. Fıtrâten asabî olan Şeyh Abdurrâhim, lâftan anlamayan ve olay çıkarmak için planlı gönderilen bu müfrezeye silâhla muqabele edince, hâdise patlamış oluyordu.

Oradaki cemaat ile askerler arasında karışıklık çıkar. Bunun üzerine bütün hareket planları vaktinden önceye dönüşmüştür. Artık bir yıl sonra düşünülen hareket Qader-i İlâhî gereği hazırlıksız başlamış, Pîran köyünde 12 Şubat 1925 günü silâh ve tekbîr sesleri biribirine karışmıştır.

Yapılan çatışmada, Hasan Tahsin isminde bir müfreze mülâzımı ölüyor ve birkaç asker yaralanıp, diğerleri esir alınıyor. Böylece hareket başlıyor.

İSMET İNÖNÜ’NÜN DAMADI ANLATIYOR

IV. Murad’dan sonra, Kürtler’in en büyük qâtillerinden biri olan İsmet İnönü’nün damadı ve onun bugün bâsiretsiz Kürtler’i kendi çıkarı için kullanan oğlu Erdal İnönü’nün eniştesi olan ve “Milliyet” gazetesinde köşe yazarlığı yapan Metin Toker, “Şeyh Sâîd İsyanı” başlığı altında, 23. sâhifede 13 Şubat Pîranı’nı şu şekilde anlatır:

“Şeyh Sâîd, yanındaki eşkiyanın teslimi talebini ileten teğmene oldukça yumuşak davranırken, durumu da el altından kolaçan ettirdi. Aralarında Vartolu Nebî ve arkadaşları da vardı. Bunlar çok önceden suç işlemişler, hapse girmemek için dağa çıkmışlardır. Yahut başka yerlere saklanmışlardı. Sonradan bazıları Şeyh Sâîd’in mâiyetine katılmışlardı. Dördü ağır hükümlüydü. Kıtalden aranıyorlardı. Jandarmanın asıl aradığı bunlardı.

Jandarma komutanı, Üsteğmen Hasan Hüsnü Efendi idi. Yanında, Teğmen Mustafa Asım Efendi ve 15 kişilik bir müfreze bulunuyordu. Subaylar aradıkları eşkiyanın köye gelip de Bahri’nin evine saklandıklarını öğrendiklerinde binayı sarmışlardı. Bu, Pîran’daki evler gibi iki katlı bir basit yapıydı. O zamanki adıyla Calan mahallesindeydi. Şimdi mahallenin adı Yeşilyurt olmuştur. Bahri’nin evi hâlâ durur. İki tarafına dükkân ve kahvehanelerin sıralandığı toprak, caddeden sola dönüldüğünde dar bir sokağa girilir. Sokak, az ilerdeki tepelere kadar uzanır. Bugün evin o sokağa bakan pencerelerinde patiska perdeler ve çiçek saksıları vardır.

O unutulmaz 13 Şubat 1925 Cuma günü ikindi vakti, jandarmalardan bir kısım evin damına çıkmışlardı. Teğmenler kapının önünde dolaşıyorlardı. Arada bir içeridekilere “Teslim olun!” diye sesleniyorlardı. Fakat içerden küfürle mukabele ediliyordu. Halk civaia birikmişti ve hâdiseyi hem merakla, hem de jandarmaya karşı düşmanca seyrediyordu.

Şeyh Abdurrâhim’in evinden Bahri’nin evine gizlice haber uçuruldu. Teslîm, bahis konusu değildi. Şeyh Sâîd, emrindeki bu iyi vurucu kimseler yakalandıktan sonra kendisinin tevkifine kalkışılmasından korkuyordu. Teğmenlere tekrar ricacı saldı:

– Biz onlarla beraber geldik, yoldaşız. Kendilerini şu ara bana bağışlayın ve ben buradayken bir şey yapmayın. Hele ben gideyim, sonra ne isterseniz yaparsınız.

Ama jandarma da, kuşlar bir kere kafese girmişken onları salıvermek niyetinde değildi. Şöyle bir anlaşmaya teğmenler rıza gösterdiler: Bahri’nin evindeki 12 kişiden 8’ini bırakmaya hazırdılar. Fakat dört azılı katil mutlaka teslîm olmalıydı.

Şeyh Sâîd, bunu sağlayacakmış gibi bir tavır takındı.

Eşkiyanın planı şuydu: 8 kişi evden serbest çıkacaklardı. Bunlar mahalleye bakan tepelere bir anda tırmanacaklardı. Zaten silâhlıydılar. Ordan jandarmaya ateş açacaklardı. Aynı zamanda evde kalan dört kişi de bu ateşe katılacaktı. Bu suretle jandarma iki ateş arasında bırakılacaktı. Şeyh Abdurrâhim ve adamları da yetişecekler, onlar da ateş edeceklerdi. Zaten Şeyh, mavzeriyle sokaktaydı.

Plan aynen tatbik olundu. Jandarma üç yanından ateş yiyordu. Üsteğmen Hasan Hüsnü Efendi , müfrezesine geri çekilme emrini verdi. Bir ölü iki yaralı bırakmıştı. Öbür tarafta ise Pîran’da kalmayı tehlikeli gören Şeyh Sâîd Efendi, oradan Maden’e doğru yola koyuldu.”
ŞEYH SÂÎD QIYÂMI
Mîr Sâlih-ê Hênê, Faqih Hesen, Molla Hesen, Şeyh Şerif-ê Palewî, Şeyh Sâîd’in kardeşi Şeyh Tâhir-ê Xwînî’ye anında haber veriliyor. Yani, “hâdise patladı ve herkes tedbirini alsın” diye bildiriliyor. Herkes, bulunduğu mıntıqadaki karakollara, devlet kuruluşlarına ve postahanelere el koyuyor. Dara Hênê (Genç), Palo (Palu), Hênê (Hani), Erğenê (Ergani) ve Lıcê (Lice) gibi olayın bulunduğu yörelerdeki bütün devlet birimleri teslîm oluyorlar.
Şeyh Sâîd Hazretleri bakıyor ki olay hiç beklenmedik bir şekilde gelişti. Daha sonra yeni tedbirler ve bu gelişmelerin tanzimi için, Dara Hênê’ye hareket ediyor. Bütün ileri gelenleri bir araya toplayıp istişârede (şurâ) bulunuyor.
Çêwlîk (Bingöl)’in Dara Hênê (Genç) ilçesi “Geçici Başkent” ilan ediliyor. Şeyh Sâîd Efendi, Dara Hênê’deki Ziraat Bankası ve mal sandığına girer ve kasalardaki paraları eminliğine güvenilen Yusuf Ağa’nın evine taşıtır.
Şeyh Sâîd, Dara Hênê’ye Fâqîh Hesen-ê Modanî’yi vali olarak atar ve geçici bir kanun hazırlar. Bu kanuna göre Dara Hênê ( Genç ), Hilâfet merkezi ve başkent olacak, vergiler ve zekât bedelleri Dara Hênê’ye gönderilecek, herkes bir mücâhid sıfatıyla qıyâma iştiraq edecek, savaş esirleri Dara Hênê’ye gönderilecektir.
Qıyâm başladığından, qıyâm rehberi Şeyh Sâîd, 14 Şubat 1925 günü, yani Pîran hâdisesinden bir gün sonra ilk yazılı emrini yazar:
“Bismillâhirrahmânirrâhîm
Bizler İslâm’ın ve İslâm Peygamberi’nin yüceltileceği ve zâlim Mustafa Kemal’in kendi eliyle kurduğu hükûmetin zevale uğratılacağı ve onların yeryüzünden silineceği bir zamana girmiş bulunuyoruz. Cihâd etmek her müslümana farzdır. Bu savaş, İslâm’ın bu topraklarda yeniden hâkim kılınması içindir. Bu çağrı, sizin müslüman kabilenizin bu büyük cihâda katılması içindir. Bu dâvete içtenlikle ‘Lebbeyk’ diyeceğinize inanıyorum.
Ey insanlar!
İslâm’ı bu kâfirlerin elinden koruyalım. Aksi takdirde bu kâfir hükûmet, bizi de kendisi gibi yapacaktır. Bunun için, ona karşı cihâd etmek farzdır.
Emîr’el- Mûcâhîdîn Seyyîd Mûhâmmed Sâîd el- Naqşibendî”
Kürdistan İslâmî Direnişi’nin âzîz rehberi Şeyh Sâîd, orda da bir bildiri yayınlar:
“Fâqîrin, güçsüzün, kadının, ihtiyarın, çocuğun ve esirin haqqına, canına ve malına tecâvüz edilmeyecek, kimseden zorla para alınmayacak, esîrlere normal muamele yapılacak ve kendi yediğinden verilecek…
Xâdîm’ul- Mû’mînun Şeyh Sâîd-ê Pîranî”
Şeyh Sâîd’e, Dara Hênê’de jandarma teğmeni Mehmed Mihrî Hacı Mustafa Ağa’nın oğulları yardım ediyorlar. Şeyh Sâîd, Pîran ( Dicle )’dan çıktıktan sonra Xâlid-ê Hesenan, Heyder oğlu Xâlid, Xezan ( Hizan )’lı Selahaddin, Mıjlı Qâsım ve Rıza ile birleşiyor.
DARA HÉNÉ’NİN BAŞKENT SEÇİLMESİNİN SEBEPLERİ NE OLABİLİR?
Şeyh Sâid qıyâmında Çêwlîk ( Bingöl )’in Dara Hênê ( Genç ) ilçesi “Geçici Başkent” ilân edilmişti. Geçici olmasının sebebi de şuydu: Esas başkent Amed ( Diyarbakır )’dir. Ancak henüz ele geçirilmemiştir. Qıyâm başlayalı zaten bir gün olmuştur. Dara Hênê ise qıyâmın başladığı gün Dara Hênê halkı tarafından teslîm alınmış ve küfür rejiminden kurtarılmıştır. Peki, neden Dara Hênê başkent seçilmiştir?
Birincisi, hareketin başladığı yere ( Pîran ) yakındır.
İkincisi, Dara Hênê ilçesi, Çêwlîk ile Amed arasında bir k-öprü durumundadır. Daha –önce de belirttiğimiz gibi Çêwlîk’in Amed ile bağlantısını sağlıyor. Dara Hênê ( Genç ), güneyde Lıcê ( Lice ), Hênê ( Hani ), Hezro ( Hazro ), Farqîn ( Silvan ), Pîran ( Dicle ), Karaz ( Kocaköy ) ve Amed ( Diyarbakır ); kuzeyde Çêwlîk ( Bingöl ), Dep ( Karakoçan ) ve Boğlan ( Solhan ); batıda Mezrâ ( Elâzığ ) ve Palo ( Palu ); doğuda ise Mıj ( Muş ), Pasur ( Kulp ) ve Qabîlcewaz ( Sason ) kentleri ile çevrilidir. Yani tam bir merkezdir.
Üçüncüsü, Dara Hênê, Şeyh Sâîd’in hayatı boyunca her zaman uğradığı yer olmuş ve artık O’nun qıyâmı ile özdeşleşmiştir. Zirâ Dara Hênê’de yediden yetmişe herkes Şeyh Sâîd’e biât etmiş, hizbullâhî hareketin saflarında yer almıştır. Yani orası, her hâlükârda kurtarılmış bir yerleşim birimidir.
Dördüncüsü, aslında qıyâm Dara Hênê’de başlatılmak istenmiş, ancak taqdîr-i İlâhî gereği Pîran’da bir emr-i waqi ile başlamıştır.
HAREKETİN BÖLGELERİ
Birinci Bölge:
Amed (Diyarbakır), Bısmıl (Bismil), Farqîn (Silvan), Pîran (Dicle), Erğenê (Ergani), Lıcê (Lice), Hênê (Hani), Eglê (Eğil), Karaz (Kocaköy), Hezro (Hazro), Pasur (Kulp), Çînar (Çınar), Qabîlcewaz (Sason), Hezo (Kozluk), Qubîn (Beşiri), Élîh (Batman), Hesen kêhf (Hasankeyf), Kercews (Gercüş), Şemrex (Mazıdağ), Derika Çîyayê Mazî (Derik), Koser (Kızıltepe), Mêrdîn (Mardin), Mehsert (Ömerli), Stewrê (Savur), Kerboran (Dargeçit), Mîdyad û Estel (Midyat), Nûsêybîn (Nusaybin), Hezex (İdil), Cezîra Botan (Cizre), Basa (Güçlükonak), Gırigê Amo (Silopi), Şehr-i Nûh (Şırnak), Tillo (Aydınlar), Qîlaban (Uludere), Dih (Eruh), Berwarî (Pervari), Sêhrd (Siirt), Xîzxêr (Şirvan), Mısrîyye (Kurtalan), Xana Hewêl (Baykan) ve serbajar Dara Hênê (başkent Genç) bölgesi, birinci bölge olarak seçilir.
İkinci Bölge:
Palo ( Palu ), Mîyalan ( Arıcak ), Gûleman ( Alacakaya ), Madena Erğenê ( Maden ), Gûla Hazar ( Sivrice ), Mezrâ ( Elâzığ ), Xarpıt ( Harput ), BaŞzkîl ( Baskil ), Kewan ( Keban ), Şîro ( Pötürge ), Keferdîz ( Doğanyol ) ve Meledî ( Malatya ) civarları da ikinci bölgedir.
Üçüncü Bölge:
Mamıkê Dersim ( Tunceli ), Mêzger ( Mazgirt ), Pêrtax ( Pertek ), Kîslê ( Nazımiye ), Pîlemor ( Pülümür ), Singeç ( Hozat ), Malkışî ( Çemişgezek ), Pûlûr ( Ovacık ), Gêğî ( Kiğı ), Xorhol ( Yayladere ), Dep ( Karakoçan ) ve Çêwlîk ( Bingöl ) yöresi de üçüncü bölgedir.
Dördüncü Bölge:
Xezan ( Hizan ), Zûlqarneyn ( Bitlis ), Mîrtax ( Mutki ), Norşîn ( Güroymak ), Tux ( Tatvan ), Xelat ( Ahlat ), El- Cewâz ( Adilcevaz ), Mılazgîr ( Malazgirt ), Beranik ( Bulanık ), Mıj ( Muş ), Gûmgûm ( Varto ), Boğlan ( Solhan ), Kanîya Reş ( Karlıova ), Xînûs ( Hınıs ), Qere Şivan ( Karaçoban ), Gogsîya Alemdaran ( Karayazı ), Tekmana Şeqşeqê ( Tekman ), Çad ( Çat ), Eşqala Gêğîyê ( Aşkale ), Kalikala ( Erzurum ) ve Hesenkeleh ( Pasinler ) ise dördüncü bölgedir.
SICAK MÜCÂDELE
14 Şubat 1925’te dara Hênê’ye yarım saatlik mesafedeki Qupar k-öyüne gelen Şeyh Sâîd Efendi, geceyi burada geçirmeye karar verir. Bu sırada Şeyh Sâîd’in önünde giden kuvvetlerin Dara Hênê’yi ele geçirdikleri haberi Qupar’a ulaşır. Ertesi sabah şehre giden Şeyh Sâîd halka vaaz verir:

“Haberiniz olsun ki ben kötü bir amaç için yola çıkmadım; zâlim de değilim, bozguncu da. Kötü bir azgınlık ya da haksız bir isyan çıkarma amacında da değilim. Aksine Hz. Mûhâmmed ( saw ) ümmetinin kötüye giden durumlarını düzeltmek için yola çıktım. Emr-i bi’l- mâruf we nehy-i âni’l- münker istemekten başka bir amacım yoktur. Her kim beni bu yolda haklı görürse şüphesiz ki Allâh haqqa daha lâyıktır. Ve her kim de benim şu söylediklerimi bana geri çevirip reddederse, Allâh benimle onlar arasında hükmünü verinceye kadar bekleyip sabredeceğim. Muhaqqaq ki Allâh, benimle qawmim ve milletim arasında bir hüküm verecektir. Şüphesiz ki O, haqqın ve haqqlılığın en iyisini bilir.”
Daha sonra şu âyet-i kerimeyi okudu:
“Ey imân edenler! Düşmana karşı savaş hazırlıklarınızı görün ve silâhlarınızı takınarak cenge hazır olun da, birlikler halinse savaşa çıkın veyâhut seferber olun.” ( Nisâ, 71 )
Gece saat ikide Şeyh Sâîd, avanesiyle beraber Dara Hênê’ye gelir. Ertesi günü 15 Şubat Pazar sabahı, Şeyh Sâîd’in memurlarla görüşmek istediğini haber verirler. O gece vali İsmâil Bey ve jandarma tabur komutanı Mustafa Bey, diğer bazı vilâyet memurlarıyla birlikte Şeyh Sâîd’in yanına gittiler. Şeyh Sâîd Efendi s-öze başlayarak, Peygamberimiz (saw )’in sahâbeden Hz. Ebû Bekr ( ra ) ve Hz. Ömer ( ra ) ile istişâre ettiğini, ancak hükm ve iradede kendi hükm ve reyinde müstaqîl olduğunu ve Osmanlı hükûmeti zamanında pâdişâhların yanlarında şeyh’ul- İslâm bulundurduklarını ve ulemâ ve meşâyix ve ewqafa riayet olunduğunu ve medreselere bakıldığını ve meşrutiyetten sonra Şerîât ahkâmına riâyet yavaş yavaş zevale uğrayıp Cumhuriyet idaresinde ise mesturîyyetin ( örtünme ) kaldırıldığını, dans yapıldığını, hilâfetin yok edildiğini ve xulâsa Şerîât’a riâyet olunmadığını ve kaldırıldığını ve bu hallere karşı seyirci kalmanın ise câiz olmadığı için laik hükûmete karşı qıyâmla bu uğurda kanının son damlasına kadar çalışacağını söyledikten sonra, bu emelinin Amed, Konya ve sair mahallerde ve hatta Ankara’da bile teşvik eden ve iştirak eyleyenlerin de bulunduğunu bildirir.
Şeyh Sâîd Hazretleri, Modan aşireti reisi Faqîh Hesen’i, eski müftü Hacı İlyas Dalberî’yi yine müftü ve Molla Hûsnî’yi de inzibat memuru olarak görevlendirir.
Dara Hênê ( Genç )’den sonra sıra Hênê ( Hani )’ye gelmiş, Hênê de kısa sürede fethedilmişti. Şeyh Sâîd kuvvetleri halkla beraber Hênê meydanında zorbaların sultasından kurtulup Allâh’ın hâkimiyeti Hênê beldesini de ğafletten kurtardığı için cemaatle birlikte “şûkr” namazı kılındı, kurbanlar kesildi, yemekler yenildi ve dûâlar edilerek yola çıkıldı.
Şeyh Sâîd Efendi, 16 Şubat 1925’te Dara Hênê’ye gelerek Hacı Sâdıq, -Ömer Faro ve Çapakçur ( eski Bingöl )’un Mıstan aşireti ve Botan aşiretleriyle 20 Şubat’ta Lıcê merkezini ve çevresini denetime aldırır.
Şeyh Sâîd Efendi, 16 Şubat’ta Dara Hênê’de şu emirnâmeyi yazar:
“Bir emirnâme:
Rütbesi: Binbaşı Fâqîh Hesen Efendi, Yüzbaşı Ali Awnî Efendi, Mülâzim-i Ewwel Mûhâmmed Mihrî Efendi
17 Şubat’tan 1341 itibaren bâlâda esamisi muharrer zewaî wazifelerine mubâşeretleri için yedlerine iş buyuruldu, ifâ kılındı.
16 / 17 Şubat 1341
Emîr’el- Mûcâhîdîn Mûhâmmed Sâîd Naqşibendî”
Şeyh Sâîd Efendi, kardeşi Şeyh Abdurrâhîm Efendi’ye de şu mektubu yazar:
“Biraderim Şeyh Abdurrâhîm Efendi’ye,
Boğlan’dan Emiranlı bir Kürt ile Diyarbekîr efendilerinden birinin karışık ağnamı varmış. Kendisine yemin ettirilip itimâdımı hâiz olan Zûlfî’ye qanaat hasıl oldukça, efendinin ağnamını mûcâhîdînin iâşesine taxsîs ediniz.
28 Şaban 1341
Emîr’el- Mûcâhîdîn Mûhâmmed Sâîd Naqşibendî”
Aynı gün Şeyh Sâîd Efendi, Şeyh Şerif Efendi’ye de şu mektubu yazar:
“Xarpıt Cephesi Kumandanı Şeyh Şerif Efendi’ye,
Dara Hênêli Mûhâmmed oğlu Ali ve Diyabuklu Sûweyş oğlu Hesen nam kimseler Xarpıt’tan gelecekler. Bir kimse tarafından silâhlarına ilişik edilmeye. Wesselâm.
16 Şubat 1341
Emîr’el- Mûcâhîdîn Mûhâmmed Sâîd Naqşibendî”
Çapakçur ( eski Bingöl ) ve Gêğî ( Kiğı ) kısımlarını denetimlerinde bulunduran Dep ( Karakoçan )’in Çan şeyhleri Mustafa Efendi ve İbrahim Efendi, 17 Şubat günü Çapakçur ilçe merkezini Çanlı Şeyh Hesen Efendi’ye teslîm etmişler ve Siyakar ve Simsor beyler ve Hesen Began ile diğer Dımılî ( Zaza ) kuvvetleriyle Gêğî bölgesinden Simhaçlı Hesen aşireti, Sancak bucağından Cibranlı Awanî oğullarından oluşan iki bine yakın bir kuvvetle 20 Şubat’ta Gêğî üzerine yürünmüştür.
Şeyh Sâîd Efendi, Şeyh Şerif Efendi’ye ikinci bir mektup yazar:
“Xarpıt Cephesi Kumandanı Şeyh Şerif Efendi’ye,
Rıfatlu Efendim Hazretleri,
El- yewm bi’awnihi Subhane we Teâlâ, Şeyh Abdullâh Melıkanî’ye emîr verdim. Mıj’a veyahut Gûmgûm’a hareket edecektir. Ve size de emir verdim ki Dikvan’dan Palo’ya hareket edesiniz.
Ve Şeyh Hûseyn biraderiniz de Farqînlileri beraberce götürsünler. Ve biz de Lıcê tarafına hareket edeceğiz. Gökdere ve Dikvan’a bu xususta umumî bir mektub yazdım.
Biiznillâhi Teâlâ şâyet Peygamberî’den ve şâyet Ewliyâ-i Kiram’dan muzaffer ve mensur oluruz.
16 Şubat 1341
Emîr’ul- Mûcâhîdîn Mûhâmmed Sâîd Naqşibendî”
Şeyh Sâid Efendi, Hênê ( Hani ) bucağındaki Serdê ( Şeren ) köyüne giderek buradan Lıcê ( lice ) üzerine yürüme planı yapar.
Toplantıya Lıcê’nin ileri gelenlerinden Heqqî Bey, İbrahim Bey ve oğulları, Lıcêli Selim ve Fehmî, molla oğulları Ğalib ve Tâhir katılmışlardı.
Pîran’daki olay ( 13 Şubat ) duyulur duyulmaz, Kürdistan’ın bütün aşiret reisleri Dep ( Karakoçan )’in Çan nâhiyesinde toplanıp kararlar alırlar. Bölgenin tanınmış âlimlerinden Şeyh Ahmed Efendi’nin türbesinin qubbesi altında hiyânet yapılmaması için Qûr’ân-ı Kerim üzerine yemin edildi. Bu plan gereğince cepheler ve bu cephelerin komutanları da belirlenmiştir.
Çapakçur cephesi, Şeyh Şerif komutasında Dep’in Çan nâhiyesi şeyhlerinden İbrahim ve Hesen tarafından y-önetilecek, Çapakçur ele geçtikten sonra Xoykin ağalarının da desteği ile Mezrâ’ya doğru yürünecekti. Gezık ve Gêğî boğazları tutulacak, askerlerin bu yönde gelmeleri engellenecekti.
Şeyh Abdullâh-ê Melıkanî’ye Mıj Cephesi Komutanlığı verilmişti. Mıj’ı ele geçirdikten sonra Kalikala ( Erzurum ) yöresinden gelebilecek devlet kuvvetlerine engel olacaktı.
Amed komutanlığını Şeyh Sâîd’in bizzat kendisi üzerine almıştı. Kardeşi Şeyh Abdurrâhim de Madena Erğenê ( Maden )’deki kuvvetlere komuta ediyordu. Şeyh Abdurrâhim, Madena Erğenê’den sonra Gırê Sor ( Siverek )’a doğru yol açacak, Gırê Sor da Şeyh Sâîd’e bağlı Şeyh Eyyûb tarafından ele geçirilecekti.
Şeyh Sâîd Efendi, Lıcê yakınlarındaki Til ( Dernek ) köyünde Mûhâmmed Şerif Xoce tarafından karşılanmıştı. Şerif Xoce, Şeyh Sâîd’den Lıcê’ye gece girmemesini istemişti. Gece Til köyünde konakladı. Tam bu sırada kardeşinden aldığı bir haberden Serdê ( Şeren ) köyünden Şeyh Mûhâmmed Mehdî’nin, hükûmet kuvvetlerinden bir alayı Fis ovasında bozarak Amed istikametinde geriye attığı öğrenilmişti.
Ordu birliklerine karşı kazanılan bu başarı, Şeyh Sâîd kuvvetlerinin moralini yükseltti ve bozguna uğrayan alayı geriden kuşatmak üzere Karaz ( Kocaköy ), Mûhâmmedyan ( Arkbaşı ), Gırikê Hecî Faris ( Tepecik ), Xawrê ( Yazı ) ve Şaqlat ( Şaklat ) cephelerini tutmaya koştular.
Bütün bunlar olurken, devlet de hararetli günler yaşıyordu. 18 Şubat 1925’teki Meclis Celsesi’nde bir önerge verilmiş, bunun üzerine İçişleri Bakanı şu açıklamayı yapmıştır:
“Arkadaşlarımızdan bir Darahini hâdisesi hakkında suâl ilettiler. Darahini’de Şeyh Sâîd adında bir eşkiya çıktı ortaya. Taraftarlarıyla beraber etrafta yağmacılığa başladı. Fakat hükûmetimizin ciddî tedbirleri neticesinde pek yakında tamamen bastırılacağı tabiîdir.”
Aynı günlerde Abdullâh Ağazade, Mustafa ibn-i Zûlfî oğlu Mûhâmmed, Mûhâmmed Ağazade Bahrî, Fahrî, Abdurrâhim, Zûlfî Perzîd Ağazade, Molla İmranzade, Büyük Hacıağazade Hesen, Kürdîyanzade, Sofu Ömerzade Dıranî, Molla Bekîr, Mustafa Zûlfî Ağazade, Melâmiyanzade Ahmed, Hacı Ali Ağazade, Hacı Bekîr Ağazade Mûhâmmed adlı 15 Kürt âlimi, İstanbul’da bir beyannâme yayınlarlar:
Türk Cumhuriyeti’nin İslâmiyyet’e muğayîr ahwâl ve harekâtı ve bilhassa muhibb-i İslâmîyyet olan Kürt eşraf ve hanedanına reva görmekte olduğu mezâlim ve hakaret ve kin ve nefret birkaç seneden beri gazete ve ewraq-i remîyyelerinde okunuyor. Ve bunlar Ermenîler’e yaptığı muâmeleyi Kürt müteneffizânına da bir muâmele yapmak fikrinde oldukları ve hatta geçen sene içtima eden Meclis-i Mebusan’da bu hususun mûzâkere kılındığı ve karar verildiği de mewsuq-i menâbîden istihbâr kılınmış ve buna dair de birçok alâim mesbuq ve mewcud olmuştur.
Salâbet-i İslâmîyye ve asabîyyet-i Kürdîyyesi ğaleyana gelen birçok zevat bir Cemîyyet-i İslâmîyye teşkil ederek mûstaqîl bir İslâm hükûmeti vücûda getirmek fikrindedirler. Allâh muwaffaqîyyet versin. Âmin.
İşte İslâmîyyet’ten fersah fersah ıraq olan, âded-i qâdîm putperestlik dîni ihyâ ve âyin-i metrukelerini icrâya xatwe atan bu Türk Laik Hükûmeti’nin izmihlâline çalışanlara an semi’ul- qelb muawenet-i maddîyye ve bedenîyyede bulunacağımızı ve bu uğurda icâb eden her türlü fedâkârlığı ifâda tereddüt ve rehâvet göstermeyeceğimizi ve emîn olduğumuz her ferdi, her zâtı bu xususa tahrîq ve teşwîq edeceğimizi taahhüd eylediğimizden iş bu taahhüdnamenin zî’rini bitawerriza imza ve tehmir eyleriz.”
YENİ HÜKÛMET
Hareketin başlangıcında Fethi Okyar, bu mes’eleye biraz daha ılımlı kaktığı için, Mustafa Kemal Atatürk’ün emri ile istifa ettirilip onun yerine sürekli olarak “biz hocaları ortadan kaldırmadıkça, hiçbir şey yapamayız” diyen asker k-ökenli İsmet İnönü, kabineni başına getirildi. TAQRÎR-İ SÜKÛN kanunu çıkarılarak ŞARQ İSTİKLAL MAKKEMELERİ kuruldu. Ayrıca hareketin bastırılabilmesi için, oradaki şeyhleri elde etme amacıyla, kendi uzantları olan Kâzım Dirik ve onun gibi insanları yetkilendirerek, onları para ve gelecek vaadederek satın aldırttı.
Şeyh Sâîd Qıyâmı başladığında, TC’nin hükûmeti tamamen değiştirildi. Yeni hükûmet şöyle oluşmuştu:
Cumhurbaşkanı: M. Kemal Atatürk
Başbakan: İsmet İnönü
Dışişleri Bakanı: Dr. Tevfik Rüştü Aras ( İzmir )
İçişleri Bakanı: Cemil Uybaydin ( Tekirdağ )
Bayındırlık Bakanı: Süleyman Sırrı ( İstanbul )
Maliye Bakanı: Hasan Saka ( Trabzon )
Ticaret Bakanı: Ali Cenanî ( Gaziantep )
Adalet Bakanı: Mahmut Esat Bozkurt ( İzmir )
Tarım Bakanı: Sabri ( Saruhan )
Millî Savunma Bakanı: Recep Peker ( Kütahya )
Deniz Bakanı: İhsan
Millî Eğitim Bakanı: Hamdullâh Suphi Tanrıöver ( İstanbul )
Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı: Dr. Refik Saydam ( İstanbul )
İsmet İnönü, grubunda Doğu’daki hareketi imhâ etmek için şu tedbirleri teklif etti:
“1 – Örfî idare bölgesindeki suçlar için İstklal Mahkemeleri teşkil edilecektir. Örfî idare bölgesi dışında kalan memleket parçalarında işlenen siyasî ve asayiş suçlarına bakmak üzere de Ankara’da ayrıca ikinci bir İstiklal Mahkemesi kurulacaktır. İsyan bölgesindeki İstiklal Mahkemesi kararları DERHAL, Ankara İstiklal Mahkemesi’nin idâm kararları ise Meclîs tasdikinden sonra yerine getirilecektir.
2 – Her türlü teşkilat, tesisat ve neşriyat hükûmetin isteği ve Cumhurbaşkanı’nın onayı ile yasaklanabilecektir. Böylece iç politika ile ilgili yayın yapan gazeteler kapatılabilecek, bunların sahip ve yazarları Ankara İstiklal Mahkemesi’nde hesâba çekilebilecektir.”
Parti meclis grubunda bunların yapılması kararlaştırıldıktan sonra Meclis’ten güvenoyu istendi.
TEDBİRLER NEYİ İFADE EDİYOR?
Herşeyden önce doğuda ayrı, batıda ayrı işleyişiyle günümüzdeki CMUK ( Ceza Muhâkemeleri Usûlü Kanunu )’a benziyor.

Zaten TC tahakkümü altında 70 yıldır Fırat’ın batısında ayrı, doğusunda ayrı kanunlar uygulanıyor. Diyarbakır’daki İstiklâl Mahkemeleri ile Ankara’daki İstiklâl Mahkemeleri arasındaki ayrım, uygulamada “ilk” olma özelliğine sahiptir sadece…

Tedbir teklifinin ilk maddesindeki “isyan bölgesindeki İstiklal Mahkemesi kararları DERHAL, Ankara İstiklal Mahkemesi’nin idâm kararları ise Meclîs tasdikinden sonra yerine getirilecektir, ifâdesi – ki bu sadece teoride kalmadı, en iğrenç ve vahşî bir şekilde uygulamaya da konuldu – Kürdistan’daki idâm kararlarında delil ( kanıt ) aranmayacağının ifâdesidir. Şeyh Sâîd Qıyâmı’nda, TC tarafından dünyada ve tarihte eşine ender rastlanır bir şekilde terör estirildi; rejim, önüne gelen herkesi astı. Sırf Türkçe bilmediği için asılanlar oldu. Mâhkeme hâkimleri kimi zaman karşılarına Türkçe bilmeyen insanlar getirildiğinde, “Türkçe bilmeyen birinden vatana millete zaten fayda gelmez” deyip idâm kararları veriyorlardı. Ne de olsa Kürdistan halkı “hem müslüman, hem de Kürt” idi; yani iki büyük suçu ( ! ) ve iki düşman kimliği beraber üzerinde taşıyordu. Kürt olup da müslüman olmayan biri “Kürt olduğu için”, Türk olup da müslüman olan biri “müslüman olduği için” ( örneğin İskilipli Atıf Hoca ) idâm edilir; ama “hem müslüman, hem de Kürt” olan biri iki suçu birden işlemekte, “gerici ve bölücü” olarak adlandırılmakta ve ona idâm cezası bile az görülmekteydi.

İdâm cezası az geldiği için, “hem müslüman, hem de Kürt” olan Şeyh Sâîd Hazretleri, idâm edilmekle kalmamış, bir de ölüsüne ve rûhuna eziyet etmek için, bu âlimin mübârek cesedi üzerinde ayrıca fuhuş sineması inşâ edilmişti. Şeyh Sâîd ( ra ) ‘in cesedi üzerinde inşâ edilen sinemada fuhuş filmleri gösteriliyordu.

Bunlar, bir başka yerde değil, bu blgede olmuştur. Bu, bizim yakın tarihimizdir. Bunların böyle olmadığını ileri sürenler, gerçekten ve gerçekten câhildirler veya yalancıdırlar. Kızılderililer’in tâbiriyle “çatal dillidirler.”

Biz bunları kitaplarda okumadık, dergilerde okumadık. Şeyh Sâîd Qıyâmı’nı ansiklopedilerden öğrenmedik. Biz bunları dedelerimizden, babalarımızdan, amcalarımızdan dinleyerek büyüdük.

Türkçe’yi ilkokulda öğrendik. Ermenî zındıkı Agop Dilaçar’ın Türkçesini hâlâ dahi –öğrenemedik. Şeytan Beyaz Adam’ın “en iyi kızılderili, ölü bir kızılderilidir” dedikleri gibi, bunlar da “en iyi Kürt, ölü bir Kürttür” dediler; ama nedense Kürtler’in ölülerini dahi rahat bırakmadılar. Hele hele İslâm âlimlerine çektirdikleri…

Şeyh Sâîd’in cesedinin üzerinde fuhuş sineması açtılar, içki fabrikası yaptılar. Zilan Deresi’nde su yerine kan aktığını, Palo halkının Murat Nehri suyunun kırmızı akması karşısında donup kaldığını bilenler, bu bölgenin merkezi olan Amed’de içki fabrikası açılmasının ne anlama geldiğini çok iyi bilirler. Yine Bedîuzzeman Sâîd-i Nursî’nin ölüsüne yapılan işkenceler, dirisine yapılanlardan kat be kat daha fazladır. Demek ki o insanlar ölmemişlerdi ve Allâh-u Teâlâ’nın şu âyet-i kerîmesi tecelli ediyordu:

“Allâh yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Zirâ onlar diridirler; ancak siz farkında değilsiniz.” ( Baqara, 154; Âl-i İmrân, 169 )

Tedbir teklifinin ikinci maddesi üzerinde de durmak gerekir. Şeyh Sâîd Qıyâmı başladığında hiç bir basın – yayın organı bunu gerçek olarak aktarabilme şansını elde edemedi; çünkü hepsi susturuldu. Böylece rejim, istediği şekilde propaganda ve iftira kampanyası düzenledi. Şeyh Sâîd Qıyâmı olduğunda, Türkiye’nin batısındaki halk, Ermenîler’in isyan ettiğini sanıyordu. Çünkü TC, onları bu şekilde kandırmıştı. Batıdaki halkın qıyâma destek vermemesinin sebebi budur. Yoksa onlar da müslüman değil miydi? Ama onların, Kürtler’in âlimler öncülüğünde İslâmî bir qıyâm başlattıklarından haberleri yoktu. Hristiyanların isyan çıkardıklarını sanıyorlardı. Çünkü iç politika ile ilgili yayın yapmak yasaklanmıştı.

Dünyanın neresinde görülmüştür ki, bir ülkenin belli bir bölgesinde bir ayaklanma olacak, ama olayla ilgili gazete ve dergilerde yazı yazmak, konuşmak ve yorum yapmak yasaklanacak?! TC iyi biliyordu ki, Şeyh Sâîd’in amacının halk tarafından anlaşılması, kendisinin sonu olacaktı ve zamanın “Büyük Şeytanı” İngiltere iyi biliyordu ki, Şeyh Sâîd’in başarıya ulaşması halinde, kendisi artık Kürdistan coğrafyasında istediği gibi at koşturamayacaktı.

GENELKURMAYIN TEDBİRLERİ

16 Şubat 1925 günü Bakanlar Kurulu toplantısında, İçişleri Bakanı Cemil Bey, Pîran olayı hakkında lâzım gelenlere emir verildiğini ve mes’eleye kapanmış nazarı ile bakıldığını bildiriyordu. Gazetelerde yayınlanan bu haber, hükûmetin bu mes’eleyi ciddiye aldığını göstermesi itibariyle kamuoyunu rahatsız etmeye başladı.

Durumu oldukça ciddî gören Genelkurmay Başkanlığı, 3. Ordu Müfettişliği’ne emir verir:

“1 – Şeyh Sâîd olayı bilinmektedir. Hükûmet eşkiyalığı bir an önce gidererek, güçlülüğünü göstermek suretiyle dirlik ve düzenliği sür’atle yerine getirmeye karar vermiştir.

2 – Tâkib harekâtını bir elden sizin yönetmeniz ve valilerin harekât bakımından emrinizde bulunması uygun görülmüştür. Bu harekât, iç dirlik ve düzenliği sağlamak bakımından olduğu için genel önerge İçişleri Bakanlığı’ndan verilecek ve bu konuda o bakanlıkla muhabere edilecektir. Yalnız harekâtı yapacak ve katılacak askerî birlikler hakkında Genelkurmay Başkanlığı’na bilgi verilecek ve yeni birliklerin katılması hususunda Genelkurmay Başkanlığı’nın da onayı alınacaktır.

3 – Alınacak tedbirler şunlardır:

Erzurum Müstâhkem Mevkî erlerinden 150 kişilik bir birliğin bölük halinde derhal Hınıs’a hareket ettirilmesi bu gece 9. Kolordu Komutanı’na emredildi.

Erzincan Entersüvar ( katıra bindirilmiş – İ. S. ) Taburu’nun 120 atlısı dün Erzurum yolu ile Hınıs’a hareket etmiştir. Bu taburun Erzincan’da kalan piyade erleri Eğin – Arapkir yolu ile Elâziz’e hareket ettiriliyor.

Diyarbekir’den yola çıkarılan 7. Kolordu Süvari Bölüğü ile Jandarma Birliği Piran doğrultusunda hareket ettirilmiştir. Orada sükûneti sağladıktan sonra Palu’ya doğru gönderilmesi düşünülüyor.

1. Süvari Tümeni hemen Diyarbekir’e hareket ettirilecektir. Oraya vardıktan sonra bir alayının Lice’ye gönderilmesi uygun görülmektedir. Duruma göre gerekirse diğer bir alayını da Piran’a göndermek veya tümeni bütünü ile Lice, Piran, Palu bölgesine göndermek gerekecektir. Yalnız bu harekâtın iskan ve iâşe bakımından ne derece uygulanabilir olduğunun öğrenilmesi lazımdır. Muş Entersüvar Taburu’nun bugünkü dağınık durumda bırakılmayarak toplatılmasının ve büyük kısmı ile harekâta iştirak ettirilmesinin uygun olacağı düşünülüyor. Bu hususlardaki düşüncenizin makinâ başında bir an önce bildirilmesini rica ederim.”

İçişleri Bakanlığı’nın 15 / 16 Şubat gecesi, ayaklanmanın bastırılmasına dair “gizli” kaydı ile verdiği ve bir suretini Genelkurmay Başkanlığı’na sunduğu önerge ise şöyledir:
“1 – Harp ve vatan hâini sanıklar olduğu ihbar olunan ve tanık olarak Bitlis’teki Özel Harb Divanı tarafından çağrıldığı halde temaruz eden ( kendisini hasta gösteren – İ. S. ) Hınıslı Şeyh Sâîd, bir süredir konuk olarak bulunduğu Lice üzerinden 13 Şubat 1925’te 300 kişiden ibaret silâhlı avanesi ile Ergani’nin Piran köyüne geçtiği ve irticâ yollu kışkırtma ile halkı aldattığı ve mâiyetini çoğaltmaya çalıştığı ve Piran’da jandarma müfrezemizle çarpışarak iki jandarmamızı yaraladığı ve müfrezemizin subayları ile Eğil bucak müdürünü ve 10 eri tutuklayarak silâhlarını aldığı ve Hınıs’tan gelirken Darahini ili içinde yaptığı kışkırtma üzerine bu il içinde de bazı olayların meydana geldiği ve bu arada Lice – Hani ile Darahini – Çapakçur ve Çapakçur – Palu telgraf hattının kesildiği, Hani – Lice hattını onarmaya çalışan hat çavuşu ile iki jandarmayı da tutukladığı anlaşılmıştır.
2 – Adı geçen Şeyh Sâîd’in, harb ve vatan hâini sanıklarından Cibranlı Halid ve kaçak Hasananlı Halid ile ilgisi ve bağlılığı vardır.
3 – Bakanlık, bu kışkırtmanın, Hasananlı Halid ve arkadaşları ile diğer vatan hiyânetinden sanık ve tâkib edilmekte olan kimselere yöneltilmiş bulunan azimli kuvvetini geçici olarak işgal etmek ve duruma bir karışıklık rengi vererek harekât sonucunda tutukluları kurtarmak ve işi siyâsî yoldan çözümleyebilmek umudu ile meydana getirdiği kanısındadır.
4 – Bu sebeple hükûmet, eşkiyâlığın etrafa bulaşmasına meydan vermeden azim ve ciddîyetle ortadan kaldırmaya ve mahallî dirlik ve düzenliği tekrar sağlamak sureti ile bu işi yapmış olanları tenkile karar vermiştir.
5 – Tenkil harekâtını 3. Ordu Müfettişi Kâzım Paşa’nın idare etmeleri ve harekât bölgesindeki illerin harekât bakımından Kâzım Paşa’dan alacakları emre göre hareket etmeleri uygun görülmüştür.
6 – Darahini iliyle 14 Şubat 1925 öğle saatlerinden beri irtibat kesilmişrie. Muş’tan 15 Şubat 1925 günü muhtelif istikametlerde gönderilen yeteri kadar kuvvet, ilkin Darahini ile irtibat kurarak Darahini’nin durumu hakkında bakanlığı aydınlatmaya memur edilmiştir. Her türlü vasıtaya başvurarak Darahini ili merkezi ile irtibat sağlanması çok önemlidir.
7 – Erzincan Entersüvar Taburu’nun Yüzbaşı Mustafa komutasında 12 Şubat 1925’te iki makinâlı tüfekle takviyeli 120 atlıdan mürekkeb müfreze, Erzurum üzerinden Hınıs’a ve aynı kıtadan 100 süvari, 26 piyade ve bir makinâlı tüfekten mürekkeb ikinci bir müfreze, tabur komutanı Abdullah komutasında 15 Şubat 1925 öğle vakti, Eğin – Arapkir üzerinden Elâziz’e hareket ettirilmiştir. Bu kuvvetler, Kâzım Paşa’nın emrine girecektir.
8 – Muş ili Hasananlı Halid ve arkadaşlarının takibine tahsis ettiği kuvvetten tasarruf edebileceği entersüvar kuvvetlerini de mahallî durumunu gözönünde bulundurmak suretiyle Kâzım Paşa’nın emrine bırakacaktır.
9 – Takib harekâtı, ancak dirlik ve düzenliği bozan zararlı kimselere yönelmiştir. Bu arada masum halkın rencide edilmemesine, aksine kendilerine iyi muâmele edilmek suretiyle Cumhuriyet idaresine karşı iyi olan eğilimlerinin pekiştirilmesine itina edilmesini ve zararlı kimselerin tenkilinde amansız bir sürat ve azim göstermek suretiyle de bu tür delice hareketlere karşı Cumhuriyet rûhundaki hassasiyetin güçlülüğünü göstermek lazımdır.
10 – Harekâtın bir elden idaresine ve her günkü hareket ve sonuçları hakkında Kâzım Paşa tarafından makinâ başında bilgi verileceğine göre, illerin harekâta dair bütün mihabereleri yalnız Kâzım Paşa ile olacaktır.
11 – Bitlis Özel Harb Divanı’nca harb ve vatan hıyanetinden dolayı tutuklanan şahısların herhangi bir durumdan yararlanarak kurtulma teşebbüslerine mani olmak üzere Diyarbekir’e nakillerine lüzûm olmadığı hakkında Kâzım Paşa’nın düşünceleri ile beraber Özel Harb Divanı faaliyetlerinin sekteye uğramaktan korunmasını ricâ ederim.
12 – Harekât bölgesi içinde veya civar illerin durumunun hassasiyet ve nezaketini göz önünde tutarak olayın büyümesi ve kamuoyunun karışıklıktan korunması için tedbir alınmaları lazımdır.
13 – Harekâtta kullanılmakta ve kullanılacak olan bütün kuvvetlerin ne durumda bulunduklarının bildirilmesini Kâzım Paşa’dan ayrıca ricâ ederim.
14 – 3. Ordu Müfettişi Kâzım Paşa’ya Bitlis, Muş, Erzurum, Diyarbekir, Siverek, Siirt, Ergani, Elâziz, Dersim Erzincan illerine yazılmıştır.
QIYÂM
14 Şubat 1925’te Amed ( Diyarbakır )’den Pîran ( Dicle ) istikametinde hareket eden ve Binbaşı İbrahim komutasında bulunan müfreze, 16 Şubat’ta Şeritan köyünde bulunduğu sırada, Pîran yönünden gelen 500 kadar mücâhîdin öğle 11’de Şeritan’ yaptığı kuşatıcı taarruz, müfrezenin karşı taarruzu ile durdurulabildi. Saat 19:30’a kadar devam eden çarpışmada, müfreze daha fazla ilerleyemeyerek Farqîn ( Silvan )’in Klîse ( Akyol ) köyünde kalmış ve 18 Şubat’ta Eglê ( Eğil )’ye gelen 1. Süvari Tümeni ile birleşmişti.
16 Şubat’taki çarpışmada, mücâhîdlere komuta eden Pîran okul öğretmeni Fahrî şedîd edilmiş, müfrezeden de Teğmen Fevzî ve bir er yaralanmıştı. Amed’den Lıcê ( Lice ) istikametine gönderilen 21. Süvari Alay Komutanı Yarbay Hüsnü emrindeki müfreze ise, Fis ( Ziyaret ) boğazından geçerken mücâhîdlerin baskınına uğrayarak, Pasur ( Kulp )’un Qamıkan ( Akbulak ) köyüne çekildi. Alayın Fis boğazında uğradığı hezimeti telâfi için Ordu Müfettişliği Süvari Uzmanı Yarbay Hüseyin, emrinde piyade ve süvariden oluşan bir müfrezeyle 19 Şubat’ta Lıcê’ye çekilmiş, Qamıkan ( Akbulak )’a çekilen müfreze de bunun emrine verilmişti.
Yarbay Hüseyin’in, komutayı üzerine almasından sonra 19 Şubat’ı 20 Şubat’a bağlayan geceyi Qarasî ( Karasi ) köyünde geçiren müfreze, 20 Şubat sabahı Hezro ( Hazro )’nun Zoxbırîn ( Kırmataş ) köyünden, Karaz ( Kocaköy )’ın Lîcok ( Çavundur ) köyüne doğru hareket etti. Bısmıl ( Bismil )’ın Behremkê ( Tepe ) nâhiyesinin Gırikê Hecî Faris ( Tepecik ) köyü ve Amed ( Diyarbakır ) merkeze bağlı Mûhâmmedyan ( Arkbaşı ) köyleri hizâsına geldiği sırada, bu ve civâr köylerdeki mücâhîdler, silâha sarıldılar ve müfrezeyi yoğun bir ateşe tuttular. Ayrıca bir kısım kuvvetleri ile müfrezenin sağından ve solundan Fiz ( Ziyaret ) köyü yönünde ilerlemeye başladılar. Durumu tehlikede gören müfreze komutanı Yarbay Hüseyin, çekilme emri verdi ve o sırada kendisi de kurşunlara hedef olarak öldü.
Mustafa Kemal, İsmet İnönü’yü hemen Engurî ( Ankara )’ye çağırdı. Bunun üzerine İnönü, 21 Şubat Cumartesi günü Ankara’ya vardı. İstasyonda M. Kemal tarafından karşılandı. Beraberce Çankaya’ya giderek durumu incelemeye oturdular. Bu sırada Bakanlar Kurulu da gerekli tedbirleri görüşüyordu.
Görüşme sonrasında Bakanlar Kurulu, M. Kemal başkanlığında toplandı. TBMM’ye şu bilgi verildi:
“21 Şubat 1925
Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na,
Ergani vilâyetinin bir kısmında devletin silâhlı kuvvetlerine karşı meydana gelen isyan, Diyarbekir, Elâziz, Darahini vilâyetlerine de geçmiş ve genişlemeye müsâit görünmüş olduğundan Muş, Ergani, Dersim, Diyarbekir, Mardin, Urfa, Siverek, Siirt, Bitlis, Van, Hakkâri vilâyetleriyle Erzurum vilâyetinin Kiğı ve Hınıs kazalarında bir ay müddetle Örfî İdâre ilân edilmiştir ki, anayasanın 86. maddesi gereğince keyfiyeti yüksek meclisin tasdikine arzolunur.”
23 Şubat’ta hükûmet, durumu ve alınacak önlemleri, CHF ( Cumhuriyet Halk Fırkası ) meclis grubuna iletti. Meclis grubunda İsmet İnönü, söz aldı ve yaptığı konuşmada her zaman olduğu gibi, “mürtecîlerin öteden beri tâhrikleri vardır; bizim görevimiz parti olarak hükûmete güvenmek ve bu gibi hâdiselere karşı şiddetle hareket eden ve edecek olan hükûmete yarımdır,” dedi. Ardından Adalet Bakanı Mahmud Esad Bozkurt, hükûmetin getireceği kanun maddesini okudu: “Dîni alet ittihâz ederek zihinleri karıştıranlar, en az iki sene kürek çekmek ve en ağırı idâm olmak üzere cezalandırılırlar.”
24 Şubat günü yapılan TBMM toplantısını ilgiyle izleyen Atatürk, önce Çankaya’da Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzî Çakmak, ikinci başkan General Kâzım Orbay ve İnönü ile birlikte askerî tenkil planını tertiplerler. Bu plana göre, ayaklanma bölgesi en kısa zamanda büyük kuvvetlerle sarılacaktı. Harekât, Kalikala ( Erzurum ), Erzîngan ( Erzincan ), Sebaset ( Sıvas ), Amed ( Diyarbakır ) ve Mêrdîn ( Mardin ) üzerinden gönderilecek birlikler tarafından yerine getirilecek ve hava kuvvetleri derhal harekete geçeceklerdi.
QIYÂM EN SICAK ANINDA
Mezrâ ( Elâzığ )’nın fethi, müslümanları büyük bir sevince boğdu. Artık hedef, Meledî ( Malatya )’nin İslâm’ın hâkimiyetine girmesini sağlamaktı. Bu amaçla, Şeyh Sâîd’in askerleri Meledî’ye doğru yola çıktı.
Müslümanların, Şeyh Sâîd önderliğindeki bu âzîz qıyâmını silâhla durduramayacağını anlayan laik TC, para karşılığı satın aldığı uşaklarını qıyâm erlerinin arasına sokarak hareketin rotasını değiştirmeye çalıştı.
Şeyh Sâîd kuvvetlerinin büyük bir kısmının Mezrâ’dan Meledî’ye doğru yola çıkması, bölgede TC’nin yardakçılığını yapan bazı Alevî aşiretlerini ğaleyana getirir. Doğandede oğlu Hûseyn Efendi liderliğindeki Xîzan ve İzolî aşiretleri ile Oxî ( Ohi ) bucağından Necîb Ağa ( Necîb Ağa halen sağdır; kendisini yakından tanırım, birkaç kez Şeyh Sâîd Qıyâmı üzerine kendisiyle sohbet etme imkânı buldum – İ. S. ), Hecî İbrahim Bêritanî ile birlikte Dumanî oğlu Hûseyn ile Mamıkî Dersîm ( Tunceli )’nin Lolan – Soran ve Dep ( Karakoçan )’in Avdelan ( Abdalan ) aşiretleri ile Mezrâ halkının bir kısmı, hükûmet kuvvetlerine yardım ederek, Çêwlîk ( Bingöl )’te ikâmet eden Şeyh Sâîd kuvvetlerinin geride kalanlarının büyük bir kısmını şehîd ederler ve Mezrâ ( Elâzığ )’yı laik – tâğutî TC rejimine teslim ederler.
Palo ( Palu )’ya gelen Şeyh Şerîf, durumu öğrenir öğrenmez, Mezrâ’ya yürümek istemişse de Pêrtax ( Pertek ) ve Mılazgir ( Malazgirt ) yönlerinden gönderilen gönüllü aşiret kolları ile yaptığı çarpışmada daha fazla zayiât vererek Beranîk ( Bulanık )’e çekilmek zorunda kalmıştır.
Bu esnada Şeyh Şerîf, Mustafa Kemal Atatürk ile irtibat kurarak, hükûmetin “resmî dîni İslâm” olan anayasaya işlerlik kazandırmasını istemiştir.
26 Şubat günü Palo Mevkî Komutanlığı, Elâzîz Cephesi Komutanlığı’na şu haberi yollar:
“Palo Mevkî Kumandanlığı’ndan Elâzîz Cephe Kumandanlığı’na
Bismillâhirrahmânirrâhîm
1 –Elâzîz hududuna kadar telgraf hattını tamir etmek üzere telgraf çavuşları yola çıkarılmıştır. Zât-ı Âlileri de icâb edecek mahale kadar hattın tamirine emirler buyurunuz. Telgraf olmayınca mâlumat almak müşküldür.
2 – Beş günden beri harb raporunuza nâil olmadığımızdan ziyâdesiyle mahzunuz.
3 – Çapakçur hattı da el- yewm tamir edilmektedir.
4 – Palo ahâlisi halen bir réya istiqâmete wa’zolunmadılar.
5 – Dün gelen teyyare tarafından yapılan bombardımandan hiçbir semere ve te’sir hâsıl olamamıştır. ( Mektubun bu maddesinden, rejimin, Şeyh Sâîd askerleri oradalar diye, bütün bir şehri helikopterle bombaladıklarını anlıyoruz – İ. S. )
6 – Şeyh Mustafa Efendi, nihâyet derecede keyifsizdir. Emîr’el- Mûcâhîdîn Şeyh Sâî Efendi’nin postası el- yewm teref-i âlinize xeber alınmıştır.
7 – Xatt-ı hareketimizin üç postamızla iş’âr buyurulması. Derwîş Efendi’nin burada lüzûmu vardır. Orada lüzûm görülmediği takdirde izâm kılınacağı tabiîdir.
Baqî Xwedâ mu’ininiz olsun efendim!
26 Şubat 1341
Palo Mevkî Kumandanı nâmına Hesen”
İHÂNET… İHÂNET… İHÂNET…
İhânet, sadece Mezrâ ( Elâzığ ) ve Meledî ( Meledî ) üzerine yürürken olmadı.
Şubat ayının sonlarında Şeyh Sâîd askerleri, büyük bir atak yaparak Çêwlîk ( Bingöl )’in Gêğî ( Kiğı ), Xorhol ( Yayladere ) ilçelerine ve Dep üzerine yürümüş, ancak Gêğî’deki Xormek aşireti, Şeyh Sâîd askerlerini arkadan vurmuştur. Böylece Şeyh Sâîd Efendi’nin Xormek aşiretine daha önce gönderdiği mektup bir işe yaramamış; Xormek aşireti, Şeyh Sâîd’e biât etmesine rağmen O’nu arkadan vurmuş ve bu Kerbelâî – Hûseynî Qıyâm’ın “Kufe Ehli” durumuna düşmüştür. Gêğî bozgunu, harekette bir dönüm noktası olmuş ve artık her şey laik rejimin lehine işlemeye başlamıştır.
Bu olay üzerine laik hükûmet, Gêğî Kaymakamlığı’na ve ilkel millîyetçi ( Kürt ulusalcısı ) olan Xormek aşiretine şu mektubu yazar ve onlara minnet duygularını sunar:
“3.3.1341
Kiğı Kaymakamlığı’na,
Aynı zamanda hak ve hakikatle mevkileri bulunan Kiğı’nın kıymetli mücahitlerine ve özellikle Hormek aşireti ileri gelenlerine tarafımdan teşekkürât-ı mâhsusanın tebliğine delalet-i mâhsusalarını rica ederim.

3. Ordu Müfettişi Kâzım”

Şeyh Sâîd Kıyâmı-2
“Hepimizin bildiği gibi rehberimiz Hz. Mûhâmmed ( saw ) Efendimiz, ğazab için değil, âlemlere râhmet olarak gönderildi.”

HEDEF AMED

Şeyh Sâid, Amed ( Diyarbakır ) kapılarına dayanmıştı.

Amed, hem Şeyh Sâîd’in rehberlik ettiği İslâm, hem de Mustafa Kemal’in önderlik ettiği laik – kemalist rejim için çok çok önemliydi. Çünkü Amed, Kürdistan’ın merkeziydi ve Amed’i kazanan, bu kıyâmet savaşını da kazanacaktı.

Şeyh Sâîd Hazretleri, emrindeki İslâm fedâîlerinin büyük bir kısmını Amed üzerine göndermiş, kendisi de bir yandan Erğenê ve Eglê taraflarına giderek buradaki şeyhlerle ağaları qıyâma teşvik etmiş, bir yandan da Amed’deki Zazalar’ı kendi tarafına hazırlamıştı.

Şeyh Abdullâh Melıkanî de Mıj üzerinden Amed’e yürümektedir. Amed ele geçirilecek, kurukacak İslâm Devleti’nin başkenti olacaktır.

Smakê ( Erimli ) köyüne gelen Şeyh Sâîd ve askerleri 7 Mart’ta karargâhta biraraya gelerek son kez taarruz hazırlıklarını gözden geçirdiler. Amed’e taarruz etmeden önce hükûmet kuvvetlerinin ele geçirdiği yerlerde tâlâna giriştiğini, mazlum halkı katlettiğini duyan İslâm askerlerinden biri, Amed’i muhâfaza etmeye çalışan hükûmet birliklerine karşı, küfür ve sövgüyle bağırıp çağırmaya başladı. Ancak Şeyh Sâîd, o askeri teselli eder ve der ki: “Hepimizin bildiği gibi rehberimiz Hz. Mûhâmmed ( saw ) Efendimiz, ğazab için değil, âlemlere râhmet olarak gönderildi.”

Şeyh Sâîd, daha sonra şu âyet-i kerîmeyi okudu:

“Ey mümînler! Önce kâfîrlerden size yakın bulunanlarla savaşın. Onlar sizde şiddet ve quwwet bulsunlar. Biliniz ki Allâh, taqwâ sâhibleriyle beraberdir.” ( Tewbe, 123 )

Ardından Şeyh Sâîd, saat 20:00’de Amed’in dört kapısına birden taarruza geçilmesini emretmiş ve şehirdeki müslüman halka da bu yolda tâlimât göndermişti. Şehre hücûm edecek mücâhîdlerin sayısı 3000 kadardı.

Şeyh Sâîd’e bağlı birlikler, Eyntrît ( Kayaköyü ), Fîrdews ( Uçarlı ), Qamîşek ( Gevendere ) ve Tîr Elo ( Karaçalı ) köyleri civarında toplanmışlardı.

Nihâyet 7 Mart akşamına doğru şehrin, okul ve kışlaların bulunduğu kuzey kısmından şiddetli bir ateş başladı. Şeyh Sâîd, asıl kuvvetlerini buradan taarruza kaldırmıştı. Onlara şu tavsiyede bulundu: “Ey imân edenler! Bir düşman topluluğu ile karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allâh’ı çok anın ki kurtulabilesiniz.” ( Enfâl, 45 )

Amed’in kuzeyinde, muhârebe bütün şiddetiyle devam ederken, mücâhîdler güneyden de taarruza geçtiler. Bu suretle Urfakapı hariç şehrin her yanında muhârebeye tutuşulmuştu. Mardinkapı’da başlayan taarruz şiddetlendiği bir sırada surun dışında ve içinde TEKBÎR sedâları yükselmeye başlamıştı: “Allâh-û Ekber!… Allâh-û Ekber!..”

Bu ara Zazalar’ın içeriden açtıkları gediklerden ve kanalizasyon boşluklarından, dışardaki milislerden bir kısmı surun iç kısmına girerek içerdekilerle birleştiler. Bu suretle Mardinkapı’yı savunan 63. Alay ve Mâkineli Tüfek Bölüğü ile bunu takviyeye gönderilmiş olan ihtiyat kıtası iki ateş arasında kaldı ve fecî bir boğazlaşma oldu.

Bu durum karşısında Şeyh Sâîd, etrâfındakilere şöyle hitâb ederek tarihe altın harflerle geçen şu şu meşhur sözlerini söyledi: “Savaştan kaçmak, Allâh’ın ğazabına uğramaya, aşağılık bir hâle düşmeye sebeb olur ve buysa ebedî bir ayıptır. Çünkü o, soyunuzca sürecek bir utançtır. Kaçan, ömrünü uzatamaz; kaçmak, adamla ecel gününün arasna girip ecele engel olamaz. Allâh’a giden kişi, suya kavuşmuş susuza benzer ve cennet, mızrakların gölgeleri altındadır. Bugün iş belli olur, haberler apaçık duyulur. Andolsun Allâh’a düşman olanlar, şehirlerini ve eşlerinin sıcak kucaklarını ne kadar özlüyorlarsa, ben düşmanla karşılaşmayı o kadar, hatta daha fazla özlüyorum.”

Henüz Mardinkapı yakınında bulunan bu az sayıdaki mücâhîdlerin boğazlaştığı bir sırada Alipınar’dan Mardinkapı’ya gönderilen süvari alayı, yandan yaptığı şiddetli ateş baskını ile kapı önündeki mücâhîdleri tenkil ederek köprü yolunu tuttu. Bu suretle şehrin güney cephesi müslümanların elinden düşerken, kuzey cephesindeki müslümanların hücûm dalgaları, düzenli laik ordu karşısında geri çekilmek zorunda kalıyordu.

8 Mart sabahı güneş doğarken, İslâm orduları, ilk kez karşılaştıkları örgütlü direnme karşısında dayanamayarak dağınık bir halde geri çekilmeye başladılar.

Hükûmet birlikleri, Şeyh Sâîd kuvvetlerini yalnız top ateşine tutabilmişti. Mücâhîdlerin peşinden şehir dışına çıkamamışlardı. Bu savaşta Şeyh Sâîd önderliğindeki İslâm ordusu 50 – 60 esir verdi. TC birliklerinden de bir binbaşı, yedi subay ve beş er öldü, 15 er yaralandı ve 10 büyükbaş hayvan da kaybolmuştu.

Cumhurbaşkanı M. Kemal Atatürk, 9 Mart’ta 3. Ordu Müfettişliği’ne şu emirnameyi gönderdi:

“Diyarbekir’e tecâvüz cür’etinde bulunan âsîlerin tenkilinde subay ve erlerimizle, yardımcı kuvvetlerin gösterdiği fedâkârlığı takdir ve ayaklanmanın yakında tamamen yok olmasını bekliyerek hepinize selâm ederim.”

Genelkurmay Başkanlığı ise, qıyâm bölgesindeki il ve ilçelere 9 Mart’ta yayınladığı şu bildirge ile son uyarıyı yapmış oluyordu:

“Harekâta katılacak birliklerimiz, hazırlıklarını tamamlamıştır. Birkaç güne kadar te’dip harekâtı yalnız âsîler üzerine yöneltilecek Cumhuriyet Hükûmeti’ne ayaklanmış olanlara şiddetli darbeler indirilecektir. Kiğı ahalisi gibi Cumhuriyet’e sadakatlerini ve âsîlere muhâlefetlerini fiilen gösterecek ve isbâtlayacak olan masum halkın bu şiddetli darbelerden korunması istenmektedir. Bu sebeple ayaklanmaya fiilen muhâlif olan köylerin derhal en yakın sivil ve askerî Cumhuriyet memurlarına başvurarak ayaklanmayla ilgili olmadıklarını ve gönüllü hizmete hazır olduklarını bildirmeleri lazımdır. Düşman parası ile satın alınmış âsî reislerinin kışkırtıcılık ve bozgunculuklarına bilmeyerek katılmış olan köyler ahalisinin ve hatta kışkırtıcı ve bozguncu âsî reislerin yakaladıkları ve Cumhuriyet hükûmetine teslim ettikleri takdirde, bu gibi kandırılmış köyler halkı dahi kendilerini kurtarmış olurlar. Herkesin bilmesi için bildirge, sivil ve askerî bütün Cumhuriyet Hükûmeti memurları tarafından bölgelerindeki en küçük köylere kadar ve her araca başvurarak derhal yayılacak ve ilân edilecektir.” HERŞEYE RAĞMEN DİRENİŞE DEVAM

Rîha ( Şanlıurfa ) bölgesinde Şeyh Abdullâh-ê komutasında Xalîd-ê Hesenan ve amcası aşiret reisi Binbaşı Qâsım ve bağlılarından oluşan mücâhîd birlikleri, 11 Mart’ta Gûmgûm ( Varto )’a taarruz ettiler. TC’nin baskılarına rağmen İslâmî Direniş saflarında yer alan halkın katılımı ve yardımıyla Gûmgûm, 12 Mart’ta müslümanların eline geçti. TC birliklerinden 70 esir ve bir makinâlı tüfek ile 86 büyükbaş hayvan da ğanimet olarak alındı.

Bu başarıdan sonra Şeyh Sâîd’in bir kısım kuvvetleri, Beranîk ( Bulanık ) ve Mılazgîr ( Malazgirt ) üzerine yürüdüler. Xînûs ( Hınıs ) kesiminde ise, Şeyh Sâîd’in oğlu Ali Rızâ komutasındaki milisler 11 Mart’ta Xînûs’a taarruzda bulundu; ancak başarılı olamadı ve orada gözaltında bulundurulan âîlelerini kurtaramadılar.

14 Mart’ta Xînûs’taki kaymakam, Gûmgûm’daki Xormek aşireti ileri gelenlerine şu mektubu yazar:

“Varto Hormek aşireti rüesâsından Ali Ağazade, M. Şerif ve Ağaoğlu Velî Ağalar’a, 13 Mart 1925 tarihli raporunuzu aldım. Hissiyat-ı merdane ve vatanperveraneniz şayan-ı teşekkürdür. Makamata derhal arzedildi. Vatan hâinlerinin layık oldukları cezayı görecekleri zaman artık birkaç gün meselesidir. Metanetinizden hepimiz eminiz. Cesaret, gayret ve fedâkârlığınız gün gibi âşikârdır. 13 Mart 1341’de size gönderilmek üzere Ali Haydar Bey’e dört sandık cephane verilmiştir. Bugün de Ali Haydar Bey ve Çarek aşiretinden iki yüz kişi ve jandarmalarla Varto Kaymakam Vekili, Arpaderesi’ne gönderilmiştir. Onlarla irtibat tesis ederek gece – gündüz arslanlar gibi âsîlerin üzerine hücûm edip dünyayı başlarına dar ve zından ettiniz.

Sizin zahiriniz hem Cenâb-ı Allâh ve hem de kuvvetli şevketlü Hükûme-i Cumhuriye’mizdir. İki güne kadar Hınıs’a piyade alayları ve topçu bataryaları geliyor. Topların ateş saçan mermileri, âsîlerin kalplerini parça parça edecek, müthiş gürültüleri altında ezildiğini ve cen çekiştiklerini göreceksiniz. Azmüsebat bais-i felâh ve saadettir.

Size son diyeceğim sebat ve metanettir. Alacağınız emir ve tâlimatı ayrıca yazarız. Haberleşmemiz eksik olmasın. Âsîlerin ileri gelenlerinin isimlerini tesbit ediniz ve yaptıkları alçaklığı iyice tahkik ediniz.

Cümlenin gözlerinden öper, muvaffakiyetler temenni ederim, efendim.

Hınıs Müfreze Kumandanı Kaymakam Osman”

Aynı kaymakam, aynı gün şu tâlimatnameyi de yazar:

“1 – Mıntıkamızın Çarek aşiretinden toplanan atlı ve piyade mevcudiyle burada bulunan Hormek ve Lolan aşiretleri ağavatiyle, şimdi Arpaderesi’ne hareket edilecektir. 2 – Bu müfrezenin vazifesi, ussâtın Varto’dan Hınıs istikametine doğru muhtemel olan taarruzunu defetmek ve ussatın arkasında kalan Hormek ve Lolan aşiretleriyle irtibat tesis ederek müştereken yapacakları baskınlarda ussatı tepelemek ve istihbarata son derece ehemmiyet vermek ve alacakları haberleri her gün sabah akşam raporla bildirilecektir.

3 – Erzurum Sarıkamış’tan kıtaatı mürettebenin ilk kademesi olan 34 ve 35. alaylarla obüs bataryaları ve süvari kuvvetleri bir – iki güne kadar mıntıkamıza dahil olacaklardır

4 – Millî kuvvetlerin bulunduğu mıntıkalarda hükûmet aleyhinde propaganda yapanlar derdest edilerek Divan-ı Harb’e gönderilmesi için Hınıs’a sevkedileceklerdir.

5 – Her gün Arpaderesi’nden Varto istikametine kuvvetli ve cüretli keşif kolları sevk edilerek ussatın en ufak harekâtı keşif edilecek. Ve ussatın yerli ahalîden sail sıfatıyla göndermesi muhtemel bulunan casuslar behemehal derdest edileceklerdir.

6 – Arpaderesi’ndeki müfrezeye iltihak silahlı kuvvetler mutlaka Hormek, Lolan, Çarek aşiretlerinden olacak ve başka aşiretlerden kuvvet alınmayacaktır ve kabul edilmeyecektir.

7 – Arpadersi’nda toplanan millî kuvvetlerimiz, her aşiret efradına kendi rüesâsı muhabere, emir ve nezaret edecektir. Bu kuvvetler Hınıs Müfreze Kumandanlığı’na bağlı bulunacaklardır.

13 Mart 1341

Hınıs Müfreze Kumandanı Kaymakam Osman”

Aynı gün 7. Kolordu Komutanlığı, 17. Tümen Komutanlığı’na verdiği emirde, “alınan haberlere göre, âsî Şeyh Sâîd’in ikinci kez Diyarbekir’e taarruz edeceği anlaşılmaktadır; âsîlerin biri Kadıköy, diğeri Dinkiçon dolayında olmak üzere iki yerde yoğunlaştığı anlaşılıyorsa da gerçek taarruzlarını hangi bölgeye yöneltecekleri kestirilemez,” diyordu.

16 Mart 1925 tarihli resmî tebliğde ise, “ayaklanma bölgesinin durgun olduğu, Erganî’yi tutan âsîlerin dağılmakta oldukları ve âsîler arasında yiyecek sıkıntısı başladığı” bildiriliyordu.

Gûmgûm’un denetime alınışının beşinci gününde, Şeyh Abdullâh idâresindeki 1000 kişilik grup, 17 Mart’ta Şeytan ( Arpaderesi )’a hareket etti. Jandarma gücüyle burada yapılan müsâdereden sonra Kîrs ( Boylu ) adlı köye döndüler. Şeytan ( Arpaderesi ) cephesini arkadan kuşatmak için Xâlîd-ê Cibranî’nin kardeşleri Selim ve Ahmed, 200’e yakın bir birlik ile 19 Mart’ta Gûmgûm ( Varto )’dan çıktılar.

Aynı gün Şeyh Sâîd Efendi, Şeyh Abdullâh’a şu mektubu yazar:

“19 Mart 1341 Reşâdetlu Efendim Şeyh Abdullâh’a,

Tarihten oniki gece ewwel Diyarbekîr’i ihâtâ ve gecenin saat sekizinde hücûm ettik. Hücûm saatinin yanlış anlaşılması ve şehrin de fewqelme’lul fazlaca tahkim edilmiş bulunması ve biraz da askerimizin tamahkârlığı yüzünden fetih müesser olmadı.

Ferdası günü zarurî olarak sekiz saat geri çekildik. Quwweti toplayıp üç gün önce tekrar şehir üzerine geldim. Üç tarafı ihâta edilmişse de Mardin kapısı henüz açıktır. Ve şehir, xarîcle muhâbere ve muwassalasını oradan temîn etmektedir. Ewwelki gün Qadî köyünde biraderim Şeyh Abdurrâhîm koluyle ve Seqwî qariyesinde de diğer bir kolumuzla öğleden sonra düşman harbe başladı. Bir şehîd ve iki mecruhumuz oldu. Düşmandan altmış küsür esir aldık. Onüç telefâtı vardır. İki top ve üç mitralyözünü tahrib ettik.

Gırê Sor eşraf ve ayânından bir cemiyet Titrîş’te mülâqat ve ittifaqa beni dâwet ettiler. Niyetlerinden ne derece sâdıq oldukları henüz mâlum değildir.

Bugün üç yüz kişilik bir quwwetle oraya gideceğim. İnşaallâh Gûmgûm’u aldığınızı işittim, doğru mudur? Erz-i Rom veya Mıj üzerine yürümek taqdîrinize tabidir. Mâiyetinizdeki meşayix, reisler, ağa ve beyler ve aşair efradının cümlesine selâm ve dûâlar eder, dûâlarınızı niyâz eylerim.

Şunu muhaqqaq biliniz ki, rehâwet muzırdır. Mâdem ki bu işe teşebbüs etmişizdir, Allâh etmeye, muwaffâqîyyet xâsıl olmazsa, Xâlîdîler’in kökünü keseceklerdir. ‘Ben yaptım – yapmadım’ gibi müdâfâlar mesmu olamaz. Binaenaleyh, düşmana vakit kazandırmaksızın faaliyet ve ğayret göstermek vâcibdir.

Sizden çok muwaffaqîyyetler umud ederim.

Ey nur-u aynım,

Harbin bütün ağırlığı bu hawalî halkına mı yüklenecek? Ümmet-i Mûhâmmed burada malını ibzâl, kanını isâr ederken, bir kısım çoğunun çubuğunu yakıp keyif çatması câiz midir?

İhtilâlin dairesi genişledikçe, hükûmetin kuvveti parça parça olur ve zayıflar. Bu sebeble de mûcâhîdlerden qawîler muwaffaq olur, zayıflar da qawîleşir.

Xînûs’un işgalinden sonra Ali Rızâ’nın Bazîd cihetlerine gitmesi şimdilik muwafıq olmasa gerektir. Oraların vâziyet ve ahwali tamamen mâlum değilse de fikrime göre Ali Rızâ, Mescîdî Boğazı’ndan Qornîz Cebhesi’ne kadar mühim mevkilerde müdafaa hatları tesis etsin. Erz-i Rom’dan gelebilecek düşman kuvvetlerine karşı dursun. Siz de bütün kuvvetlerinizle Mıj üzerine ve oradan Zûlqarneyn’e yürüyünüz. Fakat dâima ihtiyat ve basîretle hareket ediniz.

Şeyh Sâîd El Naqşibendî”

20 Mart’ta, Şeyh Sâîd safında bulunan Şînık ( Koçuşağı ) aşireti, Malkışî ( Çemişgezek )’ye taarruz etti ise de başarılı olamadı ve geri çekildi.

Tam bu sırada “elem verici bir haber” tüm Kürdistan’ı yasa boğdu. Şeyh Sâîd Qıyâmı’nın beyin takımından ve en etkin şâsîyyetlerden olan Xâlîd-ê Cibranî ve eski milletvekili Yusuf Ziya, Zûlqarneyn ( Bitlis )’de idâm edildiler.

Xâlîd-ê Cibranî’nin idâm edilerek şehîd olduğu haberini alan Şeyh Abdullâh ve Cibran ileri gelenleri 23 Mart’ta yeniden Arpaderesi geçidine yüklenmiştir. Ancak sonuç alınamadan Kîrs ( Boylu ) köyüne dönüldü. Burada Xormek ve Lolan birlikleri, Şeyh Abdullâh Efendi’nin kuvvetlerini arkadan ve yandan çevirmişlerdi. Bunun üzerine Şeyh Abdullâh, Qâsım-ê Cibranî, İsmâil Bey ve üç yüz atlı kuvvet, Gûmgûm Nehri’ni geçip Şerefeddîn Dağları’na çıktılar. Bu çekilme sırasında Xâlîd-ê Cibranî’nin amcası Hesen şehîd edildi. Gûmgûm bölgesi, topçu birliği desteğinde yeniden devlet denetimine geçti. Xâlîd-ê Hesenan, Ali Rızâ Efendi, Kerem Bey ve arkadaşları da kuvvetleriyle beraber Beranîk ( Bulanık )’in Şîrvan Şeyh ( Adıvar ) köyüne dönmüşlerdi.

Başbakan İsmet İnönü’nün Şark İstklâl Mâhkemesi Müdde-i Umumîsi Ahmed Süreyya Özgöveren’e “çok gizlidir” kaydı ile gönderdiği telgraf ilginçtir:

“Gayet müstâceldir. Âdet: 2 / 19

Şifreli telgrafnamemiz Reis-i Cumhur Hazretleri’nin taht-ı riyâsetinde içtima eden Heyet-i Vekile’de tetkik olundu. İsticvab ve istizahlarına lüzum görülecek mebuslar hakkında Meclis’e ref’î masuniyet teklifinden başka tarik-i kanunî olmadığı ve teşkilat-ı esasiye kanununun tadil.i teklifine imkân bulunmadığı mütalaa olunmuştur.

İstklâl Mâhkemesi tetkikat ve muhâkemat esnasında bazı mebuslara temas ederse delâil-i tâfiye ile meclise arz-ı tabiîdir. Meclis hâl-i inkadde bulunmadığı zaman mâhkemenin bir teklifi varid olursa, meclisin içtimasına intizar veya derakap, meclisi içtimaa dâvet meselenin ehemmiyetine göre derpiş edilmesi münâsip görülmüştür.

Bervechi bâla Heyet-i Vekîl’e kararını arzederim efendim.

Başvekîl İsmet”

Ahmed Süreyya Özgöveren’e, Müdâfâ-i Millîye Vekîli Receb’in “gizlidir” kaydı ile gönderdiği telgraf ise şöyledir:

“Müstâceldir. Kalem-i Mahsus ( 790 ) no’ludur.

1.Mevcud su-i tefehhümden fevkalade müteessirim. Bu teessürün hududunu büyütmemek için bahis buyurulan ihtilâfı, Reis-i Cumhur Hazretleri’yle Başvekil Hazretleri’ne arzetmedim. Mes’elenin iş bu iş’arımla tamamen halledilmiş olacağına kanî olduğum için bu tarik-i hareket-i münâsip gördüm.

2. Mâhiyet-i mesele şudur:

İstiklâl Mâhkemeleri, buyurduğunuz gibi kanun-u mahsusla kendilerine mevdu selâhiyetin hududu dâhilinde bulunan ceraimi rüyet ederler. Ancak, bu defaki İstiklâl Mâhkemeleri mâlum-u âlileri olduğu üzere mezkur kanunda muhayyer ceraimden başka diğer cürümlerle dahi iştiğal etmek selâhiyetini tamamen haizdirler. Çünkü Takrir-i Sükûn kanununda ayrıca bir takım ef’al ve ceraimden bahsedilmekte ve hükûmetin mezkur ceâim erbabını İstiklâl Mâhkemeleri’ne verebileceği zikrolunmaktadır. Mütealis-i âlileri veçhile vazifeniz yalnız İstiklâl Mehâkimi kanunundaki cerâime maksur olsa, hükûmetin mezkur kanunun şümulu haricindeki şeyleri, mâhkemeye tevdi edememesi lazım gelirdi. Halbuki Takrir-i Sükûn Kanunu makus-u bî vâziyet ihdas eylemiştir. Nitekim Ankara Mâhkemesi de bu şekilde çalışmaktadır.

3. Bu esasa nazaran rüfeka arasında hiçbir ihtilâf yoktur. Saip ve Müfit beyler ve diğer rüfeka ile bir esas dairesinde görüşerek ihtilâfın tam teminini yoktan yere ehemmiyetsiz bir su-i tefehhüm yüzünden bütün memlekette aksi tesiri müşâhede edebilecek bir manzara-i iftirak ihdas edilmemesini, buradan hareketinizden evvel de görüştüğümüz veçhile nikat-i esasiyede aranızda kat’î vahdeti muhafaza etmenin ehemmiyeti memleket meselesi olduğunun daima derpiş edilmesini pek ziyâde rica ederim.

4. Güzide arkadaşlarımızın muvakkat ihtilâfından hiçbir eser kalmadığı hakkında sebkedecek müstâcel iş’arınızla ancak müsterih olabileceğim. Bütün rüfeka ile beraber sizin de gözlerinizden öperim.

Müdâfâ-i Millîye Vekîli Receb”

23 Mart 1925’te Osman Paşa komutasındaki hükûmet kuvvetleri Kalîkala ( Erzurum )’nın Xînûs ( Hınıs ) ilçesine girerler. Osman Paşa, xain-i leîn Xormek aşiretinden Ali Heyder ve Qâmer Lolanî ile diğer kartevhev ( işbirlikçi )’lere yeni görevler verir. Hükûmet birlikleri, Qırxalî ( Pirinçlik ) ve Tilalo ( Karaçalı )’yı mücâhîdlerle yaptıkları çarpışmadan sonra işgal etti.

Şeyh Sâîd’in mücâhîdleri, 24 Mart’I 25 Mart’a bağlayan gece Tilalo ( Karaçalı )’ya taarruz ettiler ve bu taarruz, zafer ile neticelendi. Bu çatışmada mücâhîdler on şehîd verdiler. Rejim askerlerinden de bir yüzbaşı, iki er öldü ve üç er yaralandı. Taarruz Lıcê, Hênê ve Çêwlîkli mücâhîdlece gerçekleştirilmişti.

Rejim kuvvetleri, Çapan ( Gündoğuran ) ve Dumanî ( Dumanlı ) köylerini ele geçirerek, mücâhîdleri Tilham ( Hantepe ) doğrultusunda geri çekilmeye zorladı. 26 Mart’ta rejim birlikleri Diyarbakır – Ergani yolunun iki yanından ilerleyerek Xırbê Reş ( Yeniören ) – Qerebâb ( Akçakapı ) hattına varıyordu.

TC birlikleri ile Xormek, Lolan ve Heyderan âşir-i leînleri, Osman Paşa’nın komutasında Şeyh Abdullâh ve Binbaşı Qâsım-ê Cibranî komutasındaki İslâm savaşımcılarını Leylek Dağı çevresinde kuşatırlar. Binbaşı Qâsım ve Şeyh Abdullâh, Gama – Garko geçidinden kaçarak kurtulurlar.

Şeyh Sâîd Efendi, Şeyh Şerîf Efendi’ye bir mektub yazar:

“Şeyh Şerîf Efendi’ye, Selâm ve dûâlar eylerim. Fişeklerin noksan ve yokluğundan cepheyi Belkınê Dağı’na aldım. Bu tarafta Asker-i Romî ziyâdedir. Eğer helâqımızı mucîb bir manî yok ise Qereçol’dan geri çekilesiniz. Ve bir miktar kâfî kuvveti bize gönderesiniz. Ve Şeyh Hûseyn ile beraber güzelce Munbasut olarak yazasınız.

Cümle hârb arkadaşlarımıza selâm ve dûâlar eylerim.

7 Remezan 1341

Xâdîm’ul- Mûcâhîdîn Mûhâmmed Sâîd el- Naqşibendî”

Bu arada Dicle ve Maden rejimin eline geçer. 1 Nisan günü rejim kuvvetleri, Sedekan ( Bayrampaşa ) sırtlarında mücâhîdlerle giriştikleri çatışma sonunda Hênê ( Hani )’ye girerler. Palo’dan sonra birlikler, Xoynık ( Göynük )’a doğru ilerlerler. Şeyh Sâîd, Bingöl – Genç arasına sıkışmış bir durumdadır.

Osman Paşa ilerler ve Bingöl, 8 Nisan’da rejimin eline geçer. Bu arada ihânet bitmek bilmiyordu. Şeyh Sâîd Cebhesi’nde bulunan Genç Jandarma Komutanı Kürt Üsteğmen Mihrî, hükûmet kuvvetlerine sığınarak Şeyh Sâîd hakkında rejime bilgi verir.

TC rejimi, İslâmî Qıyâm’a katılan Kuştîban ( Çukurca ) köyü ile Semıkan ve Reşkotan aşiretlerinin köylerini herşeyiyle ateşe verir. Bu arada Silvan’da İslâm askerleri, 12. alaya saldırırlar. Şeyh Sâîd’in kardeşi Şeyh Abdurrâhîm, Hani ve Dicle arasında direnişi sürdürür. Şeyh Şemseddîn de Silvan’dadır.

12 Nisan’da laik rejim, qıyâmın merkezi Dara Hênê ( Genç )’yi de alır. Artık herşey rejim lehinde işlemektedir.

14 Nisan günü Şeyh Sâîd, Şeyh Abdullâh, Binbaşı Qâsım, Şeyh Ğâlîb, Reşîd ve Timur Ağa, Sabîkan bölgesindedirler. Şeyh Sâîd Efendi, İran’a geçme kararındadır. Akçakapı, Kervas ( Yalaza ) ve Çapan köylerinde geceler.

Şeyh Sâîd Efendi, yanındakilerle birlikte Çapan ( Gündoğuran ) köyünden Çaxçaxê ( Görmüşler )’ye doğru yol alır. İshâqan ( Çubuklu ) köyünde konaklamak zorunda kalır. Burada bir durum muhâkemesi yapılır. Şeyh Sâîd’in damadı Şeyh Abdullâh teslîm olmak ister. Ancak Şeyh Sâîd, Qûr’ân’dan âyetler okuyarak O’nu bu kararından vazgeçirir.

16 Nisan’da Başbakan İ. İnönü’ye şöyle bir mektub gelir:

“Başvekîl İsmet Paşa Hazretleri’ne; Şimdiye kadar yapılan tetkikatımız neticesinde son hâdise-i isyânın tekevvününde şark vilâyeti mebuslarından bazı zevâtın alakadar oldukları zann ve kanaat halinde tebellür etmektedir. Bu hususun daha iyi tezâhürü için inde’l- iktizâ kendilerinin isticvâbı zât-ı mes’eleyi tamamen tevzîh edecekse de masunîyyet-i teşrîyyeleri mevcûd oldukça bu bâbda heyetimizce birşey yapmak mümkün olamayacağı gibi, Meclîs’in de tatilinin takarrübü hesâbıyla evrak-ı tahkîkiyenin Meclîs’e irsâli ile Heyet-i Umumîye’den bir karar ahzi de müstahlil bulunmaktadır.

Binâenaleyh hâdise-i isyanîyye ile alakadar olan mebusların maznunen isticvabları ve taht-ı muhâkemeye alınmaları için mâhkememize selâhiyet itâsı zımnında hükûmetçe Meclîs’e teklifi halinde Heyet-i Umumiye’nin tasvîb edeceğine kanaata buyurulursa, teşkîlat-ı esâsîye kanununa zeyl olunarak bir madde-i muvakkate teklîf ettirilmesini vatan ve milletin menâfi-i âlîyyesi nâmına zarurî addeder ve bu hususta emr-i cevabîlerine muntazır olduğumuzu arzeyleriz efendim.

Lütfî, Müfit, Avnî, Ali Saip, Ahmed Süreyya, Mazhar Müfit.”

ŞEYH SÂÎD’İN YAKALANIŞI VE HİÇBİR ZAMAN UNUTULMAYACAK BÜYÜK İHÂNET

Şeyh Sâîd’in bacanağı Binbaşı Qâsım, Şeyh Sâîd kuvvetleri ile beraber idiyse de, aslında laik rejim tarafından satın alınmıştı ve Binbaşı Qâsım, Şeyh Sâîd ve hareketin seyri hakkında her zaman rejime bilgi veriyordu. Yani ajan idi.

Şeyh Sâîd ve beraberindekiler, 14 Nisan’da, İran’a geçmek için doğuya doğru yola koyulmuşlardı. 15 Nisan’da Muş’taki Abdurrahmânpaşa Köprüsü’ne geldiklerinde, Şeyh Sâîd Efendi, bizzat bacanağı Qâsım Bey tarafından yakalattırılır ve TC’ye teslîm ettirilir. Bu, bardağı taşıran son damladır. Ancak, “ihânet tarihi” olan Kürt tarihindeki ne ilk, ne de son ihânettir.

Bu ihânet, hiçbir zaman unutulmayacaktır. Kürt Tarihi demek, Şeyh Sâîd Qıyâmı demektir. Şeyh Sâîd Qıyâmı demek, “ihânet, ihânet ve ihânet” demektir. Tam üç defa “büyük ihânet”…

Biri, Malatya üzerine yürürken Alevî ve Kürtçüler’dan, biri Kiğı üzerine yürürken Kürt millîyetçisi Xormek aşiretinden, sonuncusu ve nihâî darbeyi vuran da İran’a geçmeye çalışırken Binbaşı Qâsım Bey’den…

Kendilerine en büyük ihâneti yapanlar olarak, kendilerine en can-ı gönülden biât edenleri bulan İslâmî qıyâm önderlerinden, tarihte ilk nazarda Kerbelâ’daki İmâm Hûseyn’i ve Dara Hênê’deki Şeyh Sâîd’i görmekteyiz. Kerbelâ Qıyâmı ile Dara Hênê Qıyâmı arasında, gerçekten şaşılacak derecede benzerlikler vardır.

İmâm Hûseyn ve Şeyh Sâîd… Biri Aşağı Mezopotamya’da, biri de Yukarı Mezopotamya’da… Her ikisi de nifâqın, zûlmün ve sömürünün dorukta olduğu, iç politika ile ilgili olarak konuşmanın yasaklandığı, konuşan dillerin kesildiği, İslâm toplumunda çözülmelerin ilk olarak görüldüğü, laisizmin ve nasyonalizmin hortladığı, Qûr’ân âyetlerinin sosyal ve siyasal hayattan yine Qûr’ân âyetlerinin delil gösterilerek sökülüp atıldığı, İmâm Ali ( as )’nin ifâdesiyle “kürkün ters çevrilip İslâm’a giydirildiği”, Ali Şerîâtî’nin tabiriyle “Sünnet adına, herşeyden önce Qûr’ân ve Sünnet evinin yetiştirdiklerinin kurban edildiği” bir dönemde QIYÂM etmişlerdi.

Yezîd ve İsmet İnönü… Haccâc-ı Zâlîm ve Kâzım Dirik…

Haccâc, dilleri kılıçla susturuyor, Kâzım Dirik ise parayla… Şeyh Sâîd Qıyâmı’nda İsmet İnönü’nün çizmelerine boyun eğmeyenlerin, Kâzım Dirik’in cüzdânına nasıl boyun eğdiklerini görüyoruz.

Kufe Ehli ve Gêğî Ehli, hep aynı şâhsîyetler…

Ancak bu kanlar, şehîd kanlarıdır. Şehîdlerin kanı boşuna akmaz.

İmâm Hûseyn’in dökülen kanı, 1979’da İran coğrafyasında semeresini verdi. Şeyh Sâîd’in kanı ise henüz değil…

“Zûlmedenler, nasıl bir inqılâbla yıkılıp devrileceklerini yakında bileceklerdir.” ( Şuârâ, 227 ) ŞEYH SÂÎD QIYÂMI BİTTİ – SIRA QATLİÂMDA

28 Nisan’da İsmet İnönü, Şark İstiklâl Mâhkemeleri Müdde-i Umumîsi Ahmed Süreyya’ya ikinci mektubu yazar :

“Silvan civârında kalan Şeyh Şeynseddîn ve bazı rüesâ affolunmak şartıyla dehâlet teklîfini tekrar etmektedirler. Müfettiş Paşa hazretleriyle derhal görüşerek fikrinizi makinâ başında bildirmenizi ricâ ederim. Benim mütalaam Şeyh Şeymseddîn gibi rüesânın affı, isyânın tekerrürünü tescîl etmek demektir. Binaenâleyh mevkufların İstiklâl Mâhkemeleri’nden geçmelerinden feraget etmek zararlıdır. Kendilerine söyleyebileceğimiz, eğer bilâ kayd û şart dehâlet ederlerse bu hareketlerinin mâhkemece esbâb-ı muhaffeîn addolunması varîd olduğu, fakat muhâkemelerinden vazgeçmek mümkün olmadığı zeminindedir.

Şüphe yoktur ki, kan ve zaman sarfetmeksizin isyâna iştirak etmiş olan köylüleri teskin ve isticlâb etmekte fayda vardır. Bütün bu ahvalı, oradaki müşâhedat ve intibâınıza göre mütalaanızı bildirmenizi ricâ ederim.

19 Nisan 1341 saat 4:00. Sonraya kadar cevabınızı alabilirsem Heyet-i Vekîle’de mütalaa edeceğiz. Kararımızı teblîğ edeceğiz efendim.

28 Nisan 1341

İsmet”

Bir gün sonra yanıt gelir :

“Ankara’da Başvekîl İsmet Paşa Hazretleri’ne, Makinâ başında bizzat.

No: 18

Müfettiş Paşa, Naci Paşa ile taşraya gitmiştir. Fakat bu hususta evvelce görüşmüştük. İsyân, müstâkîl bir Kürdistan teşkîli maksadıyla vukua gelmiştir. Birçok seneler hep bu gayeler için çalışılmış olduğu muhakkaktır. Bu rûhun ölmesi ve öldürülmesi en mukaddes bir fâriza-i millîyedir. Bunun için de Kürdistan’da baş olabilecek bütün eşhas-ı muzirrenin kat’iyyen affedilmemesi elzemdir.

Kanaat-i devletinize büyük ve katî bir imânla tamamen iştirak etmekteyim. Müfettiş Paşa’ya da evvelce aynı fikir ve kanaati söylemiştim. Kendileri de doğru bulmuşlardı. Müfit, Saip, Avnî Beyler arkadaşlarım da aynı kanaati söylemişlerdi.

Şeyh Şeymseddîn’in affedilmemek ve herhalde muhâkeme olunmak şartıyla dehâleti kabul olunmalıdır. Hürmetle ellerinizden öperim paşam.

Şark İstiklâl Mâhkemesi Müdde-i Umumîsi Ahmed Süreyya

C. 28 Nisan 1341 şifreye 29.4.1341″

İsmet İnönü, “ellerinden hürmetle öpen” A. Süreyya Özgöveren’e cevâbî mektubu aynı gün yollar:

“Müstâceldir. Makinâ başında.

1. Heyet-i Vekîle, 29 Nisan 1341 tarihli içtimâsında Şeyh Şemseddîn ile bazı rüesâsının affolunmak şartıyla Silvan’daki kumandanımıza dehâlet teklîflerini mütalaa ve tetkîk ve erkan-ı hârbîye-i umumîyenin tâlimat-ı esâsîyesini tasvîb eylemiştir. İttihâz olunan karar aynen ikinci maddededir.

2. Şeyh Şemseddîn ve emsali rüesâ-yı ussâtın İstiklâl Mâhkemesi’nde muhâkemelerinden sarf-ı nazar etmek mümkün değildir. Esasen rüesâ-yı ussâtın bu müracaatlarında dahi hüsn-ü nîyetten eser yoktur. Mâhkûmlar, bütün isyân mıntıkasında en ziyâde olarak devlete zarar vermeye çalıştıktan sonra Kırkbirinci Fırka kumandanımızın dört gün zarfında bütün mağsubâtı iâde etmek suretinde verdiği cevabî emre dahi riâyet etmiyerek bilakis hareket-i askeriyemizi yedi gün tehir etmişler ve hükûmet ile doğrudan doğruya temasta bulunmak lazım gelen köylüleri kurtaracak bir vâziyet takınmışlardır ve şüphe yoktur ki, kendilerini maddeten ve mânen takviyeye çalışmışlardır. Hükûmet, rüesâ-yı ussâttan dehâlet etmek fikrinde olanları bilâ kayd û şart teslîm-i nefse dâvet eder. İstiklâl Mâhkemesi’nda muhâkemeleri tabiîdir.

Harekât-ı Askeriye’ye bilâteahhür yeniden başlanarak isyânda temerrüd edeceklerin kâmilen, katîyyen ve serian kahır ve tenkîl edilmeleri matlubdur. Harekât-ı tedibiyenin bilhassa en büyük sür’atle hitama erdirilmesi, devletin dahilî ve haricî menafi-i âliyesinin icâbat-ı mübremesindendir.

3. İş bu kararname Müdâfâ-i Millîye, Dahilîye Vekâleti ve Erkan-ı Hârbîye-i Umumîye Riyâset-i Celileleri’ne ve Şark İstiklâl Mâhkemesi Riyâset ve Müdde-i Umumîliği’ne teblîğ olunmuştur.

29.4.1341

Başvekîl İsmet”

30 Nisan Perşembe günü Terakkîperver Cumhuriyet Fırkası kâtiblerinden Fethî Bey yargılanıyordu. Tam bir suç unsuru bulunamadığından, Fethî Bey, 5 sene hapis cezası ile Samsun cezaevine yollandı.

3 Mayıs’ta, yargılamalarla ilgili olarak mâhkeme heyeti arasında bir yetki ihtilâfı ortaya çıktı. Üyelerden Lütfî Müfit ve Ali Saip, Kemal Feyzî’nin idâm edilmesini Ahmed Süreyya Özgöveren’in önlediğini iddiâ ettiler. Buna karşılık A. Süreyya, “eğer fikirlerinizde sabit iseniz ben yarın durumu Ankara’ya bildiririm, yazacağım şifreyi de isterseniz size gösteririm” diyordu. Bunun üzerine Lütfî Müfit, “bizim muayyen bir amacımız var, bu amaç için gerekirse kanunun da üzerine çıkarız” demişti. Savcı A. Süreyya, durum hakkında Ankara’ya şifreli telgraf çekti:

“Ankara’da Müdâfâ-i Millîye Vekîli Receb Beyefendi’ye, No: 21

Bugün Ali Saip Bey kardeşimiz Ankara Mâhkemesi’nin kanun-u cezanın her maddesiyle hükümler vermekte olduğunu, bizim neden İstiklâl Muhâkimi kanunuyla mukayyet bulunduğumuzu Mazhar Müfit ve Müfit Beyler huzurunda bendenizden sordu. Mes’eleyi izâh ettim ve mâhkememizin kanun haricine çıkmadan millî ve vatanî gayenin tahsiline muktedir olacağını ve nitekim bu ana kadar hiç böyle bir ihtiyaç ve zaruretle karşılaşmadığımızı ilave ettim. ‘Biz bütün kanun-u ceza ve askerî ceza kanununun herhangi bir maddesiyle hüküm verirsek itiraz eder misiniz?’dedi. Tabiî makam-ı iddiânın selâhat-i itiraziyesini isti’mal etmenin mümkün olduğunu söyledim. ‘Öyle ise ben böyle çalışmam, istifâ ederim’ ve ‘Reis Bey yazınız, ben müdde-i umumî ile ihtilâf-ı efkâr sebebiyle istifâ edeceğim’ gibi sözler de söyledi. Kendini tatmine, iknaa çalıştım. Bilmem ki muvaffak oldum mu? Müfit Bey, ‘Kırşehir’de Saip Bey’e iştirak ederim’ buyurdular. Ve ilâve ettiler: ‘Biz idârî kararlar da verebilmeliyiz’ mütalaasını müştereken sarfettiler.

Receb Beyefendi, bu bittabi ne câizdir ve ne de müfittir. Filhakîka daire-i kazamızdaki bütün işlerin mühîmlerini bile muhâkeme etmeğe vaktimizin kifâyet etmeyeceği bir zamanda bu kabil şâhsî arzu ve mülahazalarda ne fayda vardır anlıyamıyorum. Biz Varto’da, Bitlis’te, Elâzîz’de, Van’daki müthîş hâin ve cânîleri bırakalım da üç ay hapis, beş ay hapis gibi işlerle mi uğraşalım?!

İstiklâl Mâhkemesi, ahkâm-ı kanunîyeye göre, ancak bervech-i at-i mevadd-ı rü’yet eder. Bu mevaddın haricindeki işler selâhiyet ve vazifemizin haricinde kalır.

İş bu hususî ve şâhsî maruzat ve mütalaatımın büyük müncî Gazi Paşa Hazretleri’yle İsmet Paşa Hazretleri’ne hususî olarak arzıyla hepimize ara sıra irşadatta bulunmanızı, müthiş ve müzmin vatan tehlikesi karşısında büyük bir hiss-i al-i vatanperî ile gözlerinizden öperek çok istirham ederim kardeşim.

4.5.1341

Şark İstiklâl Mâhkemesi Müdde-i Umumîsi Ahmed Süreyya”

5 Mayıs Salı günü, akşam üstü saat 16:00 sularında Şeyh Sâîd ve 28 kişilik mâiyetleri, rejim askerleri tarafından Amed ( Diyarbakır )’e getirildiler.

En önde bir askerî müfreze, arkada Şeyh Sâîd, damadı Şeyh Abdullâh, Şeyh Şerîf, hâin-i leîn Binbaşı Qâsım ve diğerleri ayrı ayrı korumalarla getiriliyordu. Korumalar, 19. Alay’a bağlı askerlerden oluşuyordu. Hükûmet Konağı önünde 3. Ordu Müfettişi General Kâzım Orbay ( hâin Xormek aşiretine, Gêğî ihâneti ardından kutlama telgrafı yollayan kişi – İ. S. ), Kolordu Komutanı General Mürsel, Diyarbekîr Valisi Mithat, İstiklâl Mâhkemesi Başkanı Mazhar Müfit Kansu ve diğer mâhkeme heyeti vardı.

Hükûmet Konağı önünde Şeyh Sâîd ile Kolordu Komutanı General Mürsel arasında şu konuşma geçti:

General Mürsel: “Hoşgeldin! Seyâhât nasıl geçti? Yolda rahatsız oldun mu?”

Şeyh Sâîd: “Sefer zâhmettir.”

Gn. Mürsel: “Hastalandığınızı duydum, şimdi nasılsınız?”

Şeyh Sâîd: “Hâmdolsun Râbbim’e, sıhhâten iyiyim.”

Gn. Mürsel: “Yemek yemeğe başladınız mı?”

Şeyh Sâîd: “Hayır, biraz iştâhsızlığım üzerimde.”

Gn. Mürsel: “O halde tedâvinize devam etsinler, doktorlar bakıyorlar değil mi?”

Şeyh Sâîd: “Evet, Allâh râzı olsun, bakıyorlar.”

Sonra General Mürsel fısıltılı bir sesle kıt’a komutanına emir verdi: “Götürün, istirahat etsinler.”

Bu konuşma esnâsında fotoğraflar çekiliyordu. Şeyh Sâîd ve beraberindekiler, idâma kadar kalacakları hapishaneye sevkedildiler.

Amed ovasının Qamîşek ( Gevendere ) köyünde ikâmet eden Şeyh Şemseddîn Huweydanî’ye, bu esnâda Şeyh Sâîd’in, hâin bacanağı Binbaşı Qâsım tarafından ihânete uğradığı ve Amed’e doğru getiriliyor olduğu haberi iletilir iletilmez Şeyh Şemseddîn Efendi, bir cengâver gibi kuvvetlerini rejim askerleri üzerine sevkeder. Fırka Kumandanı Cemil Câhid’in emri altında bulunan askerî kıt’alar ile Farqîn ( Silvan ) yakınlarında çok şiddetli bir çatışmaya girişir. Bekîran ve Reşkotan aşiretleri, Élîh ( Batman ) Köprüsü’nde fırkanın bir alayını bozguna uğratırlar. Silvan’ın diğer Kürt kuvvetleri de, fırkanın diğer kıt’alarını kuşatarak, esir almaya az kalmışken, gecenin basması ve şiddetli bir yağmur yağması sebebiyle, nizam ve intizamdan yoksun olan Kürt kuvvetlerinin civar köylere dağılmasından istifade ederek, fırka kıt’aları kendini toparladı ve ertesi gün yeniden şiddetli bir savaşa girişti. Neticede Şeyh Şemseddîn de tutuklandı ve Şeyh Sâîd ile birlikte yargılanmak ( ! ) üzere Diyarbekîr İstiklâl Mâhkemesi’ne getirildi.

7 Mayıs’ta, A. Süreyya’dan Receb Beyefendi’ye ikinci bir mektub gelir:

“Müdâfâ-i Millîye Vekîli Receb Beyefendi’ye, Zât’a mahsustur.

No: 30 Şifre

Diyarbekîr 7/5/1341

C: ( 790 ) no’lu şifreye

Mütekaddem şifreme merbut cetvelle Takrîr-i Sükûn Kanunu da musarrahtır. Bu kabil dakaik-i melekiyenin nazarımdan kaçmayacağına emin olduğunu zannederim. Mesele bunların dahi haricindeki hususta müteferrî idi. Mamafih benden otuz beş yaşında bir genç âzim ve imânı ve seksen yaşında bir ihtiyar sükûnet ve dur endişesi ile hareket-i intizâr buyurunuz.

Esasen zât-ı maslahatı müteessir edecek mes’ele yoktur. İş’ârım sırf şâhsî ve kardeşçe bir hâsbihaldi. Müsterih olunuz çok temiz kalpli mert kardeşim.

Şark İstiklâl Mâhkemesi Müdde-i Umumîsi A. Süreyya”

İki gün sonra Başbakan İsmet İnönü, A. Süreyya Özgöveren’e şu mektubu yazar:

“İstiklâl Mâhkemesi Müdde-i Umumîsi Süreyya Beyefendi’ye, Zât-ı âlileriyle mâhkeme âza-yı kîramı arasında bazı su-i tefehhümler hadis olduğuna Receb Beyefendi vesayetiyle tesâdüfen mutallî oldum. Diyarbekîr İstiklâl Mâhkemesi’nin hemaheng mesâisi, bir vatan ve devlet mes’elesi olduğundan, bütün arkadaşlarımızın daima ve samîmen imtizaç için sarf-ı mahasal etmelerine intizar olunur.

Hale ve bahusus istikbale ait çetin bir mes’ele-i millîyeyi halletmek üzere ve haklarında bir itiimat ve intihap olunan arkadaşlarımızın gayret ve muvaffakiyetlerini ne kadar alakayla takib ettiğimizi takdir buyuracaklarına eminim.

Bilvesile gözlerinizden öperim efendim.

9.5.1341.

Başvekîl İsmet”

Yanıt, aynı gün alınır:

“Başvekîl İsmet Paşa Hazretleri’ne, Zât’a mahsustur.

No: 34

C. 9/5/1341 şifreye

İrşâd ve teveccühünüze ansamîm teşekkür ederim. Receb Beyefendi’ye cevaben yazdığım ikinci şifrenin de mütalaasını istirham ediyorum.

Bütün bir vatan ve millet mes’elesi olarak telakki ettiğim Kürt isyân ve ihtilâli karşısında şâhsiyetimin en gayrı kabil-i terk, hukuk ve hususîyetlerini de yok farzederk çalıştığım ve bu tevazuu mutlak içinde çalışmaya vicdanen borçlu olduğumu arzederim.

Hürmetle ellerinizi ve gözlerinizi öperim Paşam.

Karesî Ahmed Süreyya”

Bir gün sonra ise A. Süreyya’ya 3. Ordu Müfettişliği’nden bir telgraf gelir:

“Şark İstiklâl Mâhkemesi Müdde-i Umumîliği’ne, 3. Ordu Müfettişliği Mehâkim Şubesi

Adet: 374

Diyarbekîr 10/5/41

1. Harekât-ı isyâniyenin tertib ve idaresinden âmil olmakla maznun-u aleyhim Şeyh Sâîd ve diğer meşâyîh ve rüesâyla, bunlar meyanında derdest veya fiilleri itibariyle müşâreketleri görülerek sevkedilen ve el’an Diyarbekîr’de tevkifhane-i örfîde mevkuf bulunan 39 şâhsa ait evrak-i tahkikiye ve vesaik merbut cetvelde gösterildiği üzere dokuz kıt’a mazrut halinde ve her birinin mevcudiyetini irad eden melfufat puslalarıyla birlikte takdim kılınmıştır.

2. Bu 39 şâhıstan yirmisi hakkında Varto İstintat Dairesi’nce ısdar olunan gayr-i muvakkat tevkif müzekkereleri mevcud olup evrak-i tahkîkiyye meyanındadır.

Mütebaki ondokuzu hakkında tevkif müzekkereleri mevcud değildir efendim.

3. Ordu Müfettişi Ferik”

23 Mayıs günü Şeyh Sâîd’in ilk sorgusu yapıldı. Müdde-i Umumî Ahmed Süreyya, bir yandan mücâhîd âlimlerin sorgularıyla uğraşırken, beri yandan da iddiânameyi bir an önce hazırlamakla meşguldü. Zirâ, İslâmî qıyâmın önder âlimlerinin aralarında bulunduğu bu grup, mâhkemenin bakacağı en önemli dâvâ idi. Savcı Ahmed Süreyya, sanıklarıb tutuklu yargılanmalarını isteyerek, hazırlamış olduğu iddiânameyi mâhkeme başkanlığına verdi.

İlk duruşma ise 26 Mayıs Salı günü Diyarbekîr Sineması’nda kalabalık bir dinleyici kitlesi önünde başladı. Mâhkeme heyeti yerini aldı. İlkin sanıkların kimlik tesbîtine geçildi ve bu esnada Mâhkeme Başkanı Mazhar Müfit Kansu ile Şeyh Sâîd Hazretleri arasında şu konuşma geçti:

– Adınız nedir?

– Mûhâmmed Sâîd.

– Babanızın adı?

– Şeyh Mâhmud.

– Nerelisiniz?

– Aslen Palo’luyum, fakat Xînûs’ta oturuyorum.

– Kaç yaşındasınız?

– Altmışı geçkinim.

Hüviyetlerin tesbîtiyle Savcı Ahmed Süreyya, iddiânameyi okudu.

“Türk ülkelerinin Şark vilâyetlerinin belirli bir kısmında, bütün dünyanın muhtelif şekillerde öğrendiği bir isyân hâdisesi vardı. Hiç şüphe yok ki, senelerce içerden ve isyân sahası dışından vakî olmuş telkinler ve tasavvurlarla eşkiya hareketlerinin fiilen gözükmesiyle meydana çıkmıştır. İsyân hâdisesi iddiânamede anlatıldığı üzere, güya Peygamber dîninin yükseltilmesi perdesi altında meydana getirilmiştir. Halbuki asıl gaye Türk vatanının muayyen bir kısmını anavatandan ayırmak, vatanın birlik ve beraberliğini bozup dağıtmaktan ibâretti. Huzurunuzda bulunan Hınıslı Şeyh Sâîd, yüzlerce, binlerce askerin, halkın, müslümanın malını, canını yok eden hareketleri fiilen idâre etmiş ve hepsine âmil olmuş inatçı bir vatan hâinidir.

Öbür sanıklardan Şeyh Abdullâtif ve kardeşi Şeyh İsmâil, isyânın şefi olan Şeyh Sâîd’in bu eşkiyalık hareketine fiilen katılmışlar ve Diyarbekîr’e yapılan hücûmun muvaffak olması için de telkinde bulunmuşlardır.

Şeyh Mûhâmmed Şerîf, Elâzîz Cephesi Kumandanı adıyla oradaki harekâtı idâre etmiştir. Şeyh Abdullâh, Darahini ve Varto hareketlerinde bulunmuş ve kendisine Şeyh Mûhâmmed Şerîf gibi Cephe Kumandanı ünvanı verilmiştir. Aynı zamanda Şeyh Sâîd’in damadıdır.

Kasım, Şeyh Abdullâh’ın Varto’yu işgal etmesi üzerine kendisine katılmış ve O’nunla uzun müddet birlikte çalışmıştır. Şeyh Ali ve Şeyh Musa, bir sürü eşkiyaya kumanda etmekten sanıktır. Mûhâmmed Mihrî’nin isyândan önceki günlerde hazırlıklara iştirak ettiğine dair elimizde esaslı deliller olmamakla beraber Şeyh Sâîd tarafından hizmete alınmış ve vazifesini terketmiştir.

Baba Bey ve Kâmil Bey de âsîlerin birer şefidir. Diğer sanıklar da harekete fiilen iştirak etmişler, hep aynı gaye için çalışmışlardır. İddiâlarımız, soruşturma evrakı, mektuplar ve mâhkeme esnasındaki sorgulardan anlaşılacağından, mâhkemenin bu esaslara göre yapılmasını taleb ve dâvâ ederim.”

Şeyh Sâîd Kıyâmı-3

Şeyh Sâîd Efendi, yakalanmadan önce Iraq’a gitmek istiyordu. Ancak Suriye ve başkenti Dîmeşk ( Şam ), Fransız askerlerin işgali altında olduğu için İran’a geçmeye karar vermişti.

ŞEYH ALİ RIZA İRAN’DA

Şeyh Sâîd Efendi, yakalanmadan önce Iraq’a gitmek istiyordu. Ancak Suriye ve başkenti Dîmeşk ( Şam ), Fransız askerlerin işgali altında olduğu için İran’a geçmeye karar vermişti. Sonra yakalndığı ( 15 Nisan ) için, geri kalan mücâhîdler, Şeyh Sâîd’in oğlu Şeyh Ali Rıza kuvvetlerine katılıp İran’a doğru ilerler. Çêwlîk ( Bingöl ), Boğlan ( Solhan ), Mıj ( Muş ), Tux ( Tatvan ), Westan ( Gevaş ), Tuşpa ( Van ), Karkelê Ebex ( Özalp ) hattını izleyerek İran’ın Xoy kentinde bulunan ve etrafı surlarla çevrili bir askerî kışlaya girerler.

İran’da o zaman Şâhlık vardır ve Şâh, laik – kemalist TC’nin bölgedeki en yakın müttefikidir. TC, Ali Rıza ve beraberindekilerin Türkiye Kürdistanı’ndan İran Kürdistanı’na geçtiğini İran Şâhı’na haber verir. Bu haberi alan Şâh hükûmeti tedbirini almış ve hazırlıklarını yapmıştır. “Hemen içinizden temsilci heyet gönderin, konuşalım” diye Şeyh Ali Rıza Efendi’ye haber verir. Şeyh Ali Rıza da yanına birkaç ağa alıp Şâh’ın temsilcisiyle görüşmeye gider. Diğerleri de ellerinde silâhları, aç ve sefil bir vaziyette kışlayı çeviren duvarın altında otururlar.

Şâh hükûmetinin temsilcilerinin gelen heyete söyledikleri ilk şart şudur: “Hepiniz elinizdeki silâhları teslîm edin, ondan sonra gelin oturup konuşalım.” Şeyh Ali Rıza buna cevaben, “bunların hepsi bir milletin ileri gelen ve kendini bilen insanlarıdır; bir gaye uğruna çıkmış, buraya gelmiş siyasî mültecîlerdir; bunlara bunu demek mümkün değildir; ben bunu onlara öneremem,” der.

Bu yanıttan rahatsız olan temsilci bağırarak elindeki silâhın dipçiğini Şeyh Ali Rıza’nın kafasına vurur. Şeyh Ali Rıza’nın kafasının her tarafı yara ve kanlar içinde kalır. Yanındakiler müdâhâle eder. Bunun üzerine Şeyh Ali Rıza, tekrardan bunlara der ki: “Ben onlara haber göndereyim, ama bunu hiçbiri kabul etmez. Önce silâhımı teslîm edecek, daha sonra mı masaya oturacağım? Olacak iş mi bu? Ne diyeceksin? Bizi teslîm mi edeceksin, öldürecek misin? Bu bilinmiyor ki!” Bunu söyledikten sonra dışarı haber yollar. Ancak İslâm savaşçıları, Şâh’a şu anlamlı cevabı verirler: “Eğer biz silâhlarımızı teslîm etseydik, TC’ye eder, buraya hiç gelmezdik. Biz silâhımızı vermemek ve özgür yaşayabilmek için, bu uğurda insanlarımızı fedâ ederk, şu anda buradayız!”

İşte tam bu sırada dışarıya, “Şeyh Ali Rıza Efendi yaralandı!” haberi sızınca, Şeyh Ali Rıza’nın bu haberi duyan hizmetçilerinden biri çok hüzünlenip silâh patlatıyor. Şâh rejimi bu ihtimâli nazara alıp her tarafa makinâlı tüfekler ve toplar yerleştirmişti. Kale içindeki bütün mücâhîdler taranıyor, çoğu şehîd oluyor. Şehîd olanlardan biri de Şeyh Diyaeddîn idi.

Şeyh Ali Rıza ve yanındakiler de esîr alınıyor. Ali Rıza Efendi müsaade isteyip, şehîdleri defnedip, dînî vecîbelerini yerine getirdikten sonra zindana getiriliyor. 6 ay zindanda kaldıktan sonra, yanındakilerle beraber Sımko aşiretinin yanına giderler. Şeyh Ali Rıza, aşiretin ileri gelenleri ile konuşup, “biz burada karargâh kuralım, siz de bizi destekleyin” deyince, bu, Sımko’yu rahatsız etmiş, saltanatının yıkılacağı ihtimâliyle Şeyh Ali Rıza’yı vurmayı düşünmüş, ancak aşiret karşı çıkıp, “sen nasıl Şeyh Sâîd Efendi’nin oğlunu vurursun?” diye tepki gösterebilirler deyip vazgeçmiştir. Şeyh Ali Rıza Efendi bunu hissedince selâmeti gitmekte görüp, Sımko’dan bir katır alıp Urmîye ( Rızaîye ) üzerinden Iraq’a geçer.

ŞEYH ALİ RIZA IRAQ’TA

Şeyh Ali Rıza Efendi, Iraq Kürdistanı’nda 4 yıl boyunca Ehl-i Sünnet’in Şâfiî mezhebi üzerine dersler verir. Şeyh Selâhâddîn de askerî bir okula kaydolur. 1932’de af çıkınca Şeyh Ali Rıza ve beraberindekiler, Türkiye Kürdistanı’na geri dönerler. Şeyh Ali Rıza Efendi, Erzurum’a yerleşir. Oradan çıkması da yasaklanır. Bu arada yine boş durmayan Şeyh Ali Rıza Efendi, yöredeki ağalar ve Xîlbaç aşireti ileri gelenleriyle “Partîya Şimalê Kûrdistan” ( Kuzey Kürdistan Partisi ) adında bir cemîyet kurar. Sonra, yapılan ihbarlar neticesinde Şeyh Ali Rıza Efendi yakalanıp, idâmına karar verilir. Şeyh Selâhâddîn Efendi’nin yaşı küçük olduğu için ileri atılıp, “hayır, cemîyeti ben kurdum” deyince, idâmdan vazgeçip Şeyh Selâhâddîn’e 12 yıl hapis verirler. Cemîyete mensup 11 kişi de tutuklanır. Şeyh Ali Rıza, Ankara’da hapse atılır.

Şeyh Ali Rıza, Ankara’da hapiste iken başına gelen bir olayı şöyle anlatır :

“Ben Ankara’da hapiste Qûr’ân okuyordum. O esnada Mustafa Kemal mahpusları teftişe gelmiş. Ben Qûr’ân okumaya devam ederken, 2 gardiyan geldi ve bana dedi ki : – Kalk, Mustafa Kemal geliyor. Belki sana merhâmet eder ve seni affeder.

Ben dedim ki :

– Ben ve babam bu Qûr’ân’ın yükselmesi için hayatımızı verdik. Başkasını, elimde Qûr’ân varken, ta’zimen nasıl kalkarım?

Mustafa Kemal içeri girince gardiyanlar korkudan titriyor, ben ise Qûr’ân okumaya devam edip önünden kalkmayınca, Mustafa Kemal gardiyanlara,

– Bu kim?

diye sordu. Onlar da:

– Palulu Şeyh Sâîd’in oğludur,

diye cevab veriyorlar. O zaman Mustafa Kemal onlara döndü ve dedi ki:

– Ehl-i âhîret ve dîyanet olmak isteyen Şeyh Sâîd ve çocukları gibi, ehl-i dünya ve delâlet olmak istiyorsanız benim gibi olun! Eğer önümde kalkmış olsaydı, daha çok tâciz ederdim.

İDÂM SORGULARI TÜM HIZIYLA SÜRÜYOR

26 Mayıs’ta Başkan Mazhar Müfit Kansu, Şeyh Sâîd Efendi’nin sorgusunu yapıyordu:

– Ayağa kalkınız, nerede tâhsîl ettiniz?

– İslâmî eğitim sistemine göre tedrisat yapan medresede tâhsîl ettim.

– Medreselerde neler okudunuz?- Bediî, İstiâre, Tefsîr, Hâdîs, Usul-i Fıqh, Sarf ve Nâhiw okudum. İstiâre, Bediî ve Beyan’ın kısımlarındandır.

– Niçin ayaklandınız?

– Dîn hükümleri zayıflamıştı. Gereğini yapmak istiyordum. Yüce Şeriât’ın hükümlerini uygulamayan bir hükûmete karşı ayaklanmak vâcîbdir. Bu, bizim fıqh kitâblarımızda yazar. Biz de bunu için qıyâm ettik ve hükûmete biraz olsun, Şeriât mes’elesini anlatmak istedik. Şeriât’ı uygulamalarını teklif edecektik. Allâh’ın takdîri doğrultusunda bu iş gelişti. Şer’ân vâcîb olduğu için bu qıyâma katıldık.

– Qıyâmınızın esbâbı nedir, onu söyleyiniz.

– Şeriât mes’elesini, bir de Sebil’ur- Reşâd’ın yazdıkları hiddetimi arttırıyordu. Bizi teşvîk ediyordu. Ben bu fikri, yazı ile halletmek için gidip münâkaşa-i ilmîyye yapayım dedim ve bazı rüfeka bulmak istiyordum. Fakat Taqdîr-i İlâhî beni Pîran’a sürükledi.

– Şeyh Efendi bunları bırak, qıyâm sebeblerini söyle!

– Qıyâmımızın sebebi, Pîran köyünde bir olay oldu. Çatışma oldu. Taraflardan mecruhlar oldu. Bu da bana atfolundu.

– Pîran’a gelmezden evvel de dîn mes’elesinden dolayı qıyâmı düşünüyordun, değil mi?

– Kalbimde tasavvur ediyordum, lâkin muhârebe sur’etiyle değil, risâle yazıp Şeriât ahkâmını bildirmek için kanunları da Şer’â mutabık bir şekilde tâleb etmek istedik. Meclîs-i Mebusan’a göndermek istedim.

– Ne için yapmadınız, böyle bir risâle yazmadınız?

– Allâh’ın kaderi bırakmadı. Pîran olayı çıktı, önünü alamadık.

– Şeriât ahkâmı icrâ edilmiyor diye isyân ettiniz demek?

– İmâm, Şeriât ahkâmını icrâ ermezse, dedim. Bu qıyâmın cevazına delildir. Wexta ki wuq’u buldi, işte Şeriât da “vâcibdir” diyor. “Hiç olmazsa günâhkâr olmayız” dedim.

– Şeyh Efendi, sen söylüyorsun ki, “müslümanlar biribirinin kardeşidir.” Müslümanı müslümanın üzerine kıtale sevketmek câiz midir?

– Evet, yêkdiğerinin kardeşidir. İmâm’a qıyâm etmek muhârebeyi ihtac etmez mi? Kitâb öyle diyor.

– İslâmlar mâdem ki kardeştiler, nasıl oldu da siz müslümanları biribiri üzerine kıtale sevkettiniz?

– Ya Hazret-i Ali? Muhârebe ettikleri adamlar müslüman değil miydi? Yine kardeş kalır ve bir de heyet-i wekîle vardır.

– Bunlara, dînde gördüğünüz kayıtsızlığı bildirmeden müslümanları ne için kıtale sevkettiniz?

– Qıtale ben sevketmek istemedim. Bu zewâta da yazamadım. Niyette kaldı. Kader bırakmadı. Kavgaya düştük, elimize geçti.

– Bu kıyâmınızı vâcib görüyorsunuz. Küffâr, İslâm beldelerini çiğnerken cihâd nedir?

– O da cihâddır. Farzdır.

– Yunan ordusu, bütün memleketi ve İslâmîyyet’in merkezini ( İstanbul’u kastediyor – İ. S. ) ayaklar altında çiğnerken, cihâdın farzlarını neden yerine getirmediniz, neden Yunan üzerine yürümediniz?

– O zaman perişan ve muhâcîrdik.

– Oğlunuz Ali Rıza İstanbul’a gitti mi?

– Gitti.

– Ne zaman gitti?

– İsyândan bir ay ewwel.

– İstanbul’da kimden fikir almıştır?

– Kimseden fikir almamıştır. Aqraba-i taalluqata misâfir olmuştur. Seyyîd Abdulqâdîr’i ziyâret etmiştir.

– Ne maksatla İstanbul’a gitmiştir?

– Ticâret maksadıyla… Biz otuz seneden beridir hayvan ticâreti yaparız.

– İstanbul’dan döndükten sonra oğlunuzla nerede görüştünüz?

– Şavşar’da görüştük. Dara Hênê vilâyetinin bir köyüdür.

– “Raslantı sonucunda ve olayları yarattığı yerde ayaklanma oldu, ben de karıştım” diyorsun. Oysa ayaklanma için üç ay önce yollara düşmüşsün. Ne için bu seyâhat?

– Biz çıktık, lâkin Divan-ı Hârb, Bêdlîs’te şâhîdlik için beni istediler. Şeyh Abdulbâqî’ye yazdım. “Benim ifâdemi burda alsınlar, müsaade alırım,” dedim. Müsaade edildiğine dâir haber geldi. Xînûs’ta mâhkemede ifâdemi aldılar. Memleketin kışı uzundur. Palo’ya gelip kalmak istedim.

– Hangi ayda çıkmıştınız?

– Aralık ayında çıktım.

– Yaşlı bir insan, kış günü böyle bir seyâhâta çıkar mı? Neden ilk ve sonbaharda veya yazın çıkmadınız? Böyle bir zaman daha uygun değil mi?

– Günde üç saat gidiyordum. Fazla gidemiyorduk, yer elverişli değildi. Odun ve ateş yoktu. Yazın ticâret ve ziraat ile meşgulüz. Aralık ayı ise durgunluk ayıdır, iş yoktur.

– O zamandan ayaklanmaya kadar ne kadar süre geçti?

– İki aydan fazla geçti.

– Aradan çok geçmeden ayaklanma oluyor. Dediniz ki, Sebîl’ur- Reşâd okuyorsunuz. Demek ondan ilhâm aldınız, düşündünüz ve ayaklandınız.

– O fikrimde vardı. Patlamak niyetimde yoktu, fakat patladı.

– Pîran’daki hâdise nasıl gelişti?

– Öğle vakti ismini bilmediğim bir mülâzım odaya geldi ve Mehmed oğlu Ahmed adında bir mâhkûmun evine on kadar başka mâhkûm sığındığını, bunların teslîmi için tawassutta bulunmamı ricâ etti. Hemen mâhkûmlara haber göndererek teslîm olmalarını nasihât ettim. Fakat mâhkûmlar “talaq-i selase” ( üçlü boşama – İ. S. ) üzere ahdettikleri için teslîm olmayacaklarını bildirdiler. Sonradan duyduğuma göre, mâhkûmlardan sekizi serbest bırakılmış, geriye kalan ikisi ise teslîm olmamışlar. Bunun üzerine ikisi içerden, sekizi de dışarıdan ateş açarak jandarmayı dağıtmışlar ve hepsi kaçmışlar.

– “İsyânın patlak vermesine jandarmanın karışması sebeb oldu” diyorsunuz. Jandarmalar gelmese, vurulmasa idi, isyân olacak mıydı?

– Hükûmetin gidişatının İslâm’a muhâlif olduğunu, devletin “dîni İslâm” olan maddenin işlerliğinin sağlanmasını mektubla, telgrafla sağlayacaktım. Gereğini yazılı olarak yapacaktım.

– O halde size ne oluyor da işe karıştınız?

– Kâtil oldu, nasihât ettim, ricâ gönderdim. Sekiz zanlı tahliye ettirdim. Ben köyden çıktım, gittim. Sonra işin içine köylüler karıştı, ayaklanma başladı. Bir daha içinden çıkamadık.

– Bunu neden tabiî görüyorsunuz?

– Vallâhî bilmem, Allâh bilir.

– İsyânın maksadı, jandarma gelmiş, adam yakalamış gibi şeylerden olmaz.

– Jandarma mes’elesi olmasaydı, gereğini yazı ile yapacaktım. Altı ay sonra, bir sene sonra… Allâh takdîr etti de oldu.

– İnsan irâdesini inkâr mı ediyorsunuz?

– İnsan irâdesi de vardır elbette…

– Siz her şeyi kaza ve kadere bağlıyorsunuz. İrâde-i cüzîyenizi inkâr mı ediyorsunuz ?

– Hayır, irâde de var tabiî… Ben de boş değilim, benim de sorumluluklarım var tabiî, inkâr etmiyorum. Bu dünyada yaptığımdan veya yapmadığımdan yahut konuştuğumdan veya konuşmadığımdan hesâba çekileceğim.

– Bu işi niçin yaptınız ?

– Şeriât hükümleri tatbik edilmezse, tüm müslümanlar üzerine qıyâm vâcibdir.

– Amacınız neydi ?

– Şeriât hükümlerinin hükûmet tarafından uygulanmasını sağlamak düşüncesi, benim başımda yaşayan bir fikir ve arzuydu. Bunu, gerektiğinde söylemekten de çekinmezdim.

– Neticelerini düşünmediniz mi ?

– Şeriât uğrunda ölürsek, dînsiz gitmeyiz.

– Ayaklanmayı yalnız başınıza yaptığınıza inanmıyorum. Herhalde sizi kışkırtanlar, yüreklendirenler vardır.

– Ne içeride, ne de dışarıda kışkırtan vardır. Dışarıdan kasdım ecnebîlerdir. Qûr’ân’ın buyrukları doğrultusunda qıyâm ettik.

– Bu qıyâmı yalnızca siz mi düşündünüz?

– Evet, yalnız benim fikrim vardı. Ulemâ, fuqehâ ve uqelâyı göreyim dedim. Dîn ahkâmı bırakıldı, onları isteyelim dedim. Teklîflerimizin tamamı kabul edilmese de büyük bir kısmının kabul edileceğini ümid ediyordum.

– Ukelâ ve ulemâyla görüştünüz mü?

– Görüşmedim, görüşemedim, zaman kalmadı. Bu iş başladı.

– Türkiye Cumhuriyeti’nin eski hükûmette olduğu gibi şâhısların böyle bir mürâcaat ve teklîflerini dinleyeceğine nasıl ihtimâl veriyordunuz? Kimlerle müşâvere ettiniz?

– Müşâwere etmedim.

– Ayaklanmayı nasıl düşündünüz? Sizi kışkırtanlar var mıydı? Yoksa ilhâm mı vakî oldu?

– Hâşâ!.. İlhâm?… İlhâm waqî olmadı. Kitâblarda gördük. İmâm ne zaman Şeriât kurallarını uygulamazsa üzerine qıyâm vâcibdir. Hükûmete Şeriât kurallarını uygulama sorumluluğunu anlatmak istedik.

– Diyarbekîr’e saldırırken kaç bin kişi vardı?

– Bilmem, Allâh bilir. Ben o gece Semâhê’deydim. Dörtbin, dörtbin beşyüz, belki beşbin asker olabilir. En güzelini Allâh bilir.

– Bu askeri siz Semâhi’deyken kim yönetiyordu?

– Hênêli Sâlih Bey, Mustafa Bey, Şeyh İsmâil, Abdullâtif, Hecî Selîm var ise de kesin olarak bilmiyorum.

– Sizin askerlerden o gece kaç kişi Diyarbekîr’e girmişti?

– Seksen ilâ yüz kırk arasında söyleniyor.

– Münhasıran Diyarbekîr’i almakla ne kasdediyordunuz?

– Rızqımız, nâsibimiz bu tarafa düşmüştü.

– Diyarbekîr’i almakla ne olacaktı?

– Diyarbekîr’i aldıktan sonra, İslâm’ın haddlerini tatbik edecektik. Hırsızın elini kesecektik, zinâ eden evli kadın ve erkeği recmedecektik. Dîn böyle emrediyor. Dünyayı, Peygamber’in zamanındaki kadar olmazsa da, biraz iyileştirecektik. Üstümüze bu kadar asker gönderileceğini tahmin etmiyorduk.

– “Fetîh” tâbirini kullanıyorsunuz. Mektubunuzda, imzânızın üstünde “Emîr’el- Mûcâhîdîn” yazıyorsunuz. Bununla maksadınız ne idi?

– Bu ünvandan sonradan istikrâh ettim. Nedâmet duydum. “Xadîm’ul- Mûcâhîdîn” yazdım. “Xadim” ünvanına döndüm.

– Diyarbekîr’i böyle kolaylıkla ele geçireceğinize ne suretle kanî oldunuz?

– Ben Diyarbekîr üzerine yürümek taraftarı değildim. Bazı ağalar…

– Kimlerdi?

– Hênêli Mustafa Bey, Têrkanlılar…

– Başka kimler vardı?

– Mustafa Bey vardı. Başkasını hatırlamıyorum. Sâlih Bey’i muhâqqaq biliyorum. Kâğıt yazdı. “Diyarbekîr üzerine gitmezsek ahalî dağılır,” dedi. Diyarbekîr’e hücûmu tavsiye ediyordu.

– Lice’den buraya mektub yazdırdınız mı?

– Ben Lıcê’de Esîr Süvarî Kaymakamı Cemil Bey’e, Mürsel Paşa’ya hitâben bir mektub yazdırdım ve bunda maksadımın Şeriât olduğunu el birliği ile dînin ihyâsına çalışmaklığını yazdım. Fakat, vardı – varmadı bilmiyorum.

– Başarıyı ne ile tahmin ediyordunuz?

– “Üzülmeyin, gevşemeyin! Eğer gerçekten imân etmişseniz, muhâqqaq ki üstün gelecek sizlersiniz,” âyetinden anlıyoruz.

– Diyarbekîr içinde size yardım edecek var mıydı?

– Vardı.

– Kimlerden yardım umuyordunuz?

– Ahalîden… Nâqîb’in dîndar bir müslüman olduğunu, Cemâl Paşazade’lerin dîne bağlı olduklarını söylüyorlardı. Fakat kendilerini bilmiyordum, tanımıyordum.

– Bunu söyleyen kimlerdi?

– Sâlih Bey, Têrkan ağaları…

– Size böyle mühîm bir haber verilirse, aslını sormaz mısınız?

– Bu gibi haberler çoktur. Böyle yalan haberler çok olur.

– “İslâmîyet böyle oldu, şöyle oldu, ayaklanma vacibdi,” diyorsunuz. Sonra ayaklanıyorsunuz. Bunca müslüman kanı dökülmesine sebeb oluyorsunuz. Bu günâhı düşünmediniz mi? Bu günâh değil mi?

– Şeriât’ı inşaallâh tâmir ederiz, bir miktar can kaybı olsa da yine Şeriât içindir, dedik.

– Herhalde bir tertibatınız vardır. Tertibatsız, şuursuz böyle beyhude yere müslüman kanı akıtmak câiz mi? Bunu niye evvelden düşünmediniz?

– Şeriât’ı inşaallâh bozmam, dedim.

– Şeriât kuralları uygulanmıyor diye ayaklandınız öyleyse.

– Allâh, Qûr’ân-ı Kerîm’de şöyle buyuruyor: “Fitne ortadan kalkıp, dîn yalnız Allâh’ın oluncaya kadar onlarla savaşın” ( Enfâl, 39 ) İmâm Şeriât ahkâmını icrâ etmezse dedim, bu ayaklanmanın meşruluğuna, geçerliliğine delildir. Wexta ki vuq’u buldu, işte Şeriât “vâcibdir” diyor. Hiç olmazsa günâhkâr olmayalım, dedim. Hepimizin bildiği gibi, Hz. Hûseyn, zâlim olan Yezîd’e karşı qıyâm etmiştir.

– Diyarbekîr’e girdiniz, maksadınız ne idi? Ne yapacaktınız?

– Diyarbekîr’de âlîmlerle görüşüp, dîn mes’elelerini hükûmete resmen yazacaktım. İçki yasağı gibi İslâm’ın haddlerini koydurtup, Diyarbekîr ve Elâzîz gibi illerdeki kapatılan medreseleri açıp diğer medreselerin açılmasını isteyecektik.

– Diyarbekîr’i aldıktan sonra müstâkîl bir Kürdistan Krallığı kurmak istiyor mu idiniz?

– Krallık bilmiyoruz. Benim yegâne maksadım, dîn hükümlerini tatbik ettirmekti. Kürdistan Krallığı’nı kat’iyyen düşünmedim. Kesinlikle müstâkîl bir Kürt Devleti ve Kürt Krallığı değil, Şeriât’ın yaşanmasını arzulamıştım. Putperestlik dînini ihyâya ve âyan-ı mefkurelerini icrâya çalışan bu laik Türk hükûmetini, Cemîyet-i İslâmîyye tenbîl ederek bir İslâm hükûmeti vücûda getirmek amacında idim.

– Siz yalnız Kürtlerle mi iş görmek istiyordunuz? Eğil taraflarında Türkler ve büyük adamlar da var, onlarla neden görüşüp işbirliği yapmıyordunuz?

– Eglê taraflarına, Erğenê’ye gittim. Türkler’i de çağırdım. Onlara “dînimize çalışalım” diyordum.

– Onlar sizinle beraber ayaklandılar mı ?

– Tutan tutuyor, tutmayan tutmuyordu sözümü…

– Erganî’den kimler vardı?

– Erğenê’den Şewkî Efendi vardı, Hâmîd Ağa vardı, Hecî Hûsnî Efendi vardı. Bunların hepsi Türktüler. Meselâ onlar bizim İslâmî qıyâmımıza katıldılar.

Sonra Mazhar Müfît Kansu, elindeki belgeyi sesli bir şekilde okuması için kâtîbe emretti. Bunun üzerine kâtîb, belgeyi okumaya başladı:

“Türk Cumhuriyeti’nin İslâmiyyet’e muğayîr ahwâl ve harekâtı ve bilhassa muhibb-i İslâmîyyet olan Kürt eşraf ve hanedanına reva görmekte olduğu mezâlim ve hakaret ve kin ve nefret birkaç seneden beri gazete ve ewraq-i remîyyelerinde okunuyor. Ve bunlar Ermenîler’e yaptığı muâmeleyi Kürt müteneffizânına da bir muâmele yapmak fikrinde oldukları ve hatta geçen sene içtima eden Meclis-i Mebusan’da bu hususun mûzâkere kılındığı ve karar verildiği de mewsuq-i menâbîden istihbâr kılınmış ve buna dair de birçok alâim mesbuq ve mewcud olmuştur. Salâbet-i İslâmîyye ve asabîyyet-i Kürdîyyesi ğaleyana gelen birçok zevat bir Cemîyyet-i İslâmîyye teşkil ederek mûstaqîl bir İslâm hükûmeti vücûda getirmek fikrindedirler. Allâh muwaffaqîyyet versin. Âmin.

İşte İslâmîyyet’ten fersah fersah ıraq olan, âded-i qâdîm putperestlik dîni ihyâ ve âyin-i metrukelerini icrâya xatwe atan bu Türk Laik Hükûmeti’nin izmihlâline çalışanlara an semi’ul- qelb muawenet-i maddîyye ve bedenîyyede bulunacağımızı ve bu uğurda icâb eden her türlü fedâkârlığı ifâda tereddüt ve rehâvet göstermeyeceğimizi ve emîn olduğumuz her ferdi, her zâtı bu xususa tahrîq ve teşwîq edeceğimizi taahhüd eylediğimizden iş bu taahhüdnamenin zî’rini bitawerriza imza ve tehmir eyleriz.

Abdullâh Ağazade, Mustafa ibn-i Zûlfî oğlu Mûhâmmed, Mûhâmmed Ağazade Bahrî, Fahrî, Abdurrâhim, Zûlfî Perzîd Ağazade, Molla İmranzade, Büyük Hacıağazade Hesen, Kürdîyanzade, Sofu Ömerzade Dıranî, Molla Bekîr, Mustafa Zûlfî Ağazade, Melâmiyanzade Ahmed, Hacı Ali Ağazade, Hacı Bekîr Ağazade Mûhâmmed.”

Sorgu devam eder:

– Burada bir beyanname var, demin okundu, dinlediniz mi?

– Dinledim ve lâkin kimin yazdığını bilmiyorum.

– Beyannamede “Millet Meclîsi’nde dîndar mebuslar, dînsiz mebuslar da var” diyorsunuz. Onlara neden dînsiz diyorsunuz?

– Açıkça görmesem dînsiz demem.

– İslâm dîninin icraattan kaldırıldığını hangi mebusun beyanından çıkardınız?

– Zîya Xoce’nin meclîsteki beyanından: “Bizim yenilgimiz işret, dans, plaj sefâsından başka bir şey değildir. Fuhuş gittikçe artıyor. Müslüman kadınlar edeblerini kaybetme yolundadırlar, sarhoşluk ve zina hükûmet tarafından himâye, hatta teşvîk olunuyor. Dînî duygular rencide ediliyor. Yeni rejim, sadece ahlâksızlığı getirmiş. Bunlar ilericilik adı altında yapılıyor. Bu rezîl idâre tarzı, memleketi uçurumun kenarına getirmiştir.”

– Bu beyandan memnun oldunuz mu?

– Elbette ki memnun olurum. Lâkin anlatılanlar hiç te memnun olunacak şeyler değil. Keşke her mebus Zîya Xoce gibi kötülüğün karşısında İslâm’ın müdâfâsını yapabilse!…

– Yani her mebus hoca mı olsun?

– Müslüman olsun yeter!

Mâhkeme üyesi Ali Saip Ursavaş, Şeyh Sâîd’in bu sözüne çok sinirlenerek sorguya müdâhâle etti ve bağırdı:

– Karşınızda müslüman oğlu müslüman Türk askeri vardı. Onlara nasıl kurşun attınız? Bu kadar kan döküldükten sonra pişman olmak, ‘Emîr’el-Mücâhîdîn’ imzâsını atmak ne demektir?

Şeyh Sâîd bu soruyu yanıtsız bıraktı. Öfkeyle kalkan Ali Saip, zararla oturdu. Mazhar Müfît sorguyu sürdürdü:

– Lice müftüsüne yazdığınız mektubda, intikam aşkından bahsediyorsunuz. Bu isyânın evvelce hazırlanmış olduğunu isbatlamaz mı?

-Mektubu ben yazmadım. Hem, İslâm’da intikam diye bir şey yoktur.

– Altında imzânız var.

– Mümkün değil.

Sorguya Ali Saip Ursavaş devam etti:

– Dîn hükümlerinden kasdınız nedir?

– İçki yasağı kaldırıldı. Şeriât hükümleri lağvedildi.

– “İslâm’a kılıç çeken İslâm değildir” hâdîsinden haberiniz var mı?

– Ama hükûmet dîn hükümlerini bırakmıştı.

– Hâmdolsun hepimiz müslümanız. Kur’an okuyoruz, zekât veriyoruz.

– İslâm, sadece Qûr’ân okumak ve zekât vermekten ibâret bir dîn değildir. İslâm, okunan Qûr’ân’ı hayatımıza ve dewlet-i âliye hâkim kılmak demektir. Hem dîn cezâlarından hangisi var?

Ali Saip sertleşti:

– İslâmlarda senden daha âlîm yok mudur?

-Çoktur.

– O halde?

– Ben Qûr’ân’dan anladığım şekilde hareket ettim. Çünkü Tewhîd bize, Allâh’tan başka kanun koyan tüm tâğutî sistemlere karşı qıyâm etmemizi emrediyor. Ben de bundan dolayı qıyâm ettim.

Mâhkemenin bitmesi üzerine Şeyh Sâîd Efendi, etrafındakilerin duyabileceği bir şekilde şunları mırıldanır: “Artık ölümden korkmuyorum, şu anda gelse bile… Allâh bu dâvâyı ölüme terketmeyecektir. Sonucu Allâh’a bırakıyor ve O’nun vereceği cezâya razıyım.”

Şeyh Sâîd ve diğer sanıkların sorgulamaları 20 Haziran Cumartesi gününe kadar sürmüş, sanıkların savunmalarını hazırlamaları için duruşma 27 Haziran Cumartesi gününe bırakılmıştı.

Ünlü yazar Bernard Lewis, “Modern Türkiye’nin Doğuşu” adlı kitâbının 246. sâhifesinde, Şeyh Sâîd Qıyâmı’nın temel ereğini şöyle belirtir: “Şeyh Sâîd ve mürîdleri, Allâhsız cumhuriyeti devirmeyi ve hilâfeti geri getirmeyi istemiştir.”

3 Haziran’da Diyarbekîr İstiklâl Mâhkemesi Başkanı’ndan Ankara İstiklâl Mâhkemesi Başkanı’na şöyle bir telgraf gelir:

“Ankara İstiklâl Mâhkemesi Başkanlığı’na, Kılıç Ali Bey’e mahsustur.

Saip’le benim, arasıra nöbetimiz gelir geçer. Fakat ne onun, ne de benim huysuzluğumuz uzun sürmez. Sizleri orada belki heyecan ve endişeye düşüren istihbarat olmuştur. Lâkin nabehemaldir. Müşterek ve pek mukaddes millî gaye uğruna ölmek lâzım gelse, benle Saip yanyana görünürüz. Hürmet ve hasretle cümlenizin gözlerinizden öperiz. Saip arasıra size havadîs verdiği için ben yazamıyorum. Zîra vaktim de yoktur. Tekrar gözlerinizden bütün arkadaşlar öperiz kardeşim.

3 Haziran 1341

Şark İstiklâl Mâhkemesi Savcısı Süreyya”

Şark İstiklâl Mâhkemesi Başkanı ve Denizli Milletvekîli Mazhar Müfît Kansu, dâvâ dosyasının ve evraklarının incelenmesinden sonra 28 Haziran 1925 tarih ve 1925 / 69 sayılı İstiklâl Mâhkemesi kararını teblîğ eder:

“Yapılan mâhkemelerden ve tetkiklerden, tekke ve zâviyelerin birer kötülük ve fesâd ocağı oldukları ve bu tekkelerle zâviyelerde şeyhlerin kendilerine Allâh süsü vererek halkı kendilerine taptırmak gibi, dînin kabul edemeyeceği fiiller işledikleri, mâhkeme huzurundaki ifâdelerinden anlaşılması dolayısıyla Şark İstiklâl Mâhkemesi, yargı bölgesi içindeki bütün tekkelerle zâviyelerin kapatılmasıyla kaldırılmasına karar vermiştir. Şeyh Sâîd’in vukua getirdiği müsallâh ( silâhlı – İ. S. )isyân ve ihtilâl hareketlerine muhtelif şekil ve suretlerde karışıp katılarak isyânın devam ettiği haftalar ve aylar boyunca birçok şehir, kasaba ve köyleri, devlet ve hükûmet zabıtâ ve askerî kuvvetleriyle kanlı bir hârb halinde çarpışmak suretiyle zapt ve işgal eden ve ihtilâl bölgesindeki en mühîm vilâyet ve merkezlerinden Diyarbekîr şehrini dahi muhâsaraya ve orada dahi inât ve ısrarla hârb ve katlden çekinmeyen nihâyet uğradıkları acz ve mâhrumîyetlerden sonra tutuldukları günlere kadar birçok asker, zâbit ve vatandaşları cerh, şehit, esîr eden, sirkatler, gaspler, yağmalar yapan ve yaptıran şâhıslardan oldukları iddiâsıyla mâhkemeleri icrâ edilmiş olan 81 sanıktan Şeyh Sâîd, Şeyh Abdullâh, Kâmil Bey, Baba Bey, Şeyh Şerîf, Fâkih Hasan, Hacı Sâdık Bey, Şeyh İbrahim, Şeyh Ali, Şeyh Celâl, Şeyh Hasan, Mehmed Bey, Hanili Sâlih Bey, Madenli Kadrî Bey, Şeyh Şemseddîn, Darahini Tahrirât Kâtibi Tâhir, Nâhiye Müdürü Tayyîb ve avaneden 29 kişi idâma mâhkum edilmiştir.”

Şeyh Sâid’in Alevî hizmetkârı Çerko, mâhkeme kararıyla serbest bırakıldı. Mâhkeme reisi, Çerko’nun beraatini teblîğ edince, Alevî olan Çerko ( Yusuf oğlu Çerkes Jandarma Hâmîd ) salona giriyor ve kahramanca şöyle haykırıyor:

“Şeyh Sâîd’in olmadığı, İslâmsız bir dünyada, benim için hayat haramdır. Zîllet altında yaşamaktansa, izzetlice idâm sehbâsında ölmek daha evlâdır.”

Çerko idâm ediliyor…

Şeyh Sâîd ve beraberindekiler, tekrar hapishaneye getiriliyor. 28 Haziran’ı 29 Haziran’a bağlayan gece Şeyh Sâîd ve diğer İslâm askerleri, içerde Qûr’ân okuyup namaz kılarlarken Muhâfız Bölüğü Komutanı Nâzif Bey görünür. Sert bir sesle emîr verir:

– Haydi bakalım, birer birer çıkınız!

Hepsi dışarı çıkar. En önde Feqî Hesen vardır. Şeyh Sâîd, ortalarda bir yerdedir. İstiklâl Mâhkemesi üyeleri de orada amade beklemektedir. Ali Saip Bey, kendisiyle içli – dışlı olduğu Şeyh Sâîd Efendi’yi kafilede göremeyince yüksek sesle sorar:

– Sâîd Efendi nerede?

Şeyh Sâîd yanıt verir ve biraz şakacı bir üslûbla:

– Buradayım!… Ali Saip Bey, hani doğruyu söylemen gerekirse, beni kurtaracaktın. Kurtulmuş olsaydım, Xînûs’a kuzu yemeye dâvet edecektim seni.

– Ne yapalım Sâîd Efendi!… Seninle Hınıs’ta kuzu yiyemiyeceğiz.

– Ben Qûr’ân’a göre doğru olanı yaptım ve mâhkemede doğruyu söyledim. Doğruluğun cezâsı idâm mı?

-Şeyh Efendi, bundan daha hafif cezâ olur mu?

– Bundan daha ağırını söyle bakalım Saip Bey…

– Bu kadar Türk kanının dökülmesine, hânumanların sönmesine sebeb oldun. Cezânı çekeceksin.

– Seni severim. Ama Rûz-i Mâhşer’de seninle muhâkeme olacağız.

– O gün babasız bıraktığın mâsum çocuklar, hânumanlarını söndürdüğün biçarelerle muhâkeme edileceksin.

– Zâlîm ve kâtillerle elbet mâhşer gününde hesâblaşacağız. Boynuzsuz keçinin âhını boynuzlu keçiden alırlar. Bana şehâdeti nâsib eden Allâh’a şükrediyorum. ŞUNU BİLİN Kİ, BENİM KANIM SİZİN İNQILÂBINIZI BOĞACAKTIR.

Daha sonra Şeyh Sâîd, idâm sehbâsına götürülür. Yolda dûâ okumaktadır. Şeyh Sâîd dûâsını bitirince, askerler tarafından boynuna yağlı kemend geçirilir. Bu esnâda Şeyh Sâîd’e son isteği sorulduğunda, kâğıt kalem ister ve kâğıda Arapça olarak şunları yazar:

“We lâ ubâlî bi sulbî fî cuz’u-ir râda. İn kâne mesre’i fî- Allâh’i we fî’d- dîn.”

( Mücâdelem Allâh için ve dîn için olduktan sonra, idâm sehbâlarında asılmamda korkum yoktur – İ. S. )

… Ve Şeyh Sâîd Hazretleri, 28 Haziran’ı 29 Haziran’a bağlayan gece, saat 02:00’de darağacına asılarak idâm edilir.

Şeyh Sâîd idâm edilir!… Şeyh Sâî şehîd olur!… Şeyh Sâîd rehber olur!…

Şeyh Sâîd halkından ayrılır ve Râbbine kavuşur. Halkını, “ümmetin yetimleri” olarak bırakır ve gider.

Hz. Hamzâ’nın, İmâm Ali’nin, İmâm Hasan’ın, İmâm Hûseyn’in, Yâsîr âîlesinin yanına, şehîdlerin diyârına gider. Ve yetim kalan mazlûm, mustaz’âf ve mâhrum Kürdistan halkı hep bir ağızdan feryâd eder. Kürt anaları ağıt yakar:

“Ezâ ezâ günüdür, Bugün ezâ günüdür,

İdâm edildi Şeyh Sâîd,

Bugün mâtem günüdür.”

İDÂM EDİLENLERİN LİSTESİ

1 – Şeyh Sâîd-ê Palewî

2 – Mıj ( Muş ) ve Gûmgûm ( Varto ) Cepheleri Kumandanı Şeyh Abdullâh Melıkanî

3 – Gûmgûm’a saldıranlardan aşiret reisi Xâlîd oğlu Kâmîl Toqlîyanî

4 – Kâmil Toqlîyanî’nin kardeşi Baba Bey

5 – Mezrâ ( Elâzığ ) Cephesi Kumandanı Şeyh Şerîf

6 – Dara Hênê ( Genç ) İnzibât Kumandanı – Geri Hizmetler Âmiri ve fıqıh otoritesi olarak tanınan Fâqîh Hesen Fehmî

7 – Dara Hênê mıntıkasındaki isyân hareketlerinde bulunan reislerden Hacı Sâdıq Valirî

8 – Palo ( Palu ), Mezrâ ( Elâzığ ) ve Çêwlîk ( Bingöl ) cephelerinde çalışan ve qıyâmcılar nâmına Çêwlîk’te idâreyi ele alan reislerden Dep ( Karakoçan )’in Çan nâhiyesinden Şeyh İbrahim

9 – Xarpıt ( Harput ) cephesinde savaşan ve mücâhîdler üzerinde etkisi olan Şeyh Ali

10 – Şeyh Celâl

11 – Dep’in Çan nâhiyesinden Şeyh Hesen

12 – Amed ( Diyarbakır ) ve Lıcê ( Lice ) çatışmalarında müfreze komutanlığı yapan İzzet Ğeribî oğlu Mûhâmmed Bey

13 – Çatışma sonucu yakalanan reislerden Mustafa Hênî ( Hanili )

14 – Sâlih Bey

15 – Nezîb Dağları’nda tutuklanan Dep’in Çan nâhiyesinden Şeyh Abdullâh

16 – Dep’in Çan nâhiyesinden Şeyh Ömer

17 – Tekkesinde qıyâm hazırlıkları için toplantılar yapan Şeyh Adem-ê Hênî

18 – Madena Erğenê ( Maden ) İnzibât Komutanı Qâdrî Madenî

19 – Mücâhîdlerin temsilcisi olarak Molla Mâhmud-ê Pîranî

20 – Şeyh Şeymseddîn Farqînî

21 – Qıyâm propagandacılarından Şeyh İsmâil Termilî

22 – Şeyh Abdullâtif Termilî

23 – Gûmgûm baskınından Molla Emîn Belıkanî

24 – Sâlîh Bey oğlu Hesen Hênî

25 – Arap Abdî

26 – Gûmgûm’a yüz atlısıyla saldıran Xelîl oğlu Mûhâmmed

27 – Şeyh Şerîf’in kâtibi ve arkadaşı Hesen oğlu Sûleyman Şinıkî

28 – Palo ve Mezrâ muhâcîrlerinden köy öğretmeni Molla Cemîl Musyanî

29 – Aşiretiyle ayaklanmaya katılan Az aşireti reisi Demirci Ömer oğlu Sûleyman

30 – Gêğî ( Kiğı ) saldırısına katılan Şerîf oğlu Sûleyman

31 – Fâqîh Hesen’in kâtibi Tâhir

32 – Mustafa Bey oğlu Mûhâmmed Hênî

33 – Gûmgûm’dan Şeyh Abdullâh ile çalışan Şeyh Musâ oğlu Şeyh Ali

34 – Gûmgûm mücâhîdlerinden beylik bir katırla Xâlîd-ê Hesenanî’ye kaçarken yakalanan Hacı Xâlîd-ê Belıkanî

35- Gûmgûm’u fethedenlerden Gihadîn ( Diyadin )’li timur Ağa

36 – Kâmil Xînûsî oğlu Abdullâtif

37 – Gûmgûm fâtihlerinden Mûhâmmed Mıjî ( Muşlu )

38 – Sûleyman Mıjî

39 – Bahrî Mıjî

40 – Usad şeyhlerinden Şeyh Cemîl Zorâbâdî

41 – Çapakçur ( eski Bingöl ) Boğazı çatışmasında bulunanlardan Sûleyman oğlu Yusuf Çêwlîkî

42 – Yamaç aşiretinden Ali Badan

43 – Şeyh Abdullâh’ın yanında savaşan Xâlîd

44 – Çatışmalarda yaralanan Mûhâmmed oğlu Tâhir

45 – Nâhiye Müdürü Tayyîb Ali

46 – Çêwlîk Kaymakamı Hûseyn Hilmî

47 – Şeyh Sâîd’in Alevî hizmetkârı “Çerko” lakaplı Yusuf oğlu Çerkes Jandarma Hâmîd

48 – Sâlih oğlu Hesen

Ayrıca;

İdâma mâhkum olan Sâlih Beyzâde Hûseyn’in cezâsı küçük olmasından dolayı Kilikya ( Adana )’da onbeş yıl küreğe ve yine idâm mâhkumlarından Çêwlîk Kaymakamı Çerkes Hûseyn Hilmî’nin de Kuvâ-i Millîye’den geçmiş eski hizmetleri göz önünde bulundurularak cezâsı Konya’da onbeş yıl küreğe çevrilmiştir.

Dara Hênê Valisi İsmâil Heqqî’nin Livane ( Artvin )’in Hopa ilçesinde bir yıl hapsine ve devlet hizmetlerinde çalıştırılmamasına…

Jandarma Yüzbaşısı Ali Awnî ve Teğmeni Mihrî’nin askerlikten tardları ile onar yıla…

Cemîl Paşazâde Ekrem’in on yıl küreğe…

Çêwlîk Hâkimi Iraq – Bağdatlı Rızâ Bağdadî’nin millî hudud dışına çıkarılmasına…

Cemîl Paşazâde Muhiddîn, Qâdrî, Memduh ve Ömer Bey’lerle Nâqîb Bekîr Sıdqî’nin mes’uliyetsizliklerine…

Rûşdî Hûseyn Bazganî, Sıhhîye Kâtibi Niyazî, Fâqîh İlyas, Emekli Binbaşı hâin ve mel’un Qâsım ve on arkadaşının beraatine karar verilmiştir.

Nâqîb Bekîr Bey, Cemîl Paşazâde Ömer, Qâdrî, Cewdet, Memduh ve Muhyîddîn Bey’in de haklarındaki ihbâratın kanunî mes’uliyeti muste’zîm fiillerinden olmadığı anlaşıldığından onların adem-i mes’uliyetlerine karar verilmiştir.

ŞEYH SÂÎD QIYÂMI’NIN NİHAÎ ZAFERE ULAŞAMAMASININ SEBEBLERİ 1 – Qıyâm’ın düşünülen zamandan önce, hazırlıksız ve bir provokasyonla başlaması:

Qıyâm düşüncesi, Şeyh Sâîd’de ve diğer âlîmlerde Aralık 1924’te oluşur. İslâmî bir qıyâm için hazırlıklar yapılmaya başlanır. İlkbahar’da en az bir veya iki yıl sonra düşünülen hareket, 13 Şubat 1925’te Şeyh Sâîd Efendi Pîran’da bir düğünde vaaz verirken rejim askerlerinin bilinçli provakasyonuyla bir emr-i wâqî ( oldu – bitti ) neticesinde, müslümanlar daha qıyâm hazırlıklarını yapmamışken başlar ve artık olayların önü alınamaz. Rejimin en hazırlıklı ve müslümanların en hazırlıksız olduğu bir dönemde başlayan qıyâm, nihaî zafere ulaşamadı.

2 – Sonu gelmeyen ihânetler:

Daha önce de ifâde ettiğimiz üzere Şeyh Sâîd Qıyâmı Tarihi, “İhânetler Tarihi”‘dir. İlkin Şeyh Sâîd’e biât eden birçok aşiret, şeyh ve ağalar, kendilerini para ve makam karşılığında rejime satarak Şeyh Sâîd’e ve şanlı qıyâma ihânet ettiler. Şeyh Sâîd ve erlerini arkadan vurdular. Önce Gêğî ( Kiğı ) saldırısında Kürt ulusalcısı Xormek aşiretinin kemalist rejimle anlaşarak Şeyh Sâîd’in mücâhîdlerini arkadan vurması, Mezrâ ( Elâzığ ) ve Meledî ( Malatya ) üzerine yürünürken Alevî ve Kürt ulusalcısı olan çevre aşiretlerin yaptığı ihânetler – ki hepsi para karşılığında kendilerini kemalist rejime satmışlardı -, Gûmgûm ( Varto ), Mıj ( Muş ) ve Zûlqarneyn ( Bitlis )’deki aşiretlerin ihâneti, en sonuncusu ve en öldürücüsü de Şeyh Sâîd’in bizzat bacanağı Binbaşı Qâsım tarafından yakalattırılıp laik rejime teslîm ettirilmesi.

3 – Rejimin yalan – yanlış propagandaları:

Laik rejim, Şeyh Sâîd Qıyâmı başladığında, qıyâmın mâhîyyeti hususunda her tarafa ayrı bir şekilde – nasıl uygun oluyorsa öyle – propaganda yaptı. Bu cümleden olarak Kürdistan’a ayrı, Türkiye’nin batısına ayrı, Avrupa’ya ayrı ve Ortadoğu’ya ayrı bir dille mâlumat ( ! ) verdi.

Kemalist rejimin qıyâm bölgesinde yaptığı propaganda : “Şeyh Sâîd, Ermenîler’le işbirliği içindedir. İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar’dan destek görüyor. İsyânın dînî motifleri sizi yanıltmasın !”

Türkiye’nin batısındaki yerlerde yaptığı propaganda : “Doğu’da Ermenîler ve hristiyanlar, Kürtler’i âlet ederek isyân çıkarmıştır. Amaç, Doğu ve Güneydoğu’da bir Ermenistan Devleti kurmaktır!”

Avrupa’ya yaptığı propaganda : “Doğu’daki isyân hareketi, Şeriât için yapılmıştır. Eğer isyânı bastırmak için bize yardım etmezseniz, sizin baş düşmanınız olan İslâm, yeniden vücûd bulacaktır!”

Ortadoğu’ya yaptığı propaganda : “Bu isyân, Anadolu ve Arap dünyasını işgal etmek isteyen büyük devletlerin çıkarttığı azınlık isyânıdır!”

4 – Rejim askerlerinin Şeyh Sâîd askerleri kılığına girerek soygun ve talana girişmesi :

Qıyâmı durdurmakta epey zorlanan laik rejim, çok sinsî bir yönteme başvurarak kendi askerlerine Şeyh Sâîd askerlerinin giydiği kıyâfetleri giydirmek suretiyle soygun ve talana sevketti. Şeyh Sâîd askerleri kılığındaki rejim askerleri her tarafı yağmaladı. Evlere girerek eşyaları ve kadınların taktıkları altınları gasbettiler. Hattâ, tecâvüz olaylarına dahi karıştılar. Böylece saf olan belli kesimler, bunları Şeyh Sâîd’in mücâhîdlerinin yaptığını sanarak Şeyh Sâîd’e olan desteklerini kestiler ve hattâ “bunlar hem, biz Şeriât için qıyâm ediyoruz diyorlar, hem de kızlarımıza tecâvüz ediyorlar” deyip rejimin safına geçtiler.

ŞEYH SÂÎD KAYB MI ETTİ ?

Şehîd Beheştî’nin çok güzel bir sözü vardır : “Şehîd verdik demeyin, şehîd kazandık deyin!”

Kazanım, elde etmek ve iye ( sâhib ) olmak demektir. Özdekçi ( materyalist ) bir bilgilenme ve eğitim çemberi içinde bulunduğumuz için “kazanmak” olgusuna ( görüngü ) bakışımız da hep bu doğrultuda oluyor.

İmâm Hûseyn kayb mı etti ?

Şeyh Sâîd, Seyyîd Qutb, İzzeddîn el- Qassâm, Malcolm X, Abbas Musâwî ve nice şehîdlerimiz…

Bunlar kayb mı etti ? Kesinlikle “hayır” !…

Bir hareketin ve hareket rehberinin kazanıp kazanmadığını belirlemek için, hareketin o anki neticesine değil, tüm zamanlar içinde dengeleri nasıl, ne derece ve ne yönde etkilediğine bakmak gerekir. İmâm Hûseyn, 72 yârânıyla birlikte katledildi. Hiçbir erk kazanımına mazhar olamadı. Ama İmâm Hûseyn’in dökülen pâk kanı, bugün bir milyarlık İslâm ümmetine hayat veriyor. İmâm Hûseyn’in kanı İran’da devrim oluyor. Filistin’de intifada, Kürdistan’da serhıldan, Cezayîr’de direniş, Keşmir’de qıyâm, Tacikistan’da umut oluyor. Demek ki İmâm Hûseyn kaybetmedi, kazandı. Hem de çok büyük bir zafer kazandı. Bilâkis, kaybeden zavallı Yezîd ve takipçileridir.

Her zamanın, her savaşın, her coğrafyanın bir Seyyîd’uş- Şûhedâsı vardır. Bunlar, mazlûm ve mâhrum bırakılmış halkların, mustaz’âf kitlelerin ve yalın ayaklıların rehberleridirler.

Uhud’da Hz. Hamzâ, Sıffîn’de Ammar bin Yâsîr, Kerbelâ’da İmâm Hûseyn, Endonezya’da Prens Şeyh Yusuf, Bharat ( Hindistan )’ta Ebu’l- Kelâm el- Âzâd, İran’da Mûhâmmed Hûseyn Beheştî, Kafkasya’da Şeyh Şâmîl, Iraq’ta Mûhâmmed Bâqır es- Sâdr, Hicâz’da Cûheyman el- Uteybî, Lübnan’da Abbas Musâwî, Filistin’de İzzeddîn el- Qassâm, Mısır’da Seyyîd Qutb, Trablusğarb ( Libya )’da Ömer Muhtar, Cezayîr’de Şeyh Abdulqâdîr, Nijerya’da Osman Dan Fadio, Güney Afrika Cumhuriyeti’nde İmâm Abdullâh Hârun ve Yeni Dünya ( Amerika )’da Malcolm X ( Mâlik el- Şâhbaz )…

Kürdistan’ın Seyyîd’üş- Şühedâsı da Şeyh Sâîd’dir.

Kürdistan’daki müslümanlar, muwâhhîd ve muttâqî bir müslüman olmanın, laik – kemalist diktaya karşı mücâdele etmenin gerekliliğini izâh etmeye çalışırken, bunu “Şeyh Sâîd gibi olmak” sözüyle ifâde ediyorlarsa, bu demektir ki Şeyh Sâîd kaybetmemiştir. Şeyh Sâîd’in kazandığı zafer, büyük bir zaferdir. Bu zaferin adı, “Şeyh Sâîd’in tâkipçileri olan inqılâbcı bir nesil yetiştirmek”‘tir.

Şeyh Sâîd hayatta iken yetiştiremediği Hûseynî nesli, şehîd olduktan sonra yetiştirmiştir. Bu, daha büyük bir öğretmenliktir ve adı “ölümsüzlük”‘tür.

Bu nesil, Şeyh Sâîd’in neslidir. Kewser pınarından beslenen bu nesil, Fâtıma Zehrâ’nın çocukları ve Kerbelâ’nın askerleridir. İmâm Hûseyn’in yoldaşı ve Zeyneb’in feryâdıdır.

Ve bu nesil Amed’de, Harran’da, Serhat’ta, Ğarzan’da, Botan’da, Behdînan’da…

Bu nesil, hep bir ağızdan tek bir yürek halinde haykırıyor :

“Kerbelâ diroka me – Şeyh Sâîd serokê me”

( Kerbelâ tarihimiz – Şeyh Sâîd önderimiz )

Leave a comment

Your email address will not be published.

*